Târih Boyunca Îmânlılarla Îmânsızların Mücâdeleleri

Târih Boyunca Îmânlılarla Îmânsızların Mücâdeleleri

[2 – 3 – 4 – 5 Şubat 2019 Cumartesi – Pazar – Pazartesi – Salı   Emîr Sultân Yurdu Mezûnu 20-25 kadar İlâhiyatçı Öğrenciye Seminer][Sabahları 1 oturum ve Öğleden sonra 2 oturum: Her bir oturum: 1,5 sâat]

 

Önce şunu belirtelim ki, varlıklar, “Hâlık = Yaratıcı” ve “Mahlûkât = Yaratılmışlar” diye ikiye ayrılır.

Mahlûkât  da bir taksîme göre, “Ahyâr = İyiler”, “Evsât = Orta Tabaka” ve “Eşrâr = Kötüler” olmak üzere üçe ayrılmaktadır.

Diğer bir taksîm de şöyledir: “Nebâtât = Bitkiler”, “Cemâdât = Cansızlar” ve “Hayvânât = Canlılar.”

Bütün kâinâtı, canlı-cansız her varlığı, en mükemmel bir nizâm ve intizâm üzere yaratan ve onları her ân varlıkta durduran Allahü teâlâ,  şu uçsuz-bucaksız olarak gördüğümüz koca “kâinât”ta, sâdece dünya”nın insanlarla meskûn olmasını irâde etmiş, “ilk insan” olarak “Hz. Adem”i bu dünyaya göndermiş ve onu aynı zamanda ilk Peygamber kılmıştır.

Demek ki Cenâb-ı Hak, daha ilk insandan itibâren, beşeriyeti, muallimsiz, mürşidsiz, rehbersiz, öndersiz, kılavuzsuz, muktedâ bih’siz, rol model’siz bırakmamıştır.

Bir de insanların atası maymun değildir; başka gezeğenlerde insanlık hayâtı yoktur ve insanlık vahşet üzere değil, medeniyet üzere başlamıştır.

Şüphesiz ki Allahü teâlâ, yarattığı şu mükemmel âlemle, kendi varlığını belli ettiği gibi, kullarına çok merhamet ve şefkat ettiği, acıdığı için, var olduğunu ayrıca “Peygamber”leri vâsıtasıyla da bildirmiştir.

“İlk Peygamber” Âdem aleyhisselâmdan başlayarak, “son Peygamber” olan Sevgili Peygamberimize gelinceye kadar her asırda, dünyânın her tarafındaki insanlar arasından en iyi, en üstün olarak seçtiği bir zâta (bir “Peygamber”e), bir “melek”le [“Cebrâîl” aleyhisselâm’la] haber göndererek, kendi varlığını, isimlerini ve sıfatlarını bildirmiştir.

Burada şunu net olarak ifâde edelim ki, yüce Allah, insanlara muhtâc oldukları her türlü nimeti de lutfetmiştir. Hava, su, akıl, vücut uzuvları, eşler, çocuklar, kâinâttaki her şey, insanların hizmetine verilmiştir. Bu ni’metler sayılamıyacak kadar çoktur. Bu konuda 2 âyet-i kerîme vardır:

“O, size, istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın ni’met[ler]ini sayacak olsanız, sayamazsınız. Doğrusu insan çok zâlim, çok nankördür!” [İbrâhîm, 34]

“Hâlbuki Allah’ın ni’met[ler]ini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” [Nahil, 18]

Bütün malûkâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, onların dünyâda râhat ve huzûr içinde, kardeşce yaşamaları, âhirette de, sonsuz seâdete, bitmez-tükenmez nimetlere kavuşmaları için, yapılması lâzım olan iyilikleri ve sakınılması lâzım olan kötülükleri, Peygamberlerine, Melek vâsıtası ile bildirmiş, bunları bildiren bir çok kitâb da göndermiştir. Bu kitâblardan, yalnız Kur’ân-ı kerîm bozulmamış, diğerlerinin hepsi, kötü kimseler tarafından değiştirilmiştir.

Dinli olsun, dinsiz olsun, inansın inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veyâ bilmeyerek, Kur’ân-ı kerîmdeki ahkâma, ya’nî emr ve yasaklara uyduğu kadar, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşar. Bu, fâideli bir ilâcı kullanan herkesin, derdden, sıkıntıdan kurtulması gibidir.

Şimdi, dinsiz, îmânsız çok kimsenin ve müslümân olmıyan, hattâ İslâm düşmanı olan ba’zı milletlerin birçok işlerinde, muvaffak olmaları, râhat, huzûr içinde yaşamaları, inanmadıkları, bilmedikleri hâlde, Kur’ân-ı kerîmin ahkâmına uygun olarak çalıştıkları içindir.

Müslümân olduklarını söyliyen, âdet olarak ibâdetleri yapan, çok kimselerin ise, sefâlet, sıkıntılar içinde yaşamalarının sebebi de, Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği ahkâma ve güzel ahlâka uymadıkları içindir. Kur’ân-ı kerîme uyarak âhırette sonsuz se’âdete kavuşabilmek için ise, önce buna îmân etmek, inanmak ve bilerek, niyyet ederek uymak lâzımdır.

