Yarın İnşâallah Mübârek “Mi’râc Gecesi”dir

Bildiğiniz gibi, 22 Mayıs 2012 Salı günü, mübârek üç aylar ve bunların ilki olan, içerisinde 2 mübârek gecenin [“Regâib” ve “Mi’râc” kandillerinin] bulunduğu ve Âdem aleyhisselâmdan beri ta’zîm ve hürmet edilen bir ay ve üç ayların ilki olan Receb ayı [01 Recebü’l-ferd 1433] başlamış bulunmaktadır.

Hemen iki gün sonra da, 24 Mayıs 2012 [03 Receb] Perşembe’yi 25 Mayıs [04 Receb] Cuma’ya bağlıyan gece Regâib gecesi idi.

Şa’bân ayı, içerisinde “Berât” kandilinin bulunduğu bir aydır. Ramazan ayı ise, Yüce Rabbimiz tarafından ayların sultânı kılınmıştır.

Halkımız arasında “Üç Aylar” diye anılan “Recebü’l-ferd”, “Şa’bânü’l-muazzam” ve “Ramazânü’l-mübârek” aylarının, İslam dininde özel yerleri vardır.

 “Bereketli, hayırlı, faydası bol, feyizli” demek olan “mübârek” sıfatıyle sıfatlanan ve İslâm dîninin kıymet verdiği on gece vardır ki, bunlar kronolojik sıraya göre, yani hicrî-kamerî sene içerisindeki yerlerine nazaran, Muharremin 1. Gecesi (Hicrî Yılbaşı Gecesi), Aşûre (10 Muharrem) Gecesi, Mevlid Gecesi [12 Rebîul-evvel gecesi], Regâib Gecesi [Receb ayının ilk Cuma gecesi], Mi’râc Gecesi [Recebin 27. gecesi], Berât Gecesi [Şa’bânayının 15. gecesi], Kadir Gecesi, Ramazân Bayramının 1. Gecesi, Arefe Gecesi [Zilhiccenin 9. gecesi], Kurbân Bayramının 1. Gecesi[Zilhiccenin 10. gecesi]dir.

Görüldüğü gibi, sene içerisindeki 10 mübârek geceden dördünü idrâk ettik, önümüzde bunlardan 6 gece daha bulunmaktadır. Ayrıca yukarıda bildirilen on geceden başka, Fıtır (Ramazân) ve Adhâ (Kurban) bayramının diğer geceleri, Zil-hicce ayının ilk on gecesi [ya’nî baştan kalan diğer 8 gece], Muharremin ilk on gecesi [1. ve 10. gece arasındaki diğer 8 gece ] ve her Cum’a ve Pazartesi gecesi de mübârektir.

Hülâsa olarak söylemek gerekirse, Cuma, bayram ve kandil günleri ve geceleri, müslümânların mübârek gün ve geceleridir. Bu mübârek gün ve gecelere kıymet veren şüphesiz ki Allahü teâlâdır. [Bu gecelerin hepsinin fazîletleri, çeşitli hadîs-i şerîflerle bildirilmiştir.]

Bilindiği gibi, bazı mekânlar emsâline göre daha mukaddes, bazı insanlar akrânına nisbetle daha muhterem olduğu gibi, bazı zamanlar da benzerlerine nazaran daha kudsî, daha mukaddes, daha mübârek kılınmıştır.

Nasıl ki, altın madeni bakır, demir, kömür gibi madenlerden daha üstün ise, yine yâkût taşı diğer normal taşlardan daha kıymetli ise, bazı geceler de diğer normal gecelerden çok üstündürler.

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere husûsî kıymet vermiş, bu gecelerdeki, duâ ve tevbeleri kabûl edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibâdet yapmaları, duâ ve tevbe etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır.

Bilindiği üzere, Peygamberler de birer insandırlar; ancak, Allahü teâlâ onları kıymetlendirmiş, kendilerine güzîde mevkıler ihsân etmiştir. Onlar için, “diğer insanlardan niye ayırt ediliyor, üstün tutuluyor?” denemediği gibi; bazı gün ve geceleri kıymetli yaratan Allahü teâlâya da, “bu günleri diğer günlerden niye farklı, daha üstün yaptı?” denemez.

