Tarihimizde Bilinmesi Lüzumlu Bazı Kilometre Taşları

Uzaktan-Yakından Teşrîf Eden Kıymetli Misâfirler!

Allahü teâlâya hamd ü senâ ederek; Sevgili Peygamberimize, Temiz Ehl-i Beytine ve Şerefli Eshâbına salât ü selâm getirerek, onları sevenlere ve izlerinde gidenlere de hayır duâlar ederek sözlerime başlamak istiyorum.

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmemiş olur” hadîs-i şerîfi gereğince, bir teşekkür vazîfemizi de îfâ etmemiz gerekir:

Böyle güzel, lüzûmlu ve faydalı bir toplantıyı düzenleyip beni buraya davet ettikleri için, İlçe’de 370 üyeli bir eğitim sendikası olan Türk-Eğitim Sen’in Zonguldak İl Başkanı saygıdeğer Şahin Ören beye, yine Türk-Eğitim Sen Kdz. Ereğli İlçe Temsilcisi Tayfun Öztürk beye, Yönetim kurulu üyelerine ve   diğer bütün yetkililere, kezâ  bu organizasyonda emeği geçen Kdz. Ereğli Ülkü Ocakları Başkanı saygıdeğer Gürol Keserci beye,  ayrıca zahmeti bulunan, emeği geçen herkese, huzûrunuzda en kalbî şükrânlarımı sunuyor, sizlere de kalpten “Hoş Geldiniz” diyorum.

Bu programın,  azîz milletimize, güzel memleketimize, ilim ve kültür hayâtımıza, özellikle Karadeniz Ereğlisi İlçemize faydalı olmasını, daha nice hayırlara da vesîle olmasını, Cenâb-ı Hak’tan hâlisâne temennî ediyorum.

[Esâs konumuza geçmeden evvel, 03 Şubat 2012 -11 Rebîul-evvel 1433 Cuma günü idrâkiyle şereflendiğimiz mübârek Mevlid Kandilinizi candan tebrîk ederim; Cenâb-ı Hak, sıhhat ve âfiyet içerisinde, sevdiklerimizle birlikte nicelerine kavuştursun.] Bu vesîleyle, konferansımızın başında bir mukaddime olmak üzere birkaç kelime arzedelim:

 

“ÂMENTÜ ESÂSLARI”NDAN DÖRDÜNCÜSÜ, PEYGAMBERLERE İNANMAKTIR

Bilindiği gibi, dînde inanılacak altı şeyden [Âmentü esâslarından] îmânın altı şartından dördüncüsü, Allahü teâlânın “Peygamber”lerine inanmaktır. Peygamberlere îmân etmek, aralarında peygamberlik bakımından hiçbir fark görmeyerek, hepsinin sâdık, doğru sözlü olduğuna inanmak demektir. Peygamberler, insanları, Cenâb-ı Hakk’ın beğendiği yola kavuşturmak, onlara doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir.

Cenâb-ı Hak, şüphesiz ki bütün insanlara sayılamıyacak kadar çok ni’met, iyilik vermiştir. Allahü teâlânın merhameti, ihsânı, ni’metleri o kadar çoktur ki, bunu ancak “Sonsuz” kelimesiyle ifâde edebiliriz. Bunların en büyüğü ve en kıymetlisi ise, Resûller ve Nebîler (aleyhimüsselâm) göndererek İslâmiyeti, ebedî saâdet yolunu göstermesidir.

Allahü teâlâ, dünyâya gönderdiği ilk insanı [ya’nî Hazret-i Âdem’i], aynı zamanda ilk Peygamber kılmış, ondan sonra, kullarına râzı olduğu ve beğendiği yolu göstermek için, çeşitli mekânlardaki, çeşitli kavimlere, zaman zaman “Peygamber”ler göndermiştir.

İnsanların dünyâ ve âhirette işlerinin düzgün ve faydalı olması için ve onları yanlış, zararlı işlerden koruyup, selâmete, hidâyete, râhata ve saâdete kavuşturmak için, bu peygamberlerle, “dîn” gönderilmiştir.

Târihte belli bir zaman dilimine, belli bir coğrâfî bölgeye ve belli bir kavme gönderilen peygamberler vardır. Ama âhır zaman nebîsi Muhammed aleyhisselâm, [günümüz de dâhil olmak üzere] bütün zamanlara, bütün mekânlara ve bütün kavimlere, tüm milletlere, hattâ hem insanlara, hem de cinnîlere gönderilmiş bir Peygamberdir. Bunun için Peygamberimize “Hâtemü’n-nebiyyîn” veya “Hâtemü’l-Enbiyâ” yahut “Hâtemü’l-Enbiyâ ve’r-Rusül: Nebîlerin ve Resûllerin sonuncusu” denilmiştir; ayrıca “Resûlü’s-sekaleyn: insanların ve cinnîlerin Peygamberi” sıfatı da vardır. Bu husûs (ya’nî bütün insanların ve cinnîlerin Peygamberi olması husûsu) ittifâklıdır, ya’nî bütün âlimlerimizin söz birliği ile sâbit olan bir husûstur. Ama diğer mahlûkâta da Peygamber olduğunu bildiren âlimlerimiz de vardır. Meselâ bazı hayvanlar kendisine gelip dertlerini anlatırlardı.

 

İSLÂMIN BİRİNCİ ŞARTI, KELİME-İ ŞEHÂDETTİR

Bildiğiniz gibi, İslâmın beş şartından birincisi, ya’nî İslâmın birinci şartı, Kelime-i şehâdettir. Ya’nî Allahü teâlâya ve Peygamberine (aleyhisselâm) îmândır. Ya’nî onları sevmek ve sözlerini beğenip kabûl etmektir. İki cihân saâdetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin Efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmaya bağlıdır. Ona tâbi’ olmak için de, îmân etmek ve onun getirdiği ahkâm-ı İslâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Yine Muhammed aleyhisselâm’a tâm ve kusûrsuz tâbi’ olabilmek için, onu tâm ve kusûrsuz sevmek lâzımdır.

İslâm âlimlerinin ittifâkla bildirdikleri gibi, her peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ise, dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, her zamanda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en fazîletlisidir.

Peygamberlik vazîfelerini görmekte, peygamberlik üstünlüklerini taşımakta, bütün peygamberler müsâvîdir, eşittir. Fakat peygamberlerin, birbirleri üzerinde, şerefleri, üstünlükleri vardır. Meselâ, ümmetlerinin çok olması, gönderildikleri memleketlerin büyük olması, ilim ve ma’rifetlerinin çok yerlere yayılması, mu’cizelerinin daha çok ve devâmlı olması ve kendileri için ayrı kıymetler ve ihsânlar bulunması gibi üstünlükler bakımından, âhir zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâm, bütün peygamberlerden daha üstündür. Ülü’l-azm olan peygamberler, böyle olmayanlardan ve resûller de, nebîlerden daha üstündürler.