Târîh gösteriyor ki, yalnız kendi râhatlarını, keyiflerini düşünen krallar, diktatörler, İslâm dîninin, kendi zulümlerini, kötülüklerini meydâna çıkardığını görerek, cinâyetlerini, hıyânetlerini gizliyebilmek ve yalanlarına herkesi inandırabilmek için, İslâmiyyete saldırmışlardır.

Hazret-i Nûh’a, Hazret-i İbrâhîm’e, Hazret-i Mûsâ’ya saldıranlar niçin saldırdılar?

Zâlim düşmân kumandânları, mutaassıb haçlı orduları, her zamân, karşılarında müslümân Türk kahramanlarını bulmuşlar, ecdâdımızın îmân dolu göğüslerini aşamamış, silâhlarını, ölülerini bırakarak hep kaçmışlardır.

Târîh yine gösteriyor ki, İslâmiyyet, her zamân dahâ üstün, dahâ yeni ve dahâ fennî harb vâsıtalarının ve medenî cihâzların yapılmasına ve dahâ akıllı, dahâ kahraman milletlerin yetişmesine sebeb olmuş; dinsizler, ilimde, fende, silâhta ve şecâatte dâimâ geri kalmışlardır.

Hattâ, bir İslâm ordusu, her cihetten adâlete bağlılığı nisbetinde gâlib geldiği hâlde, aynı orduda adâletten uzaklaşıldıkca, başarının azaldığı görülmüştür. İslâm devletlerinin, kurulması, yükselmesi, durması ve çökmeleri de hep, adâlete bağlılıkları nisbetinde olmuştur.

Dinsiz diktatörler, ellerini kana boyayıp, memleketlere hâkim olmuş, zulüm, fesâd ile insanları inleterek ve hayvan gibi çalıştırarak, ağır harb sanâyii, büyük fabrikalar, üstün silâhlar yapmış, dünyâyı korkutmuş iseler de, çabuk yıkılmışlar ve târîh boyunca, lanetle anılmışlardır. Örümcek yuvası gibi çabuk kurulan tuzakları, sabâh rüzgârı gibi ferâhlatıcı, hafîf bir kuvvetle uçmuş, insanlığa yarar birşey bırakmamışlardır.

Şimdi de, dinsiz bir temele dayanan devletler, ne kadar büyük ve kuvvetli görünseler de, elbette yıkılacak, zulüm pâyidâr olamayacaktır. Böyle kâfirler, bir ânda parlıyan kibrite benzer ki, etrâfındaki saman, talaş gibi hafîf şeyleri tutuşturur, eli yakar, evleri harâb edebilir. Kendi ise, hemen söner, biter.

Adâlete dayanan milletler ise, kaloriferlerin radyatörü gibidir. Radyatör, birşeyi yakmaz, odaları ısıtarak, insanlara râhatlık verir. Sıcaklığı aşırı, zararlı değildir. Fakat harârete, enerji kaynağına mâliktir. İslâmiyyet de, böyle fâideli bir enerji kaynağı olup, kendisine bağlanan ferdleri, âileleri ve cem’iyyetleri besler, kuvvetlendirir.

Bizim diğer insanlardan farkımız nedir?

Doğuştan birçok nimete kavuştuğumuz gibi, sonradan da, sayılamayacak kadar çok maddî ve manevî çeşitli nimetlere de kavuşuyoruz.

1- Allahü teâlâ, bizi bir taş, bir bitki veya bir hayvân olarak değil de, insan olarak yaratmıştır.

2- Müslümân bir ülkede doğduk. [Gayrimüslim bir ülkede dünyâya gelseydik, araştırıp îmân etmemiz çok zor olurdu. Müslümân ülkede doğmamız, Allahü teâlânın bir ihsanıdır.]

3- Müslümân ülkede doğduğu hâlde, dînsiz olan birçok kişi gibi olmadık el-hamdü lillah,

4- Müslümân âileden dünyâya geldik; onlar bizi müslümân olarak yetiştirdiler.

5- Bozuk çevrelerin etkisinde kalmayıp, îmânımızı muhâfaza ediyoruz.

6- Hazret-i Mûsâ (aleyhisselâm) gibi büyük bir Peygamber, bu ümmetten olmak için duâ etmiştir. Bir Peygamberin bile isteyip de kavuşamadığı nimete, biz kavuştuk.

7– Ülkemizde ve dünyâda, insanların çoğu, namaz kılmaktan mahrûmdurlar. Namaz kılmak, Allahü teâlânın, kulunu kendisine muhâtap seçmesi, huzûruna kabûl etmesi demektir. Milyonlarca, milyarlarca insan arasından, bizi muhâtap kabûl ettiği, bize yap, yapma diye emirler verdiği ve her gün beş sefer, huzûruna kabûl ettiği için, çok bahtiyârız.

8- Her ülkede bid’at ehli gruplar var. Bid’atler ibâdet gibi işleniyor. Bizler hamdolsun, bid’at ehli olmadık.

9- Cehennemden kurtulacağı bildirilen, Ehl-i Sünnet vel-Cemaat fırkasında olduk.

10- İslâm âlimlerini tanımayı, sevmeyi, kitaplarını okuyup dînimizi doğru bir şekilde öğrenmeyi ve yaymayı bize nasip etmiştir. İşte bütün bunlar için, bizim Allahü teâlâya çok şükretmemiz gerekir.

