Tevekküle Dâir Birkaç Kelime

Dünkü makâlemizde bir nebze “Tevekkül” ile alâkalı bazı âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve bazı büyüklerin sözlerinden bahsetmiştik. Bugün aynı konuya birkaç kelime daha ilâve etmek istiyoruz.

İbrâhim aleyhisselâm mancınığa konulup ateşe atılırken; “Hasbiyallahü ve ni’me’l-vekîl” ya’nî; “Bana Allahım yetişir. O ne iyi vekîl, ne güzel yardımcıdır” dedi. Ateşe düşerken, Cebrâîl aleyhisselâm gelip; “Bir dileğin var mı?” dediğinde, “Var, ama sana değil” dedi.

Böylece “Hasbiyallah” sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için Necm sûresi’nde meâlen; “Sözünün eri olan İbrâhîm!” diye medh buyuruldu.

[“Hasbiyallah” = “Allah bana yetişir” demektir. “Hasbünallah” ise, “Allah bize yetişir, kâfî gelir” demektir. Farsçası “Allah bes” ifâdesidir.]

Kur’ân-ı  kerîmde  de, böyle  söylenmesi bildiriliyor: “De ki: Allah bana kâfî, tevekkül eden ancak  Ona tevekkül eder.” [Zümer, 38]

“Tevekkül  eden  ancak  ona  tevekkül  eder”  demek, “Güvenip dayanacak olanlar, ancak Allahü teâlâya güvenip dayanırlar” demektir. Allah’tan başka güvenilecek, dost  edinilecek  hiç  bir  şey, hiçbir kimse  yoktur.

Allah’tan gayrisine sığınmak, örümcek ağına sığınmaya benzetilmiştir. Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki: “Allah’tan başka dost edinenlerin hâli, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Hâlbuki evlerin en çürüğü örümcek yuvasıdır. Keşke bunu bilselerdi.” [Ankebût, 41]

Bir gün, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin yanına bir köylü geldi. “Deveni ne yaptın?” buyurdu. Köylü; “Allah’a tevekkül edip, kendi hâline bıraktım” deyince, “Bağla ve sonra tevekkül et” buyurdular.

Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) “Yarın fakîr, muhtâç kalırsam hiç üzülmem. Zengin olmayı da hiç düşünmem, çünkü hangisinin benim için hayırlı olacağını bilmem” buyurmuştur.

İnsanı zarardan koruyan sebepler arasında da, te’sîri kat’î olan veya te’sîr ihtimâli çok olan sebepleri bırakmak, tevekkülün şartı değildir:

Meselâ hırsız girmesin diye evin kapısını kapamak, kilitlemek, tevekkülü bozmaz.

Tehlikeli yerde silâh taşımak, düşmândan sakınmak da, tevekküle zararlı değildir.

Üşümemek için fazla giyinmek de, tevekkülü bozmaz. Tevekkül etmek için, te’sîri kat’î olan ve herkesçe bilinen sebepleri bırakmak lâzım değildir.

Cenâb-ı Hak, bir hadîs-i kudsîde buyurdu ki: “Kullarımın rızkını, doğrudan doğruya göndermeyip, kullarımın eliyle onlara göndermeyi severim.”

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Ümmetimden bir kısmını bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesâpsız Cennet’e girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve i’timâd etmeyenlerdir buyuruldu.”

Dinleyenler arasında Ukâşe (radıyallahü anh), ayağa kalkıp; “Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım” deyince; “Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!” buyurdu. Biri daha kalkıp, aynı duâyı isteyince; “Ukâşe senden çabuk davrandı!” buyurdu.