Her bakımdan insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâm, kendisine peygamberliği bildirilmeden önce de, güzel ahlâkı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sâkinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün hâlleriyle sevilmiştir. İnsanlar, bu hasletleri sebebiyle O’na hayrân olmuşlardır. Mekke halkı, gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı, O’na “el-Emîn”, yani “kendisine her zaman güvenilir” lakabını verdiler. Böylece gençliğinde bu isimle meşhûr oldu.

 

Allahü teâlâ, bir insanda bulunabilecek, görünür-görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri, sevgilisi Muhammed Aleyhisselâm’da  toplamıştır.

Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde, din düşmânlarına, dîne dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi.

Kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiç yazı yazmamış iken ve seyâhat etmeyen, geçmişlerden ve etrâfındakilerden haberi olmayan insanlar arasında hâsıl olmuş iken, Tevrât’ta, İncîl’de ve diğer bütün kitaplarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hâllerinden haber verdi. Her dînden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini huccet ve burhânlar söyliyerek susturdu. En büyük mûcize olarak Kur’ân-ı kerîmi ortaya koydu ki, 6.236 âyetinden biri gibi söyliyemezsiniz diye meydân okuduğu hâlde, 1400 küsûr seneden beri, dünyânın her tarafında bütün İslâm düşmanları elele vererek, mallar, servetler dökerek uğraştıkları hâlde, söyleyemediler.

Sevgili Peygamberimizin, 150 bin mübârek insan, güzîde sahâbe, “hayırlı bir ümmet” meydâna getirmesi, onların da 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında gâyet mahdûd imkânlarla Endülüs’ten Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, medeniyet, adâlet, nûr ve hidâyet götürmeleri ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.

HAYÂTI EN İNCE TEFERRUÂTIYLA ORTAYA KONULAN YEGÂNE ZÂT

Öneminden dolayı hemen burada şunu belirtelim:

Denilebilir ki, târih boyunca, hayâtı, en ince teferruâtıyla, sadece yıl ve ay olarak değil, hafta, hattâ gün bazında ortaya konulan yegâne zât, şüphesiz ki, Peygamber Efendimiz’dir.

“Delâilü’n-Nübüvve” ve “Şevâhidü’n-Nübüvve” kitapları, Hazret-i Peygamberin Peygamberliğinin delillerinden, “Sîret-i Nebeviyye” ve “Meğâzî” kitapları O’nun hayatından ve harblerinden, “el-Hasâis” kitapları, O’nun fazîletlerinden ve mu’cizelerinden, “Şemâil-i şerîfe” kitapları fizikî yapısından, İslâm Târihi ve Ansiklopediler ise, umûmî hayâtından bahsetmektedirler.

Cenâb-ı Hak, bütün insanların [kullarının] îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, verdiği ni’metlere şükretmelerini, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir.

Çeşitli vesîlelerle, zaman zaman söylediğimiz ve yazdığımız gibi, Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, onların dünyada râhat, huzûr içinde, kardeşçe yaşamaları, âhirette de sonsuz saâdete, bitmez-tükenmez nimetlere kavuşmaları için, yapılması lâzım olan iyilikleri ve sakınılması lâzım olan kötülükleri, bütün Peygamberlerine bildirmiş, bunları bildiren birçok kitap (yüz suhuf ve dört kitap) da göndermiştir. Bu kitaplardan yalnız Kur’ân-ı kerîm bozulmamıştır.

Allahü teâlânın, kullarına, râzı olduğu yolu göstermek için, çeşitli kavimlere, zaman zaman peygamberler gönderdiği, akl-ı selîm sâhibi herkes tarafından kabûl edilen çok açık bir husûstur.  Hz. Âdem’den sonra muhtelif asırlarda, çeşitli coğrafî bölgelere “Hz. Nûh”, “Hz. İbrâhîm”, “Hz. Mûsâ”, “Hz. Îsâ” ve “Hz. Muhammed” (aleyhimüs-selâm) gibi birçok “Peygamber” göndermiş, bazılarına “Kitap” ve “Suhuf”  ta vermiştir.

[Bildiğimiz gibi, bu peygamberlerden 6’sına “Ülü’l-azm Peygamberler”, 313’üne “Resûller”, 124 binden ziyâdesine de “Nebîler” denilmektedir.] Bunların hepsi de, aynı îmân esâslarını teblîğ etmiş,  “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” meydâna getirmeyi hedeflemişlerdir. 100’ü “Suhuf = Sahîfeler, formalar, kitapçıklar”, 4’ü büyük kitap olmak üzere toplam 104 kitâbın hedefi de, “insân-ı kâmil” meydâna getirmektir.

Bilindiği üzere, mübârek ismi “tekrâr-tekrâr medhedilmiş, pek çok övülmüş” ma’nâsına gelen “Muhammed” aleyhisselâmın Ahmed, Mahmûd, Mustafâ gibi başka mübârek isimleri de vardır. O, Allahü teâlânın Habîbi (mahbûbu, sevgilisi, ya’nî en çok sevdiği zât), yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisi, Allahü teâlânın medhettiği ve bütün insanlara ve cinnîlere Peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün Peygamberdir. Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olup, her şey O’nun hürmetine yaratılmıştır.

Hicretten 53 sene önce Rebîul-evvel ayının onikisinde [20 Nisan 571’de] Pazartesi gecesi, sabâha karşı Mekke-i Mükerreme’de doğdu.

Doğmadan bir kaç ay önce babası, altı yaşında iken de annesi vefât etti. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in, onun ölümü üzerine ise amcası Ebû Tâlib’in yanında kaldı.

Yirmi beş yaşında Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemiz ile evlendi. Bu hanımından doğan ilk oğlunun adı Kâsım idi. Arablarda künye ile anılmak âdet olduğundan, Peygamberimize de “Ebü’l-Kâsım” yâni “Kâsım’ın Babası” denildi.

Kırk yaşında, bütün insanlara ve cinnîlere, Peygamber olduğu, Allahü teâlâ tarafından bildirildi. Üç sene sonra, herkesi alenî olarak îmâna da’vet etmeye başladı. 52 yaşında iken isrâ ve mi’râc mu’cizesi vukû buldu.

Mîlâdî 622 yılında 53 yaşında Mekke’den Medîne’ye hicret etti.

Bizzât kendisi iştirâk ederek ve başkumandân olarak yirmiyedi kerre muhârebe yaptı. Ayrıca birçok yere pekçok seriyye gönderdi.

[632 (H. 11) senesinde yine Rebîul-evvel ayının onikisinde Pazartesi günü öğleden evvel, Medîne’deki Mescid-i Nebî’nin bitişiğindeki, zevcelerinden Hazret-i Âişe’nin (radıyallahü anhâ) odasında 63 yaşında vefât etti. Vefât ettiği yere defnedildi.]