Ne kadar çok şükretsek, yine lâyıkıyla şükretmiş olamayız. Çünkü Allahü teâlânın nimetleri, ihsânları saymakla bitmez. Bir âyet-i kerîme meâli şöyledir: “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, bitiremezsiniz.” [Nahl, 18]

Bir beyit: Vücûdun her zerresi, gelse de dile,

Şükrün binde birini, yapamaz bile.

Bunca nimetlere şükredebiliyor muyuz? Nimet içinde yüzen, şükrü kolay hâtırlayamaz. Şükretmemek nankörlüktür. Allahü teâlâ, “Şükrederseniz, nimetlerimi artırırım. Nankörlük ederseniz, azâbım çok şiddetlidir” buyuruyor. (İbrâhîm, 7)

Şükretmek için, mukaddes dînimiz İslâm’a uymak gerekir. İslâm’ın emir ve yasaklarına uyan şükretmiş olur.

Allah’ı tanımanın şükrü: Bildirdiği emir ve yasaklara riayet edip hubb-i fillah ve buğd-i fillah üzere olmak, yani sevdiklerini sevip düşmanlarına düşman olmak ve ayrıca çok elhamdülillah demektir.

Peygamberi tanımanın şükrü: Ehl-i sünnet itikadı üzere olup sevdiklerini ve onu sevenleri sevmek, sevmediklerini ve onu sevmeyenleri sevmemek, sünnetiyle amel etmektir.

Bir büyüğü tanımanın şükrü: Eserlerini okumak, okutmak ve yaymak, talebeleriyle birlik beraberlik içinde olmaktır.

İmanın şükrü: Doğru iman bilgilerini Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak, hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir.

Aklın şükrü: Aklı dinin emrettiği şekilde kullanmaktır.

İlmin şükrü: Bildiğiyle amel etmek ve emr-i maruf yapmaktır.

Sağlığın şükrü: Oruç tutmak, bedeni günah olan yerlerde hırpalamamak, dinin emrettiği yerlerde kullanmaktır.

Malın şükrü: Zekât, sadaka vermek, hayır hasenat yapmaktır.

Evin şükrü: Evde günah olan işler yapmamak ve misafir ağırlamaktır.

Arabanın şükrü: Faydalı hizmetlerde kullanmaktır.

Mesleğin şükrü: Mesleği dine uygun şekilde kullanmaktır.

Eşin şükrü: Haklarına riayet etmek ve onu üzmemeye çalışmaktır.

Evladın şükrü: Güzel bir isim koymak, akikasını kesmek ve İslam terbiyesi üzere yetiştirmektir.

Bizler, yukarıda bir kısmını saydığımız bütün bu nimetlerin, Allahü teâlânın lutfu ve ihsânı olduklarını düşünerek İslâm’ın beş şartını kusûrsuz yerine getirmeye çalışıyoruz. Bunun için, şu üç husûsa riâyet ediyoruz:

1- Ehl-i Sünnet itikâdına göre itikâdımızı düzeltiyoruz,

2- İslâmiyeti, Ehl-i Sünnet âlimlerinin İlmihâl kitaplarından öğrenip, bunlara uymaya çalışıyoruz,

3- Tasavvuf büyüklerinin yolunda, kalbi ve nefsi temizlemeye gayret ediyoruz.

 

EHL-İ SÜNNET İ’TİKÂDI

“Ehl-i Sünnet” terimi, daha ziyâde izâfet (tâmlama) hâlinde, ya’nî “Ehl-i Sünnet İ’tikâdı veya Akîdesi”, “Ehl-i Sünnet Mezhebi”, “Ehl-i Sünnet Yolu”, “Ehl-i Sünnet Fırkası”, “Ehl-i Sünnet ve Cemâat fırkası”, “Ehlü’s-Sünneti ve’l-Cemâa”, “Ehl-i Sünnet Âlimleri”…..şeklinde kullanılır.

Kitaplarda “Ehl-i Sünnet” için “Ehl-i Hak (Doğru yolda olanlar)” ta’bîri de kullanılmaktadır.

“Ehl-i Sünnet İ’tikâdı” hakkında şöyle bir tarîf yapılmaktadır: “Peygamber Efendimizin ve Eshâb-ı kirâmının (arkadaşlarının) ve onların yolunda bulunan İslâm âlimlerinin bildirdikleri doğru i’tikâd, inanıştır.”

En büyük âlim ve velîlerden olan İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî Serhendî (kuddise sirruh) buyurmuştur ki:

“Âkıl (akıllı) ve bâliğ olan (ergenlik yaşına / çağına ulaşan) her erkek ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini / îmân bilgilerini / inanılacak şeyleri öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Kıyâmette ya’nî öldükten sonra Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır.” [Mektûbât-ı Rabbâniyye]

“Ehl-i Sünnet i’tikâdı sana önce lâzım olan,

 Yetmiş üç fırka var amma, Cehennemlik geri kalan,

 Müslümânlar hep sünnîdir, cümlenin reîsi Nu’mân,

 Cennet ile müjdelendi, îmânda bunlara uyan.” [İmâm-ı Rabbânî]

“Ehl-i Sünnet i’tikâdında olmayan hiçbir kimse, evliyâ olamamıştır.” [İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye]

  “Kalbe gelen bütün mânevî ahvâli / hâlleri, keşifleri (buluşları)  bize verseler, fakat kalbimizi Ehl-i Sünnet i’tikâdı ile süslemeseler, kendimi mahvolmuş ve hâlimi harâb bilirim. Bütün harâblıkları, felâketleri üzerime yığsalar, lâkin kalbimi Ehl-i Sünnet i’tikâdı ile şereflendirseler, hiç üzülmem.” [Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr]

 “Müslümânların birinci vazîfeleri, i’tikâdı düzeltip, Ehl-i Sünnet vel-cemâat âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır.