Üç ayların ilki olan Receb-i şerîf ayı,  dünyâya gönderilen ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselam’dan beri kıymetli olup içerisinde mübârek “Regâib” ve “Mi’râc” kandillerini ihtivâ etmektedir. “Berât” kandilinin bulunduğu Şa’bân ayı, Receb ile Ramazân ayları arasında bir köprü mesâbesindedir. Nasıl ki Cuma günü günlerin efendisi ise, dört gözle beklenen, Ramazan ayı da ayların sultânıdır.

MÜBÂREK GECELER, GÜNLER VE AYLAR BİZLER İÇİN ÇOK BÜYÜK BİRER FIRSATTIR

Cenâb-ı Hak, kullarına çok merhametli ve şefkatli olduğu, çok acıdığı için bazı gecelere, günlere ve aylara husûsî kıymet vermiş, bu gece, gün ve aylardaki duâ, tevbe, namaz ve oruç… gibi ibâdetleri kabûl edeceğini bildirmiştir. Aslında kullarının çok ibâdet yapmaları, duâ ve tevbe etmeleri için böyle gece, gün ve ayları birer sebep kılmıştır.

Mübârek aylar, günler ve geceler aslında bizler için çok büyük birer fırsattır. Günahkâr ve yaratılış gâyesini unutan insanlara, kerem ve ihsân sâhibi yüce Allah tarafından tanınan ve eğer iyi değerlendirilebilirse, çok büyük kazançlara vesîle olan zamanlardır.

Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Gazâlî (rahimehüllah) buyuruyor ki:

Âhiret yolcusunun, ibâdetle ihyâ edilmesi kuvvetle müstehab olan mübârek gece, [gün ve ay]ları boş geçirmesi uygun değildir. Çünkü bunlar, hayır mevsimleri ve kârı bol olan gece, [gün ve ay]lardır. Kazançlı mevsimleri ihmâl eden tüccâr, bir kâr sağlayamadığı gibi, mübârek gece, [gün ve ay]ları gafletle geçiren âhiret yolcusu da maksada ulaşamaz.”

Âdemoğlu [insan], mahlûklar [yaratılanlar] içinde en mümtâz ve en mükerrem bir şekilde yaratılıp yükselmelere ve alçalmalara müsâit kılınan bir varlıktır. İnsan,  yüce Yaratıcı [Allahü teâlâ] tarafından bu dünyaya “eşref-i mahlûkât” olarak gönderilmekle beraber, bunun yanında imtihâna da tâbi tutulmuştur.

İşte “üç aylar” ve bu aylardaki mübârek gün ve geceler, yaratılmışların en şereflisi olma özelliğini unutarak, nefis ve şeytânların tuzaklarına düşmüş ve her iki dünyâsını zindâna çevirecek günâh, isyân ve gaflet bataklıklarında boğulmakla karşı karşıya gelmiş insanların kurtuluşları için uzatılan can simidi gibidirler.

Bu mübârek aylar, asliyetimize, kendimize dönüş için, günâhlardan, kusûr ve kabâhatlerden tevbe ve rücû’ için çok önemli fırsatlardır.

Bu aylarda, gün ve gecelerde içimizi ve dışımızı bilen Rabbimize karşı, nefsimizi muhâsebeye çekmeli, O’nun, bizim dünyâ ve âhıret hayâtımızı Cennet’e çevirmek için gönderdiği mukaddes dîni İslâma tâm teslîm olup olmadığımızı gözden geçirmeli, hiç vakit geçirmeden İslâmın rahmet, bereket, mağfiret, fazîlet ve hayât bahşeden çeşmesinden kana kana nasip almak için bu ayları, günleri ve geceleri başlangıç yapmalıyız.