ALLAHÜ TEÂLÂ, HABÎBİ’Nİ KUR’ÂN-I KERÎMDE NASIL MEDHETMİŞTİR?

Mübârek ismi “pek çok medhedilmiş, tekrâr-tekrâr övülmüş” manâsına gelen “Muhammed” aleyhisselâm, Allahü teâlânın Habîbi (sevgilisi), yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisi, Allahü teâlânın medhettiği ve bütün insanlara ve cinnîlere Peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün Peygamberdir.

Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:

“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” [Enbiyâ, 107],

Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” [Sebe’, 28],

Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfât vardır. Elbette sen büyük bir [en büyük] ahlâk üzeresin” [Kalem, 3-4],

Rabbin sana [çok ni’met] verecek, sen de râzî olacaksın” [Duhâ, 5],

“Allah ve melekleri, Resûle salât ediyorlar; ey îmân edenler, siz de O’na salât u selâm getirin” [Ahzâb, 56]

(Ey inananlar!) Andolsun ki, size içinizden [kendinizden] öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız, ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün [üstünüze çokça titriyen], mü’minlere karşı çok şefkatli ve gâyet merhametlidir.

(Ey Habîbim Muhammed!) Eğer yüz çevirirlerse [aldırmazlarsa], onlara de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben, sâdece O’na güvenip dayanırım. O, yüce Arş’ın sâhibidir, [O, büyük arşın Rabbi’dir.] (Tevbe, 128-129)

Yine Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Peygamber, mü’minlere canlarından evlâdır, ileridir, daha yakındır; [O, mü’minler nazarında kendi nefislerinden, canlarından daha önce gelir; Mü’minlerin, Peygamber’i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir.] O’nun hanımları da onların anneleridir…”  [Ahzâb, 6] gibi âyet-i kerîmelere muhâtap olan Sevgili Peygamberimizin Mevlidi [doğum zamanı], Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir.

Resûlullah Efendimiz buyurmuştur ki: “Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.” [Deylemî] [Resûlullahı seven de, onu çok anar.]

“Peygamberleri anmak, hâtırlamak ibâdettir.” [Deylemî]

“Allahü teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resûlullahı övsün, düşmânlarını kötülesin” hadîs-i şerîfine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur.

Peygamber Efendimizin şâirleri, Câmide, Resûlullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bunlardan Hassân bin Sâbit hazretlerinin şiirlerini çok beğenirdi; Mescide bu şâir için bir minber bile koydurmuştur. O bu minbere çıkar, Resûlullahı över, düşmânlarını kötülerdi. Resulullah Efendimiz de: “Hassân’ın sözleri, düşmânlara oktan daha tesîrlidir” buyururdu.

Resûlullah Efendimizi öven çeşitli mevlid kasîdeleri vardır. Çok meşhûr olan ve Türkiye’de her zaman okunan “Mevlid Kasîdesi”ni Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Hazret-i Mevlânâ, “Mevlid okunan yerden belâlar gider” buyurmuştur.

Bu kasîdenin asr-ı saâdetten sonra yazılmış olması, onun bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü Resûlullah’ı övmek ibâdettir. Her zaman O’nu övücü kasîdeler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid’at değil, sevâp olur. Mevlid-i şerîf okumak, şiir olarak Resûlullahın dünyâya gelişini, mi’râcını ve hayâtını anlatmak, O’nu hatırlamak, O’nu övmek demektir.

Her mü’minin Resûlullahı çok sevmesi gerekir. [Bu da zâten îmânının gereğidir. Çok sevmek, kâmil mü’min olmanın da alâmetidir.] Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

“Beni ana-babasından, evlâdından ve herkesten daha çok sevmeyen, [kâmil] mü’min olamaz.” [Buhârî ve Müslim]

Cenâb-ı Hak, hepimizi onun yüksek şefâatine nâil eylesin ve Cennet’te onunla beraber olmamızı nasip buyursun.

Dünyâ târihinin çok önemli dönüm noktalarından, kilometre taşlarından biri, şüphesiz ki “İki Cihân Güneşi Hazret-i Muhammed (Aleyhisselâm)”ın dünyâyı teşrîfleridir. Ya’nî “Câhiliye Devri”nden “Asr-ı Saâdet” nasıl meydâna gelmiştir? Bunun üzerinde ciddiyetle durmak lâzım.

“TÂRİHİMİZDE BİLİNMESİ LÜZÛMLU BAZI KİLOMETRE TAŞLARI”

Şimdi birazcık uzun kaçan bu mukaddimeden sonra esâs konumuza gelelim:

Bugün sizlere, bir nebze, Târihimizde Bilinmesi Lüzûmlu Bazı Kilometre Taşlarından bahsetmeye çalışacağım. Bugünkü konumuz biraz târihî, biraz kültürel, biraz dînî, biraz ilmî, biraz ahlâkî, biraz da ictimâî olacak.

Nakledeceğim bilgilerin bir kısmını, belki ilk defa duymuş olacaksınız; diğer bir kısmını ise, belki, değişik bir ağızdan, farklı bir sûrette, mükerreren duymuş olacaksınız.

 

Değerli Kardeşlerim!

Önce bir husûsu özellikle belirtmemiz lâzım:

Konuşmamızın burasında, altını çizerek, özetle söyleyecek olursak, hiç şüphe yok ki, milletleri ayakta tutan, sâhip oldukları millî ve ma’nevî değerlerdir. Bu değerler, milletlerin birlik, beraberlik ve toplumsal dayanışma içerisinde yaşamalarını ve millî kimlikleriyle târih sahnesinde de yer almalarını sağlamaktadır. Milletler, söz konusu kıymetleri, değerleri, büyüklerini gelecek nesillere, kuşaklara aktardıkları nisbette (oranda) varlıklarını sürdürürler.

Tarih, bize millî ve ma’nevî değerlerine sahip çıkmayan ve başka milletleri körü körüne taklît edip millî şahsiyetlerini kaybedenlerin, dünyâ coğrafyasından silinip gittiklerini göstermektedir.

Bu yüzden, bir toplumu içten yıkmak isteyenler, onların inanç, ahlâk ve millî değerlerini yok etmeyi ilk hedef olarak seçmektedirler.

Bizim millî kültürümüz, yüce dînimizle âdetâ bütünleşmiş ve yine mukaddes dînimizin güzel ahlâkî prensipleriyle yoğrulmuştur. Sevgi, saygı ve fedâkârlığın geliştirilmesinde, toplum hayâtımızın âhenkli ve sağlam bir şekilde devâm ettirilmesinde, gençlerimizin ve çocuklarımızın yetiştirilmesinde, ma’nevî değerlerimizin ve millî kültürümüzün katkısı çok büyüktür.