İkinci olarak, fıkıh (İslâmiyet’in emir ve yasaklarla ilgili) bilgilerini öğrenip, her şeyi bu bilgiye göre yapmaktır.” [Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, İ’tikâdnâme/el-Îmân ve’l-İslâm]

Kıymetli Osmânlı âlimlerinden Taşköprüzâde’nin de ifâde ettiği gibi:

“Ehl-i Sünnetin akâidde iki kolu vardır: 1) Mâtürîdiyye mezhebi: Bunun imâmı Ebû Mansûr Mâtürîdî’dir (rahimehüllah).  2. Eş’ariyye mezhebi: Bunun  da imâmı Ebü’l-Hasen Eş’arî’dir (rahimehüllah). İkisinin de bildirdiği îmân esasları aslında aynıdır. Yalnız aralarında, teferruâtla ilgili, îzâh, ifâde ve üslûb tarzından doğan cüz’î bazı farklılıklar vardır.”

“Allahü teâlânın bildirdiği her dîn iki kısımdır. Biri, kalb ile inanılması lâzım olan bilgiler, diğeri beden ile veya kalb ile yapılacak ibâdet bilgileridir. Bunlardan i’tikâd esâsları her dînde aynıdır, dînin aslı ve temelidir; dîn ağacının gövdesidir. Amel ise, ağacın dalları ve yaprakları gibidir.

Her müslümânın önce i’tikâdını düzeltmesi, Ehl-i Sünnet vel-cemâat âlimlerinin bildirdikleri gibi inanması lâzımdır. Cehennem’in ebedî azâbından kurtulanlar, ancak bu i’tikâd üzere olanlardır.” [İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye]

Demek ki, “Ehl-i Sünnet İ’tikâdı”: “Peygamber Efendimizin ve Eshâb-ı kirâmının (arkadaşlarının) ve onların yolunda bulunan İslâm âlimlerinin bildirdikleri doğru i’tikâd, inanıştır.”

 

 

 

KUR’ÂN-I KERÎMİ DOĞRU ANLAMAK

Hukûk Sistemlerinde, “Anayasa”ları açıklayan Kânûnlar, Tüzükler, Yönetmelikler, Ta’mîmler, Teblîğler ve Ta’lîmât vardır.

Anayasadan sonra yazılanları bir tarafa atıp “ben, sâdece Anayasaya bakarım” denilemiyeceği gibi, “ben, sâdece Kur’ân-ı kerîme bakarım, diğer dînî delîllere sırt çeviririm” de denilemez.

Tefsîr usûlünden bahseden bütün kitaplarda belirtildiği üzere [aslında hadîs ve fıkha dâir bütün metodoloji kitaplarında da böyledir], bir âyet-i kerîmenin doğru olarak anlaşılabilmesi için, onu açıklayan başka bir âyet var mı, yok mu? Önce buna bakılması lâzım.

İkinci merhalede, âyetin tefsiri için sünnete başvurmak lâzımdır. Sünnet Allah’ın kitâbının beyânıdır. Sünnet, Kur’ân’ı şerh ve îzâh eder. Zîrâ Allahü teâlâ, Resûlüne “beyân” vazîfesi vermiştir:

“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.” [Nahil, 44]

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de, Resûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vereceği hükümlerin, Allah tarafından kendisine bildirildiği de ifâde ediliyor.

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde, insanlar arasında hükmedesin diye, sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma.” [Nisa, 105]

Âyetin açıklaması, diğer âyetlerde ve hadîslerde bulunamazsa, o takdîrde, Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlüne şâhid olan Sahâbe-i güzînin îzâh ve tefsîrine başvurulur. Ma’lûm olduğu üzere, onlar ilim, amel ve anlayış bakımından bu ümmetin en önde gelenleridirler.

Konunun açıklaması, Sahâbe-i kirâmın sözlerinde de bulunamazsa, o zaman Mücâhid İbn Cebr, Saîd İbn Cübeyr, İkrime, Atâ İbn Ebî Rebâh, el-Hasanü’l-Basrî, Mesrûk İbnü’l-Ecda, Saîd İbnü’l-Müseyyeb gibi tâbiînin büyüklerinin söylediklerine mürâcaat edilir.

Biz, bu ümmetin en büyük âlimlerinden olan İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi aleyh)’in “Hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı kerîmin tefsîri, İslâm âlimlerinin sözleri de hadîs-i şerîflerin açıklamalarıdır” sözüne cândan bağlıyız.

Mukaddes kitâbımızı ve şerefli Peygamberimizi doğru bir şekilde anlamak için, sık sık muteber tefsîrlere ve muteber hadîs-i şerîf şerhlerine mürâcaat ediyoruz.