“İSRÂ VE Mİ’RÂC MU’CİZESİ”

Resûlullah Efendimiz, “Bi’set-i Nebeviye”nin başından itibâren, 11 yılı aşkın bir zamandan beri, Allahü teâlânın dînini, büyük bir aşk ve şevkle ve son derece büyük bir merhamet ve şefkatle, insanlara tebliğ ediyordu. Ama Mekke halkı, kendilerini dünyâ ve âhirette mes’ûd ve bahtiyâr kılacak olan bu yüce esâslara îmân etmiyor, üstelik Peygamberimize ve müslümânlara da çok sıkıntı veriyordu.

Hattâ îmânla şereflenen bu bahtiyâr müslümânlara işkenceye başlamış, işi de iyice azıtmışlardı. Hulâsa, insanlara ebedî hayât verecek yüce dîn yok edilmek isteniyordu.

İşte uzun zamandan beri devâm eden îmân ve küfür mücâdelesinde, inananların sayısı pek fazla değildi. Maalesef çoğunluğu inanmayanlar teşkîl ediyordu. Resûlullah buna çok üzülüyordu.

Burada hemen ifâde edelim ki, “İsrâ ve mi’râc mu’cizesi”, Peygamber Efendimizin, kendisini en yalnız ve en çok üzgün hissettiği bir zamanda olmuştur: Zîrâ, bir ay teblîğât yaptığı Tâif seferinden müteessir olarak dönmüştü.

Mekke müşriklerine karşı kendisini himâye eden amcası Ebû Tâlib, bu senede vefât etmişti.  Bir müddet sonra, 25 yıllık biricik hanımı ve en yakın destekçisi Hazret-i Hatîce vâlidemizi kaybetmişti. Hattâ bunlardan dolayı bu seneye   “senetü’l-hüzün”  veyâ  “âmü’l-hüzün”  denilir.

Hem kendisine, hem de Eshâbına uygulanan baskılar, münâsebetleri kesmeler, ezâ ve cefâlar, haddi-hudûdu aşmıştı. İşkenceye tahammül edemeyen bazı müslümânlar, Resûlullah’tan aldıkları izinle, Habeşistân’a hicret etmişlerdi.

Resûlullah Efendimiz, hicretten bir yıl önce, 52 yaşında idi. Yanına Zeyd bin Hârise’yi de alarak Tâif’e gitti. Oranın halkına bir ay nasîhat eyledi. Hiçbir kimse îmân etmedi, bilakis alay ettiler. Üstelik onları, çocuklara taşlattılar. Resûlullah’ın mübârek bacakları yaralandı. Hazret-i  Zeyd’in başı kan içinde kaldı.

İsrâ ve mi’râc, Peygamberimizin Medîne’ye hicretlerinden 19 ay önce Mîlâdî 621 yılında, geceleyin vuku’ bulmuştur.

Mi’râc gecesi, Receb ayının yirmiyedinci gecesidir.  “Mi’râc”, merdiven demektir. Resûlullahın göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. 

Resûlullahın bedenen Mekke’den Beytül-makdis’e götürüldüğüne inanmıyan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, Ehl-i sünnetten ayrılmış olur; dâl ve mübtedi’ olur.

Sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâ tarafından vâki olan da’vet üzerine melekût âlemini, kâinatın hârikalarını seyir ve temâşa için, gecenin muayyen bir sâatinde, Mekke’den Kudüs’e götürülmüş, oradan da göklere, bilinmeyen yerlere yükseltilmiştir.

Sevgili Peygamberimizin bu iki mahal arasındaki seyâhatleri, geceleyin vukû’ bulduğu için, gece yolculuğu ettirilmek ma’nâsına olarak bu olaya “İsrâ” denmiş, bu mübârek kelime, aynı olayı anlatan âyetle başlayan “İsrâ” sûresinin de adı olmuştur.

“Mi’râc” ise yükseğe çıkmak ma’nâsında olarak merdiven, ya’nî Resûl-i Ekrem Efendimizin, varlık ufuklarının üstüne, yüce makâmlara yükselmesi demektir.