Bu i’tibârla, özellikle genç kuşakları, bu değerler çerçevesinde eğitmek ve yetiştirmek oldukça önemlidir. Çünkü esefle görüyoruz ki, gençlerin dînî, millî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşmaları, örf ve âdetlerimize uymayan davranışları benimsemelerine, zararlı akım ve alışkanlıkların tuzaklarına düşmelerine yol açmaktadır.

Bu bakımdan geleceğimizin te’mînâtı olan gençlerimizi, millî, ma’nevî ve kültürel değerlere uygun yetiştirmek, anne-baba, dede-nene, eğitimci, resmî, askerî ve sivil kuruluşlar, medya ve topyekûn toplum olarak hepimizin görevidir.

BuradaTârihimizdeyince, neler kasdedilebilir? Şimdi târihin başlangıçını kısaca bir irdelemeye çalışalım:

A- Konferansımızın başlığında geçenTârihimiz derken: Kâinâtın ya’nî Evrenin târihi kasdedilirse, “yaratılış”la başladığını ifâde edebiliriz. Diğer bir ta’bîrle Beşeriyet ya’nî İnsanlık târihi kasdedilirse, binlerce yıl öncesinden [tâ dünyâya gönderilen ilk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem’den] başlatmamız gerekir.

Bilindiği gibi, şu uçsuz-bucaksız olarak gördüğümüz koca “kâinât”ı yaratan yüce Allah, sâdece bizim üzerinde yaşadığımız gezeğenin, ya’nî bu “dünyâ”nın insanlarla meskûn olmasını irâde etmiştir. Demek ki, İnsanlık târihi”, ilk insan Hazret-i Âdem’in bu dünyâya gönderilmesiyle başlamıştır.

Bu vesîleyle kısaca belirtelim ki,Peygamberler Târihi kitaplarında ve yine Dîn kitaplarında, yeryüzünde yaratılan ilk insanın Hazret-i Âdem olduğu ve bütün insanların da babası olduğu belirtilir. O, çocuklarına ve torunlarına Peygamber olmuş, Cebrâîl adındaki melek, kendisine on – on iki def’a gelmiş ve Allahü teâlâdan kitap getirmiştir.

Hazret-i Âdem’e gusül abdesti, namaz, oruç gibi dîn bilgileri yanında; matematik, fizik, kimyâ, tıp ve eczâcılık bilgileri ile çeşitli diller de öğretilmiştir. Çocukları ve torunları çeşit çeşit dillerle konuşmuştur. Zamânında Süryânî, İbrânî ve Arap dilleri ile kerpiçler üzerine kitaplar yazılmıştır. Yaratılan her şeyin isimleri ve faydaları kendisine bildirilmiştir. İhtiyaç duyduğu zaman, o bilgileri kullanmıştır.

İslâmiyette ilim ve ilim sahipleri çok övülmüş, cehâlet ise kötülenmiş olmasına rağmen;  ilim bir maksat değil, bir vâsıta sayılmıştır. İlim, insana Rabbini tanıtan ve onu kulluğa sevkeden bir merhale kabûl edilmiştir. İlmin, amele (fiiliyâta, işe) dönüşürse kıymetli olduğu, böyle olmayan bilgilerin insanlığı cehâlete götürdüğü bildirilmiştir. Hattâ bu 2. kısma “faydasız ilim” denilmiştir. İlim, insanı önce kendini bilmeye, sonra da Rabbini bilmeye götürmektedir. “Âlim”, ilmin kendisinden kıymetlidir. İlmi arttıkça tevâzuu artmayan, amelleri ve ahlâkı olgunlaşmayan, kibir ve gurûra kapılanlara, aslında âlim denmez.

 

BÜTÜN İNSANLARDAN İSTENEN NEDİR?

Bu bilgilerden sonra, şimdi de, birkaç husûsu madde madde bilgilerinize sunmak istiyorum:

1- Ahlâk ilmi âlimlerinden Kınalızâde Ali Efendi’nin “Ahlâk-ı Alâî”sinde ifâde ettiğine göre “insan”, varlıkların en şereflisi olup “medenî” olarak yaratılmıştır. Yanî insanlar topluluk hâlinde, yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimselerdir.

Hayvanlarla insanlar arasında çok büyük farklar vardır. Meselâ hayvanlar medenî yaratılmamışlardır; şehirlerde birlikte yaşamaya mecbûr değildirler.

İnsanlar, nâzik, zayıf yaratıldıkları için, pişmemiş yemek yiyemezler. Gıdâ, elbise ve binânın kendileri için hazırlanması lâzımdır. Yâni san’atlara ihtiyâçları vardır.

2- Herkesçe bilindiği gibi, cemâdât (cansızlar), nebâtât (bitkiler) ve hayvânâttan müteşekkil mahlûkâtın, yaratıkların en üstünü olan insan”ların diğer varlıklardan imtiyâzlı ve üstün olmaları, kuvvet, vücut iriliği, çok yemek, yiğitlik ve benzerleri ile değil, îmân, ilim, ahlâk, edep, terbiye ve takvâya sâhip olmaları iledir.

“İnsanın şerefi ilim ve edebledir. Mâl ve neseble değildir” kelâm-ı kibârı, konuyu ne güzel özetlemektedir?

3- Bilindiği üzere, ilk emri, “Oku” diye başlayan İslâm dîninde ilme büyük önem verilmiştir. İlim mevzûunda, ilmin temîn edeceği yüksek dereceler husûsunda, Kur’ân-ı kerîmde müteaddid âyet-i celîleler ve Hazret-i Peygamberin birçok hadîs-i şerîfleri vardır. Şimdi bunları burada nakletmek çok zaman alacağından, sâdece bu kadar işâretle yetinmek isitiyoruz. Ama şu kadarını ifâde edelim ki, “İlim rütbesi, rütbelerin en yükseğidir” hadîs-i şerîfi, ilim rütbesinin durumunu yeteri kadar ifâdeye kâfî olsa gerektir.

4- Şüphesiz ki, her yerde bir rehbere ihtiyaç vardır. Bir çırağın berber, herhangi bir çocuğun da terzi olması için birer ustaya ihtiyaçları vardır. Okuyup-yazabilmek, ilim sâhibi olabilmek için öğretmene, hocaya ihtiyaç vardır.

Hattâ hayvanlar da, her şeyi annelerinden-babalarından öğrenirler.

Yollarda da yol levhalarına, muhtelif işâretlere, haritalara, krokilere, polislere ihtiyaç vardır. Havada ve denizlerde kazasız yol alabilmek için pusulaya gerek vardır.

5- Allahü teâlâ, bütün kullarının, verdiği ni’metlere şükretmelerini, güzel ahlâka sâhip olmalarını, îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir.