[Benim şahsî Kütüphânemde 60 çeşit tefsîr var. Bunların bir kısmını şöyle sayabiliriz……..]

 

ÂHIRETTE, İMÂMLARI İLE ÇAĞIRILMAK

Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı kerîmde “İsrâ” Sûre-i celîlesinin 71. âyet-i kerîmesinde meâlen: “O gün (Kıyâmette), her fırkayı, İmâmları ile çağırırız” buyurulmuştur. Şimdi burada, bu mühim âyet-i celîle hakkında mu’teber bazı tefsîrlerden bazı nakıller yapmak istiyoruz:

Şîrâz civârında “Beydâ” şehrinde doğup, 685 [m. 1286] senesinde Tebrîz’de vefât eden, Tefsîr ilminin büyük üstâdı olan ve “Müfessirlerin şâhı” diye anılan, müfessirliğinin yanında, aynı zamanda, Şâfiî mezhebinde fıkıh âlimi olup Şîrâz’da kâdîlık yapan, [“Fıkıh”, “Kelâm” ve “Ahlâk=Tasavvuf” ilminde de kitâbları var] Kâdî Abdullah bin Ömer Beydâvî’nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) tefsîri olan “Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl” isimli 2 cildlik kıymetli tefsîrde, [“Envâru’t-tenzîl” isimli tefsîr kitâbının çok kıymetli olduğunu âlimler ifâde etmişlerdir. İlminden, takvâsından bir parçası Taşköprüzâde’nin “Mevdûâtü’l-ulûm”unda yazılıdır. Onları okuyup anlayan, onun tefsîrine dil uzatamaz.]  bu âyetin açıklaması olarak şöyle buyurulmuştur:

“Her ümmeti, Peygamberleri ve dînde uydukları İmâmları ile çağırırız.”

“Rûhu’l-beyân” ve “Tefsîr-i Hüseynî” isimli tefsîrlerde ise, yukarıdaki âyet-i kerîmenin açıklamasında: “Herkes, kendi mezhebinin İmâmı ile çağırılır. Meselâ “Yâ Hanefî” veya “Yâ Şâfiî” denilir” ifâdesine yer verilmiştir. İslâm âlimleri, bu açıklamaların, dört hak mezhepten birine uymanın vâcib olduğunu gösterdiğini söylemişlerdir.

10 cildlik “Rûhu’l-beyân” tefsîri, Aydos’da tevellüd edip  Bursa’da vefât eden, Sôfiyye-i aliyyeden, Celvetî meşâyihından, Üsküdar-Atpazarı’nda Osmân Efendi’den hilâfet alan ve çok kitâb yazan İsmâîl Hakkî Bursevî’nin (rahmetullahi aleyh) [1063-1137/1652-1725]  eseri  olup Beyrût ve İstanbul’da 1389 yılında bastırılmıştır. [“Kırk Hadîs Şerhi”,Kenz-i mahfî” isimli meşhûr eserleri de vardır.]

Fârisî “Mevâhib-i aliyye” adlı tefsîre gelince: Bu kitap meşhûr olup Hirât’ta vâızlik yapan ve 910 [m. 1505] yılında yine orada vefât eden, çok kitâb yazan Hüseyin bin Alî Vâız-ı Kâşifî’nin (rahmetullahi aleyh) eseridir. Bu zâtın “Ahlâk-ı Muhsinî” isimli kitâbı, İngilizceye tercüme edilmiştir.

“Mevâhib-i aliyye” isimli tefsîr, [1246]’da İsmâîl Ferrûh Kırîmî tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, bu Osmanlıca tercümeye “Mevâkib” ismi verilmiştir. Muhammed Bitlisî de [vefâtı 982], bu Farsça tefsîrin başka bir tercümesini yapmıştır.

Demek ki, “Her ümmet, Peygamberleri ve dînde uydukları İmâmlarının isimleriyle çağırılırlar. Meselâ, yâ ümmet-i Mûsâ, yâ ümmet-i Îsâ, yâ Hanefî yâhût yâ Şâfiî denilir.” [Kâdî Beydâvî, Rûhu’l-beyân, Tefsîr-i Hüseynî]

Kötü milletler de, zâlim krallarıyla çağırılırlar. Meselâ Fir’avun ve taraftarları, Nemrut’un adamları gibi isimlerle çağırılırlar. Kötüler kötü, iyiler de iyi liderleriyle çağırılırlar. [Meâlimü’t-tenzîl tefsîri]

 

BİR MÜCTEHİDE TÂBİ OLMAK

Kur’ân-ı kerîmde bir âyet-i celîle var: “Bilmiyorsanız, ehl-i zikre, yanî âlimlere, fakîhlere sorunuz” buyuruluyor.

Bin küsûr yıldan beri herkes bir mezhebe bağlı iken, maalesef şimdi bazı câhiller, herkesi başı boş, mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar.

Eshâb-ı kirâm (aleyhimü’r-rıdvân) gibi bu ümmetin en büyükleri olan zâtlar, “Biz, Resûlullaha değil, yalnız Allah’a tâbiyiz” demediler ve demeleri de mümkün değildir.

Sıradan bir müslümân da, “Müctehide tâbi olmam, ben yalnız Resûlullaha tâbi olurum” diyemez.