Nitekim mi’râc hadîslerinde sevgili Peygamberimiz, “Yükseğe çıkarıldım” buyurduklarından, bu hâdise “mi’râc hâdisesi” diye anılmıştır.

İşte, yukarıda bir nebze temâs edilen bu olup bitenlerin içinde, çok üzgün hâlde bulunan Peygamberimize, bütün bu tehlikeli günlerin sona ermek üzere olduğunu, hicret olayı ile İslâm tarihinde yepyeni bir huzûr ve sükûn devrinin açılmak üzere bulunduğunu müjdelemek ve gönlünü almak için, onun melekût âlemini seyredeceği ve yüce Mevlâ’dan yeni emirler telakkî edeceği mübârek gece gelip çatmıştı.

Peygamber Efendimiz, bu gece Cebrâil aleyhisselâmın geçemediği noktayı geçmiş, arada vâsıta olmaksızın bilinmiyen bir şekilde mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı görmüş ve konuşmuştur.

Mİ’RÂC GECESİ HEDİYELERİ

Bildiğimize göre, “İsrâ” ve “Mi’râc” mu’cizeleri, Peygamberler arasında sâdece Peygamber Efendimize lutfedilmiştir.

“Mu’cize”: “Allahü teâlânın izniyle, Peygamberlerden (aleyhimüs-selâm), peygamberliklerine delîl olarak meydâna gelen hârikulâde (olağanüstü) hâller”e denir. Peygamberler İslâmiyetin emirlerini ve yasaklarını bildirirlerdi. Ümmetleri mu’cize isteyince; “Mu’cizeleri Allahü teâlâ yaratır. Bizim vazîfemiz, O’nun emirlerini bildirmektir” buyururlardı. Allahü teâlâ dilerse, ümmetlere merhamet ederek, inanmaları, saâdete kavuşmaları için, o anda mu’cize yaratırdı. (İmâm-ı Rabbânî)

Mi’râc gecesinde, biz müslümânlara ihsân edilen bazı hediyeler vardır.

İsrâ ve mi’râc hâdisesi, Peygamberimizin Medîne’ye hicretlerinden 19 ay önce, mîlâdî 621 yılında, geceleyin vukû’ bulmuştur. [Resûlullahın bedenen Mekke’deki Mescid-i Harâmdan Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’e götürüldüğüne inanmıyan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, Ehl-i Sünnetten ayrılmış olur; dâl (sapık) ve mübtedi’ (bid’at ehli) olur.]

Beş vakit namaz bu zamanda farz kılınmıştır [Önceden sabâh ve ikindi namazları olmak üzere iki vakit farz idi]. Ayrıca, îmân esaslarıyle ilgili Bakara sûresinin son iki âyeti ve ümmetinden şirk koşmayanların Cennete gireceği müjdesi, Peygamber Efendimizin mi’râc dönüşü biz ümmetine getirdiği en değerli hediyeler arasındadır.

Yine bu gecede, arada vâsıta olmaksızın, bizzât Allahü teâlâ tarafından Peygamber Efendimize vahyedilen İsrâ sûresinin 23. ilâ 39. âyetleri arasında belirtilen 12 madde bildirilmiştir:

 “Allaha hiç bir sûrette şirk koymayın. Anne ve babanıza hürmet ve itâat edin. Hısım ve akrabâya, fakîr ve yoksullara, gurbette kalmış kimselere, yolculara yardım edin. Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Yetîmlerin mallarına dokunmayın; onlara hoş muâmele edin. Zinâya yaklaşmayın. Haksız yere kimseyi öldürmeyin. Verdiğiniz sözü tutun. Ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat edin. Bilmediğiniz bir şeyin ardına körü körüne takılıp gitmeyin. Yeryüzünde kibir ve gurûr taslayarak yürümeyin.”

Peygamber Efendimiz, bu gecede, Cebrâil aleyhisselâmın geçemediği noktadan ötelere geçmiş, bilinmiyen bir şekilde, mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak, arada vâsıta olmaksızın Allahü teâlâyı görmüş ve konuşmuştur.