Şurası bir hakîkattir ki, insanlar, Allah’ın ve Peygamberlerinin emir ve yasaklarına uydukları müddetçe, huzûrlu ve râhat bir hayât yaşamışlar, birbirlerini sevip-saymışlardır. Emirlere ve yasaklara uymadıklarında ise, huzûrsuz olmuşlar, râhatları bozulmuş; ahlâksızlık, zulüm ve haksızlık bütün cemiyeti sarmıştır.

6- Bilindiği üzere, eğitimde işin esâsı, hem kendisine faydalı, hem de âilesine, milletine, memleketine, vatanına ve devletine, tüm müslümânlara, hattâ bütün insanlığa faydalı birer unsur meydâna getirmektir. İşte bu güzel ülkenin resmî-sivil bütün müesseselerinin ve tüm vatandaşlarının ana hedefi bu olmalıdır.

Bu da, iyi bir eğitim ile mümkün olabilir. Bu bakımdan geleceğimizin te’mînâtı olan gençlerimizi, millî, ma’nevî ve kültürel değerlere uygun yetiştirmek, anne-baba, dede-nene, eğitimci, resmî, askerî ve sivil kuruluşlar, medya ve topyekûn toplum olarak hepimizin görevidir.

7- “Medeniyet”: “Ta’mîr-i bilâd ve terfîh-i ıbâd” yanî “beldeleri îmâr edip, kulları, insanları refâha, râhat ve huzûra kavuşturmak” şeklinde tarif edilmektedir.

Demek ki “medeniyet”; memleketleri i’mâr etmek, binâlar, yollar, fabrikalar, çeşitli âlât u edevât v.s. yaparak memleketleri kalkındırmak, fenni ve her çeşit gelirleri, bütün insanların, ya’nî ferd, âile, cemiyet ve milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak demektir.

Şu hâlde medeniyet, bütün insanları rûh, düşünce ve beden bakımlarından râhat yaşatmaktır. Görüldüğü gibi medeniyet, yalnız ilim ve fen demek değildir. İlim ve fen, medeniyyet için, ancak birer âlet, birer vasıtadır. Büyük âlim İmâm-ı Rabbânî (rahmetullâhi aleyh) de bu konuda demektedir ki:

İlimde, fende çok ileri olan milletlere, fen vâsıtalarını ne yolda kullandıklarını incelemeden, “medenî” demek doğru değildir,  hattâ büyük gaflettir ve pek yanlıştır.

 

Değerli Kardeşlerim!

B- Eğer,Târihimiz derken: Türk târihi kasdedilirse, yine binlerce yıl öncesine, Hazret-i Nûh’un oğlu Yâfes’e kadar gitmemiz gerekecektir. Türk târihinin 2.700 yıllık olduğu bazı kaynaklarda yazılıdır.

“İlk Çağ”a son verip “Orta Çağ”ı açan, bir Türk hâkânı olan “Attila = Atilla = Atila”dır. [3 şekilde de yazanlar var.] Onun Avrupa’ya girip “Kavimler Göçü”nü gerçekleştirmesi üzerine, “Batı Roma İmparatorluğu” 476 yılında çökerek “Orta Çağ” başladı.

Bu sene 29 Mayıs 2011 târihinde, 558. yıl dönümünü kutladığımız, 1453 yılında gerçekleşen İstanbul’un Fethi de, yalnız Türkiye’nin, Türkler’in değil, dünyâ târihinin geleceğini ta’yîn eden bir olaydır. Zîrâ bu fetih, dünyâ târihçiliğinde, “Orta Çağ”ın sonu ve “Yeni Çağ”ın başlangıcı sayılır. (Târihçi Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi “Yakın Çağ” ise, 1789’da başlar. “Modern Çağ” da 1918’de başlatılabilir.)

Fâtih Sultân Mehmed Hân 1453’te, “Doğu Roma” olan “Bizans İmparatorluğu”na son verip “Roma İmparatoru” unvânını, titrini ve birtakım görevlerini de üstlendi. (Aslında tâ 1396 yılında Yıldırım Bâyezîd Hân, “Sultân-ı İklîm-i Rûm” unvânını alarak kendini “Roma İmparatoru” i’lân etmişti, zîrâ Bizans imparatorlarını azl ediyor ve ta’yîn ediyordu.)

Fâtih Sultan Mehmed Hân, târihçiler tarafından, 2.700 yıllık Türk tarihinin en büyük şahsiyeti sayılmaktadır.

Büyük bir askerî dehâya sâhip ve târihin en büyük hükümdârlarından olan Fâtih Sultân Mehmed Hân, otuz senelik saltanat devrinde, 2 İmparatorluk, 4 Krallık, 6 Prenslik ve 5 de Dükalık olmak üzere, toplam 17 devlete son vermiştir.  

O, çok mükemmel yetişmiş bir hükümdârdır. Arapça, Farsça, Lâtince, Sırpça ve Yunanca’yı çok iyi bilen, Avrupa ilim ve tekniğini de en üst seviyede takip eden Fâtih, çeşitli ilimleri öğrenmek için devrin en mütehassıs âlimlerini kendisine hoca ta’yîn ederdi. Bunlar her gün muayyen sâatte gelip kendisine ders okuturlardı. Akşemseddîn, Akbıyık Sultân, Hocazâde, Molla Gürânî, Molla İlyâs, Sirâceddîn Halebî, Molla Abdülkâdir, Hasan Samsûnî, Molla Hayreddîn ….. gibi büyük âlimler ona hocalık yapmışlardır.

Askerlik, târih, coğrafya, matematik ve astronomi ilimlerine karşı husûsî bir merâkı olan sultân, bilhâssa kelâm ve matematikte devrinin otoritelerindendi. Edebiyâta da merâkı çoktu; hattâ “Avnî” mahlasıyla şiirler de yazmıştır.

Kumandânlığı ile diplomatlığı dâimâ berâber yürütürdü. Askerî ve siyâsî sâhada eşsiz bir dehâ idi. Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusunun Fâtih olduğunu râhatlıkla söyleyebiliriz.

Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişâhtır. Fâtih, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yaptırmıştır. Topların balistik ve mukâvemet hesaplarını da bizzât kendisi yapmıştır.

Muhterem Dinleyiciler!

C- Şâyet,Târihimiz derken: İslâm târihini kasdedersek, 14 asır öncesine uzanmamız îcâb edecektir.

Tabîî ki, İslâm Târihi [ya’nî İslâm Dîninin Târihi]” de, başlangıç kabûl edeceğimiz mühim hâdiseye göre, çeşitli zamanlarda başlatılabilir:

Şöyle ki, İslâm Târihinin başlangıcı için, Hazret-i Peygamber Muhammed aleyhisselâmın doğumu esâs alınırsa, mîlâdî 571’de; O’na Allahü teâlâdan ilk vahyin gelmesi, yâni Peygamberliğinin kendisine bildirilmesi başlangıç kabul edilirse 610’da; insanları İslâmiyete açıkça da’vet etmesi düşünülürse, 613 senesinde başlar.