Müctehid, Allahü teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerini bildiriyor. Müctehide uymak, Allah ve Resûlüne uymak demektir. Bugün ise, bazı kimseler, müctehide değil, Resûlullaha bile tâbi olmayı uygun görmüyorlar; “yalnız Kur’âna tâbiyiz” diyorlar.

Müctehid âlimler birer öğretmen gibidirler; mutlak müctehidler ise, Okul müdürleri gibidirler. İnsanlar da öğrenci gibidirler. Öğretmene, bu hangi okulun müdürü denmeyeceği gibi, öğrenciye de hangi okulun öğretmeni denmez. Öğrenciler öğretmene tâbi olduğu gibi, insanlar da müctehide tâbi olurlar.

Durumu bir misâlle anlatmaya çalışalım:

Nasıl ki bir öğretmen müdüre, müdür de Milli Eğitim Bakanına, Milli Eğitim Bakanı da Başbakana bağlı ise; insanlar bir müctehide, müctehidler mutlak müctehide, mutlak müctehidler de Resûlullah Efendimize bağlıdırlar. Eski asırlarda, bağsız, bağımsız ya’nî mezhepsiz kimse yok idi.

Öğretmenler nasıl müdüre bağlı ise, tamâmı müctehid olan Eshâb-ı kirâm da, Resûlullah Efendimize bağlı idiler. Tâbiîn zamanında ise müctehidler ve halk var idi. Halk müctehidlere tâbi oluyordu. Halkın mezhebi, tâbi olduğu müctehidin mezhebi idi; o dönemde mezhepsiz kimse yok idi.

Dînî delîllerden anlamayanlara iki aklî örnek verelim:

Bütün subayların bir sınıfı olur. Topçu yüzbaşı, piyade albay gibi. Ama general olunca artık sınıf kalmaz. Topçu general olmaz. Artık o bütün sınıfların generalidir. Generaller de, sınıfsız ama, onlar da ya havacı, ya karacı veya denizcidir. Bunlardan birinde olmayan general olmaz. Bunlar da, ordu komutanlıklarına, ordu komutanları da hava, deniz veya kara kuvvetlerine bağlıdırlar. Kuvvet komutanları ise genel kurmaya bağlıdırlar.

Dikkat edilirse, gerek eğitim sisteminde ve gerekse orduda, bağımsız bir kurum yoktur. Herkesin bağlı olduğu, sorumlu olduğu bir yer vardır.

İşte insanlar da, birer er gibidirler. Bağlı oldukları bölükler, taburlar alaylar vardır. “Ben, genel kurmay başkanına bağlıyım, bölük komutanını falan takmam” diyemez. Müctehidler generaller gibidirler. Mutlak müctehidler ise, kuvvet komutanları gibidirler. Resûlullah Efendimiz de genel kurmay başkanı gibidir. “Genel kurmay başkanı, hangi bölüğün eri veya hangi kuvvet komutanlığına bağlı?” denilemeyeceği gibi, “Eshâb-ı kirâmın veya Resûlullahın mezhebi ne idi?” denemez.

Bu durum iyice anlaşılınca, herkes haddini bilir; er olan erim der, subayla, generalle benim aramda ne fark var demez. Bir müslümân da müctehidle boy ölçüşmez. Hattâ Peygambere bile uymayıp “ben, Kur’âna göre hareket ederim” demesi de ne kadar yanlış ve abes bir söz olur?

– Seyyid Allâme Ahmed et-Tahtâvî’nin sözü

– İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin sözü

– Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin makâlesi

– Prof. Dr. Muhammed Saîd Ramazân el-Bûtî’nin kitâbı

 

İslâm ni’metlerinin elden çıkmasına sebeb olanlar iki kısımdır:

Birincileri, küfürlerini, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silâhlı kuvvetleri ile, bütün propaganda vâsıtaları ve siyâsî oyunları ile, İslâmiyyeti yıkmağa uğraşıyorlar. Müslümânlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmağa çalışıyorlar.

İkinci kısım kâfirler, kendilerine müslümân ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, müslümânlığı, kendi akılları ile, keyiflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeğe uğraşıyor, müslümânlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hîle ve yalanları ile, sözlerini isbât etmeğe, yaldızlı, yaltakcı yazılar ile, müslümânları aldatmağa çalışıyorlar. Müslümânların çoğu bu düşmanları, bazı sözlerinden ve İslâmiyyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idâre edildikleri için, birçok sözleri revâc bulup, müslümânlar arasında yerleşiyor. Müslümânlık dîni, yavaş yavaş bozularak, bu zındıkların istedikleri, plânladıkları şekle dönüyor.

İslâmiyyeti yıkmağa çalışan diğer bir kuvvet de, din bilgisi vermek için, din düşmanlarını (gûyâ) susturmak için yazılan mecmûalar ve kitâblardır. Îmândan ve İslâmdan haberi olmıyan, tasavvufun hakîkatine, rûhuna, inceliklerine ermemiş olan zındıklar, dünyâ işlerinde söz sâhibi olunca, kendilerini din âlimi görüyor, bozuk düşüncelerini yaymak için veya yalnız para kazanmak için, din kitâbları yazıyorlar. Bu kitâblarında, din büyüklerinin sözlerini anlamadıkları, birçok bilgileri yanlış ve ters yazdıkları, acı acı görülüyor. Zındıkları İslâm âlimi olarak tanıtıyorlar. Bunların câhil kafaları ile, sapık düşünceleri ile yazdıkları yıkıcı ve bölücü kitâblarını terceme ederek, din bilgisi diye gençliğin önüne sürüyorlar. Bunların zararlarını, bozuk olduklarını ortaya koyan, yüzkaralarını meydâna çıkaran, böylece kazançlarına, milleti sömürmelerine mâni’ olan kitâblarımın basılmasına, yayılmasına mâni’ olmak için bu fakîre câhilce, ahmakca iftirâ ediyorlar.