İslâm Devleti’nin temelinin atılmasına sebep olan “Hicret de; İslâm târihinin en mühim hâdiselerinden biri olup, İslâm Takvîmi”nin başlangıcıdır. Hicret târihi ise, bildiğiniz gibi mîlâdî 622’dir. Hicrî-kamerî Takvîmde; Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye hicret ettiği sene, başlangıç kabûl edilmiştir. Muharrem ayının birinci günü olan ilk Hicrî-kamerî senebaşı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cuma günü idi.

İslâmiyetin, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’e, O’nun tarafından da insanlara bildirilmesi, 23 hicrî senede tamâmlanmıştır. Hazret-i Peygambere 610 yılında Mekke’de Hirâ Mağarası’nda gelen ilk vahiyle bildirilen âyet-i kerîmeler, Kur’ân-ı kerîmin “Alak (İkra’)” sûresinin ilk beş âyetidir. Ne kadar enteresan bir durumdur ki, ilk âyetler Oku” diye başlamaktadır. Zâten ilim öğrenme, bilgi edinme vâsıtasılarının başında da ya okuma, ya da dinleme gelmektedir.

Azîz Misâfirler!

Söz buraya gelmişken, dünyâ târihinde çok önemli dönüm noktaları, kilometre taşları vardır. Bunlardan biri de, “İki Cihân Güneşi Hazret-i Muhammed (Aleyhisselâm)”ın dünyâyı teşrîfleridir.

Onun getirdiği İslâmiyet, hiç şüphesiz yeryüzünde en çok devlet kurulmasına vesîle olmuş bir dîndir. Asr-ı saâdetten beri kurulan büyük İslâm devletlerinden başka, İslâm târihi boyunca, muhtelif zamanlarda, dünyânın çeşitli yerlerinde de birçok İslâm devleti kurulmuştur.

Peygamber Efendimizin devri ve onun vazîfelerini tam olarak yaptıklarından dolayı, kendilerine “Hulefâ-i Râşidîn=Râşid Halîfeler” denilen “DÖRT HALÎFE DEVRİ” (632-661 / H.11-40), bütün târih boyunca İslâmî fazîletlerin yaşandığı “Asr-ı Saâdet = Saâdet Asrı = Altın Çağ” olarak kabûl edilir. Bunlardan sonra, kronolojik olarak “Emevîler” ve “Abbâsîler” dönemi gelmektedir.

EMEVÎLER; Çin, Orta Asya, Hazar ülkesi, Hindistân, bütün Orta Doğu ülkeleri, Kuzey Afrika’dan -İspanya dâhil- Avrupa içlerine kadar geniş bir coğrafyada, aralıklarla sekiz yüzyıl hüküm sürdüler.

Emevîler, İslâm dînini İspanya’dan Avrupa’ya soktular. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversitelerini kurup Batıya ilim ve fen ışıklarını yaydılar.

Emevîler’den sonra İslâm devleti başkanlığını (hilâfeti), Peygamberimizin amcası Hazret-i Abbâs’ın soyundan olan Ebü’l-Abbâs Abdullah es-Seffâh ele geçirdi. 750/H.132’de ABBÂSÎLER DEVRİ başladı. Devletin başşehri Şâm’dan Bağdâd’a nakledildi.

Abbâsîler devrinde; İslâm dîni, doğuda Büyük Okyânûs’tan, batıda Atlas Okyânûsu kıyılarına, kuzeyde Rusyâ içlerinden, güneyde Hind Okyânûsu kıyılarına kadar yayılıp, üç kıtada İslâm devletleri hâkim oldu.

 

Bilindiği üzere, târih boyunca Anadolu’da, yakın komşularımızın bulunduğu yerlerde ve dünyânın diğer ülkelerinde birçok İslâm devleti kurulmuştur. Anadolu’da kurulan [25 devlet]; Irâk, Sûriye ve Mısır’da kurulan [11 devlet]; Arabistân Yarımadasında kurulan [6 devlet]; İspanya ve Kuzey Afrika’da kurulan [13 devlet]; Batı ve Orta Afrika’da kurulan [16 devlet]; Îrân, Kırım, Orta Asya, Afganistân ve Hint Yarımadası’nda kurulan [50 devlet], Târih kitaplarında ve Ansiklopedilerde uzunca anlatılmaktadır. Şimdi biz bunları ele alacak durumda değiliz.

 

TARİHİN EN BÜYÜK HADİSESİ

İslâm” ve “Türk” Târihleri’ne dâir birkaç kelime daha söyliyecek olursak: Amerikalı yazar Stüdart “İslâm Âleminin Bugünkü Hâli” adlı kitabında diyor ki:

İslâm’ın zuhûru, neredeyse insanlık tarihinde kaydolunan en büyük hâdisedir. İslâm, daha evvel şahsiyet bakımından zayıf olan bir millet ve değer bakımından kıymetsiz bir ülkede zuhûr etti. Daha yirmi-otuz sene geçmeden, uçsuz-bucaksız geniş mülk ve saltanatları parçalayarak, asırlar ve nesiller boyu devam edegelen eski dinleri yıkarak, millet ve kavimlerin içindekilerini değiştirerek, sağlam bünyeli bir âlem (İslâm Âlemi) kurarak yeryüzünün yarısına yayıldı. İslâm’ın ilerleme ve yükselme sırrını ne kadar araştırıp incelersek o kadar hayranlığımız artıyor…” [Amerikalı yazarın açıklamaları bu minvâl üzere devâm ediyor.]

 

Malûm olduğu üzere, Peygamber Efendimizin dünyâyı teşrîfi, kendilerine Peygamberliğinin bildirilmesi, Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere’ye hicreti, orada İslâm Devleti’ni kurması, diğer zaferlerinin yanında, “Mekke-i Mükerreme’yi Fethi” dünyânın en önemli kilometre taşlarından, en mühim dönüm noktalarındandır.

[Başından i’tibâren diğer bazı kilometre taşları da burada sayılabilir: ……………………………]

20-23 (Yirmi-yirmi üç) sene gibi çok kısa bir zamanda, Arabistân halkını, dünyâda bir benzeri görülmemiş üstünlüklere, yüksekliklere ve medeniyete kavuşturan İslâmiyet, 30 (otuz) sene gibi çok kısa bir zamanda da Mezopotamya, Îrân ve Hindistân içlerine, Anadolu’ya, Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Kıbrıs’a kadar yayılarak büyük İslâm devletlerinin kurulmasına sebep olmuştur. Aslında yarım asır, devletler târihinde çok kısa bir dönem sayılır.