CÂSUSLUK

Alm. Spionage (f), kundschafterdienst. (m), Fr. Espionnage (m), İng. Espionage.

Milletlerarası münâsebetlerde bir devlet hesâbına başka bir devletin siyâsî, askerî, ekonomik, teknik ve başka sâhalarda gizli bilgilerin toplanması ve diğer devlete aktarılması.

Hemen her devlet, devâmı için, kendine yabancı ve tehlikeli olan veya olabilecek devletlerin kendisi hakkında ne düşündüklerini bilmek zorundadır. Eskiden kişilere bağlı olarak faaliyet gösteren câsusluk teşkilâtları, fennin ilerlemesiyle bugün, gizli dinleme ve fotoğraf araçları, çok yüksekten uçan câsus uçakları veya gemilerdeki elektronik cihâzlar, fezâda câsus uyduları vâsıtasıyla çok etkili roller oynamaktadırlar.

Günümüzde devletler birbirini sıcak harpten ziyâde soğuk harplerle tahrib etmektedirler. Bu, milletlerin benliklerini meydana getiren an’anevî özellikleri yok etmek yönünde geliştirilmiş bir câsusluk çeşididir ki, bu marifetler çok iyi yetişmiş usta câsuslar vâsıtasıyla yerine getirilir. Her devlet câsuslukla alâkalı hükümleri kendi iç hukuklarına ve cezâ kânunlarına koymuşlardır. Bu hükümlerin tatbikinde fertlerin yabancı veya kendi uyruğunda olması, durumu değiştirmez. Ancak diplomatik misyonu olan yabancıların bu tür eylemlerle yakalanmaları hâlinde, durum umumiyetle sınırdışı edilmeleriyle netîcelenir ve o diplomat “istenmeyen kişi” ilân edilir. Özellikle 1990’a kadar komünist ülke diplomatlarının batı ülkelerindeki bu tür eylemlere giriştikleri sık sık yakalanıp sınırdışı edildikleri çok olmuştur.

Birinci Cihan Harbinden evvel dünyânın en sağlıklı haber alma teşkilâtı İkinci Abdülhamîd Hanın kurup geliştirdiği “Yıldız” (Teşkilât-ı Mahsûsa) teşkilâtıydı.

Günümüzde ise ABD’nin CIA, önceleri Sovyet Rusya’nın, şimdi Rusya Federasyonunun KGB, İsrail’in MOSSAD teşkilâtları bu konuda en faal rolü oynamaktadır. Esas îtibâriyle câsusluk olayları, İkinci Dünyâ Harbinden sonra çok daha artmış ve tekniğin ilerlemesiyle de teknik bir mâhiyet kazanmıştır. Dolayısıyla teknikte ileri ülkeler câsusluk eylemlerinde daha başarılı olmaktadırlar.

Kamuoyuna mâl olmuş bâriz câsusluk olaylarına misâl olarak; atom bombasına âit sırların bâzı ilim adamları tarafından Sovyet Rusya’ya verilmesi, İngiltere Savunma Bakanının Ruslarla ilişkisi olan bir kiralık kadın şebekesiyle münâsebet kurup açığa çıkan Profuma Skandalı, Londra’daki Sovyet Büyükelçiliğindeki yüzden fazla diplomatın câsusluk yaptıkları gerekçesiyle, 1971 yılında topluca sınırdışı edilmeleri ve iki Almanya birleşmeden önce Batı Almanya Başbakanı Brandt’ın Başmüşâvirinin, Doğu Alman câsusu olmasının anlaşılmasıyla Başbakanın istifâsı ve hükümetin düşmesi gösterilebilir.

 

CIA (Central Intelligence Agency)

ABD’nin merkezî haber alma ve haber verme teşkilâtı. İngilizce Central Intelligence Agency’in baş harfleri alınarak kısaca (CIA) denir. İkinci Dünyâ harbinden sonra kurulmuştur (1947).

ABD’de istihbârât ve karşı istihbârât faaliyetleri, Federal Soruşturma Bürosu, ordu ve donanma tarafından yürütülüyordu. Bunda bilgi tekrârı, faaliyetlerin dağınıklığı, rekâbet gibi mahzurlar düşünülerek, 1942’de, başkan Rooswelt tarafından (OSS) kuruldu. (OSS) İkinci Dünyâ Harbi sırasında düşman topraklarında karşı propaganda ve yanlış yönlendirme işlerini yürüttü. Düşman gerisinde sabotajlar ve tahrib eylemleri yaparak ABD birliklerine olan direnişleri kırmaya çalıştı.