Daha sonraki asırlarda Afrika’nın ortalarına, İspanya’ya, Avrupa içlerine götürülen İslâm dîni ve medeniyeti, gittiği her yerde insanlara adâlet ve emniyet, huzûr ve saâdet dağıttığı gibi, ilmin ve tekniğin en son mahsûllerini de bol bol saçmıştır.

Târihte; sebep, mâhiyet ve netîceleri îtibâriyle en mühim göç, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, İslâm dînine inananlarla beraber, Mekke’den Medîne’ye yaptıkları göçtür. Bu büyük hâdiseye “Hicret” denir ve hicrî takvimin başlangıcıdır.

İslâm târihinde, Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere’ye göçü ve Hicrî târihin başlangıcı olan “Hicret”, hem İslâm târihinin, hem de cihân târihinin en mühim hâdiselerinin başlarında gelir.

Hicret, lüğatte göç etmek, bir memleketten başka bir memlekete gitmek mânâsınadır. Hemen hemen bütün Peygamberler, dînin emirlerini yerine getirmek ve yaymak için hicret etmişlerdir. Bunlardan Lût, Mûsâ, İbrâhim ve Îsâ (aleyhimüsselâm)ın hicretleri meşhûrdur. Eshâb-ı kirâm da Medîne’ye hicretten önce, iki defâ Habeşistân’a hicret etmişlerdir. Ayrıca Eshâb-ı Kehf’in de Allah yolunda yaptıkları hicret, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Allahü teâlâ, Mekke’deki müslümânların Medîne’ye hicret etmelerine izin verdi. Sayıca az olan ilk müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke-i mükerreme’de mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne-i münevvere’ye hicret etmişlerdir. Ama sekiz yıl sonra güçlü ve kalabalık bir ordu hâlinde geri dönüp orayı fethetmişlerdir.

 

“Hicret”, hem İslâm târihinin, hem de dünyâ târihinin çok önemli dönüm noktalarındandır. “Mekke-i Mükerreme’nin Fethi” hâdisesi de İslâm târihinin çok önemli kilometre taşlarındandır.

Kıyâmete kadar nesh edilmeden (değiştirilmeden) bâkî kalacak tek ve en son dîn olan İslâmiyette, hicret hâdisesi ile “Devlet” olmaya doğru ilk adımlar atılmıştır. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbı [ilk Müslümânlar], doğdukları topraklar olan Mekke-i mükerreme’de kendilerine ve dînlerine tanınmayan hayât hakkını, hicret ettikleri Medîne-i münevvere’de bulmuşlar, burada çoğalıp, güçlenmiş ve kuvvetlenmişler, bilâhare Mekke’yi ve Arabistân Yarımadası’ndaki birçok beldeleri fethetmişler, böylece ilk “İslâm Devleti”ni kurmuşlardır.

Bundan sonradır ki, önünde durulmaz İslâm orduları, asırlar boyu dünyânın dört bir tarafına bir îmân seli gibi akmışlar, İslâmiyetin nûrunu yeryüzüne yaymışlardır. Böylece İslâm medeniyeti, bâtıl dînlerin, zulmün, hakâretin ve ilimde, teknikte geri kalmışlığın pençesinde inleyen insanlığı emniyete, adâlete, râhata, huzûra, dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşturmuştur.

Mekke’nin fethi sâdece İslâm târihinde değil, bütün cihân târihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir hâdisedir. Bu fetih, îmânları-İslâmlıkları sebebiyle yurtlarından ayrılan Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın en büyük lütuflarından biridir. Bu fetihle Arabistan Yarımadasında şirkin (Allah’a ortak koşmanın) cemiyet ve güç hâlindeki varlığı sona ermiş, Ka’be ve civârı putlardan temizlenmiş, tevhîd inancının kesin hâkimiyeti i’lân edilmiştir. Mekke’nin fethi ile Arabistan Yarımadasında ilk İslâm Devleti de kuruluşunu tamamlamış, bundan sonra İslâmiyet üç kıtaya hızla yayılmaya başlamıştır.

Mekke’nin fethi, İslâmiyette öylesine derin ma’nâ ve hikmetlerle doludur ki, daha sonraki asırlarda yaşamış olan İslâm ulemâ, evliyâ ve kumandanları da çeşitli vesîlelerle bu fethi kendilerine örnek alıp, bütün hâl ve işlerinde de ölçü kabûl etmişlerdir.

“Peygamberler târihi” içerisinde son Peygamber olan Hazret-i Muhammed’in (aleyhis-selâm), 150 bin güzîde sahâbe, mübârek insan, “hayırlı ümmet” meydâna getirmesi, onların da 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında gâyet mahdût imkânlarla Endülüs’ten [İspanya’dan] Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim-irfân, ahlâk- fazîlet, adâlet-hakkâniyet, medeniyet-insan hakları, nûr ve hidâyet götürmeleri, dünyâda bir eşi-benzeri görülmemiş bir hâdisedir; bu dönemde yapılan fetihler ve elde edilen zaferler ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.          

 

Sevgili Kardeşlerim!

D- Ama Târihimiz derken: Müslümân-Türk’ün Târihini nazar-ı dikkate alırsak, “Karahanlılar” dönemine kadar varmamız gerekecektir.

Orta Asya bozkırlarında, Bilge Kül Kadîr Hân tarafından kurulan ve devrin İslâm kaynaklarında “El-Hâkâniye”, “El-Hâniye”, “Âl-i Afrasiyâb”; başka eserlerde de, “Alp-İlig Hânlar”, “Arslan-Buğra Hânlar” ünvânlarıyla anılan Karahânlılar” Devleti; 840-1212 târihleri arasında Türkistân ve Mâverâünnehir’de hâkimiyet kuran ilk Müslümân-Türk devletidir.

Bilindiği gibi, “Müslümân Türk’ün Târihi”, “Karahanlılar” dönemine ve “Abdülkerîm Satuk Buğra Hân”a kadar varmaktadır. 840 senesinde kurulan KARAHÂNLILAR DEVLETİ [840-1212]; ilk Müslümân-Türk devletidir.

Türk hükümdârları arasında çok husûsî bir yeri bulunan “ABDÜLKERÎM SATUK BUĞRA HÂN”, meşhûr olan rivâyetlere göre, ilk Müslümân-Türk hükümdârıdır. 25 yaşında iken hükümdâr olan ve 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Hân [v. 955 (h. 344)], güzel ve âdil idâresi ile binlerce kimsenin müslümân olmasına vesîle olmuştur.

Karahânlı hükümdârlarının ilme hayrânlığı, âlimlere hürmetkârlığı ve onları korumaları netîcesinde Türkistân, Mâverâünnehir şehirleri birer medeniyet ve kültür beşiği hâline geldi. Karahânlılar zamânında, büyük İslâm hukûkçu ve âlimleri yetişti.

Sekizinci asırda, Türklerin müslümânlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dîni kabûl edenlerin bulunması, 9-10. asırlarda da topluca İslâmiyeti kabûlü, netîce îtibâriyle târihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından çok çok hem de çok önemlidir.

 

OSMÂNLI İMPARATORLUĞU, DÜNYÂDA 322 YIL HÜKÜMRÂN OLDU

Yazar-Şâir Yavuz Bülent Bakiler’in de ifâde ettiği gibi, Târih boyunca kurduğumuz 117 Türk Devleti içerisinde şüphesiz ki en uzun ömürlüsü, en büyüğü, en muhteşemi Osmânlı İmparatorluğu’dur. Osmânlı İmparatorluğu, dünyânın en büyük üç imparatorluğundan biridir ve 624 yıl hükümrân olmuştur.  [Diğer ikisi ise, Roma ve İngiltere İmparatorluklarıdır.] Osmânlı İmparatorluğu, 1595 yılında, 3. Murâd devrinde, 23 milyon 344 bin 700 km2 üzerinde hüküm süren muhteşem bir devletti.

Târihçi Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği gibi, Osmânlı İmparatorluğu, 624 yıllık ömrünün, 322 yılını, dünyâda lider devlet olarak geçirdi.

 

Ma’lûm olduğu üzere, dünyâ târihinde, Peygamber Efendimizin “Asr-ı Saâdet”i ve “Hulefâ-i Râşidîn” devirlerinden sonra, Hak ve adâlete riâyette en üstün seviyeye yükselen Müslümân-Türk Devleti olan “Osmânlı Devleti”, XIV. [ondördüncü] asrın başından XX. [yirminci] asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren, şerefli ve en uzun ömürlü bir hânedânın kurduğu devlettir. Bu devleti sâdece Türkler, müslümânlar değil, pekçok gayr-i müslim dahî medhetmektedir.

Bilindiği üzere, Osmânlı Türkleri, 15, 16 ve 17. asırlarda, siyâsî sâhada olduğu gibi, medeniyet seviyesi, ictimâî, yani, sosyal nizâmı ve ahlâkî üstünlüğü ile de, ayrıca bilim ve teknolojisi ile de dünyâda en ileri seviyede bulunuyordu.

Dünyanın en mühim ticâret yolları, önemli ülkeler, şehirler ve denizler, Osmânlı hâkimiyeti altındaydı. Hattâ iki sâatlik bir savaş sonunda, herhangi bir devleti bütünüyle idâreleri altına alabilecek bir güce sâhiplerdi. Karşılarında rakîb olabilecek bir kuvvet yoktu. Ama buna rağmen kimseye zulmetmemiş, haksızlık yapmamış, insanların can, mal ve ırz emniyetlerine halel getirmemiştir.

Osmânlı Devleti, kavimler, dînler ve mezhebler arasında sağlam bir âhenk kurmuştu. Osmânlı sultânları, fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârül-kurrâ ve türbelerle âdetâ kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimlerle bütün dünyâya İslâmiyeti, insanlığı, ahlâkı, adâleti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.

Şunu net bir şekilde bir kerre daha ifâde edelim ki, bütün İslâm devletleri, mensûbu oldukları İslâm dînine ve onun güzel ahlâkına, iyilik, çalışkanlık, adâlet… gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe, çağlarının zirvesine çıkmış ve diğer milletlere örnek ve onlardan üstün olmuşlardır.

Burada üç önemli nakil yapacağım:

Muhyiddîn İbn-i Arabî’nin keşfi / İsmâîl Hakkî Bursevî’nin sözü,

Âlûsî ve Abdülğanî Nablusî’nin sözleri.

 

Peygamber Efendimizi, Müslümanları ve İslamiyeti yok etmek için çok büyük suikastler,  gayretler, faâliyetler sergilediler.

İslâmın hâdimi, hâmîsi olan Selçuklulara karşı yapılan savaşlar

8 Haçlı seferi / Kudüs’teki vahşet

Cent Proget de la Partage de la Turqui: Alexi Djuvara

 

Bütün dünyâ târihi vahşetle doludur.

 [Cengiz ve Hülâgû’nun zulümleri,

İspanya’dan Yahûdîlerin kovulması,

Amerika’daki Kızılderililerin (70 milyon insanın) öldürülmesi,

Saint Bartelmy katliâmı,

Komünist ihtilâlinden sonra 63 milyon insanın öldürülmesi,

İngilizlerin Hindistân’da, İtalyanların Libya’da, Fransızların Fas, Cezâir ve Tunus’ta yaptıkları zulümler,

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar,

Almanya’da Yahûdîlerin yakılması,

  1. ve 2. Cihan harplerinde milyonların ölmesi,

Sırpların, Boşnak kardeşlerimize yaptıkları zulümlerin belgeleri hâlâ ortaya çıkıyor.

Çinlilerin Uygur Türklerine yaptıkları,

Rusların Afganistan ve Çeçenistan’da yaptıkları,

Yahûdîlerin Filistîn, Gazze, Lübnân ve bütün Ortadoğu’da yaptıkları…v.s.

Ama bizim tarihimiz şan ve şereflerle; adâlet, hakkâniyet ve insanlık örnekleriyle; ahlâk, fazilet ve medeniyet misâlleriyle doludur.]

Sadece Mekke fethi ile İstanbul fethini misal olarak zikretsek kâfîdir.

Netîce olarak şunu söyleyelim ki:

Şurası bilinmesi gereken bir gerçektir ki, İslâmiyet; “medenî insan” ve “medeniyyet sâhibi toplum” meydâna gelmesi için, insanlara lâzım olan îmân ve ibâdetleri; iş, ahlâk ve cemiyet hayâtında uyulması gereken her şeyi bildirmiştir.

Bir milletin fabrikaları, motorlu vâsıtaları, gemi, tayyâre, atom cihâzlarının çok olması, gözleri kamaştıran yeni buluşların artması, onların medeniyetini ve medenî olduklarını göstermez.

Bunları medeniyet sanmak, her silâhlıyı mücâhid, gâzî sanmaya benzer. Evet, mücâhid olmak için en yeni harp vâsıtalarına mâlik olmak lâzımdır; fakat, bunlara mâlik olan, eşkıyâlık da yapabilir.

Bunlar; Allahü teâlânın bildirdikleri, Hz. Peygamber Muhammed aleyhisselâmın öğrettikleri, Eshâb-ı kirâmın naklettikleri ve İslâm âlimlerinin açıkladıklarıdır. İnsanlığın bugün bunaldığı, çözmekte sıkıntıya düştüğü  her şeyin çözüm ve çâresi, aslında bunların içinde vardır. O hâlde, insanlığın kurtuluşu için bunlardan istifâde etmeye çalışmak lâzımdır.

Dünya büyük bir gemi, bütün insanlar da onun yolcuları gibidir. Bu gemiyi hepimizin korumaya çalışması lâzımdır.