1945’te dağıtılan OSS’nin yerine, başkan Truman tarafından 1946’da istihbârât işlerini birlik berâberlik içinde yürütmek için, Merkezî Haber Alma Grubuyla, Millî Haber Alma İdâresi kuruldu.

1947’de Kongre, Millî Güvenlik Konseyi ile (NCS) bu konseyin yönetimi altında çalışmak üzere (CIA) kuruldu. CIA, NSC’ye millî güvenliği ilgilendiren konularda bilgi toplayıp verecek, elde edilen bilgileri değerlendirdikten sonra, hükûmetle ilgili yerlere ulaştırılmasını sağlayacaktı. CIA; NSC’nin vereceği emirler doğrultusunda, güvenlikle ilgili istihbârât işlerini yerine getiriyordu.

Değişik kesimlerden seçilen CIA yöneticileri arasında, ABD’ye başkanlık yapan George Bush da bulunmaktaydı.

CIA dört müdürlük hâlinde çalışmaktadır.

  1. Haberalma Müdürlüğü: Her türlü haber alma aracı ile bilgi toplama, câsusluk faaliyetlerini yürütür. Gizli olarak yapılan istihbârâtı değerlendirir. Havadan çekilen (uydu, tayyâre vs.) resimleri, radyo, telefon, televizyon, telgraf, telsiz gibi ulaştırma araçları ile toplanan bilgileri değerlendirir. Bu değerlendirmeler, raporlar hâlinde, ilgili makamlara gönderilir.
  2. Harekât Müdürlüğü: Gizli operasyonları yürütür.
  3. Bilim ve Teknoloji Müdürlüğü: Teşkilât elemanlarını, son teknolojik gelişmelerde eğitmek, kullanmasını öğretmek. Kullanılan araçları geliştirmek, Yapılan operasyonlara bilimsel ve teknik destek sağlamak, bu kısmın vazifesidir.
  4. Yönetim Müdürlüğü: Teşkilât personelinin, toplanan bilgilerin, tesislerin güvenliğini sağlar.

CIA’nın şimdiye kadar başka devletlerde bir çok operasyon yaptığı meydana çıkarıldı. Bütün bu işleri yapabilmeki çin, CIA’ya geniş bir maddî imkân tahsis edilmektedir. Kadrolarında devamlı memur şeklinde on altı bin kişi (tahmînî) çalışmaktadır. Ayrıca gayri resmî yüz binlerce kişiyi menfaat temin ederek kullanmaktadır.

CIA’nın faaliyetleri çeşitli dedikodulara sebeb olduğundan son yıllarda Kongrede durumu incelenmiş ve Pike Raporu hazırlanıp açıklamalar yapılmıştır.

Bâzı devlet başkanlarını, devlet ileri gelenlerini sûikast düzenleyerek öldürtmek, ülkeler içinde bâzı etnik grupları teşvik ve tahrik ederek karışıklıklar çıkarmak, hükûmetleri devirmek gibi işleri CIA’nın yaptığı ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan bâzılarının da ABD başkanlarının emriyle gerçekleştirildiği tesbit edilmiştir.

CIA, ABD siyâsetinde olduğu gibi, bütün dünyâ ve özellikle Orta Doğuda daha büyük faaliyet gösterir.

 

BATILILAŞMA

……………………………………………………………………..

Osmanlı Türkleri 15, 16 ve 17. asırlarda siyasi sahada olduğu gibi medeniyet seviyesi, ictimai, yani, sosyal nizamı ve ahlaki üstünlüğü ile dünyada en ileri seviyede bulunuyordu.

Onlar mensubu oldukları İslam dinine ve onun güzel ahlakına, iyilik, çalışkanlık, adalet gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe çağının zirvesine çıkmış ve diğer milletlere üstün ve örnek olmuştur. Dünyanın en mühim ticaret yolları önemli ülkeler, şehirler ve denizler Osmanlı hakimiyeti altındaydı. İki saatlik bir savaş sonunda bir devleti bütünüyle idareleri altına alabilecek bir güce sahipti. Karşılarında rakib olabilecek bir kuvvet yoktu……………………………………………………………………………………….

Osmanlı padişahları, ülkelerinin kaybettiği üstünlüğü tekrar kazanmak gayesiyle Batının ilim ve tekniğini, Türkiye’ye aktarmak için, her türlü imkanı seferber etti.

Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminde (1703-1730) Avrupa devletleri ile siyasi münasebetler kuruldu. Bu sırada Paris’e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi, burada birçok müesseseleri gezdi ve raporlar sundu. Oğlu Said Mehmed Efendi ise ilk Türk matbaasının açılması için izin istedi.

Şeyhülislam Abdullah Efendi, matbaanın çok hayırlı bir hizmet olacağına ve açılması gerektiğine dair fetva verdi ve matbaa kuruldu. Rochfart isminde bir Fransız subayına Osmanlı ordusunun ıslahı için rapor hazırlatıldı.

Sultan Birinci Mahmud (1730-1754), Sultan Üçüncü Mustafa (1757-1774) ve Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) devirlerinde de bu faaliyetler devam etti. İbrahim Müteferrika, Tatarcık Abdullah Efendi, Koca Sekbanbaşı ve Vak’anüvis Asım Efendi gibi ilim ve devlet adamları, padişahlara takdim ettikleri eserlerinde, Avrupa devletlerinin askeri teşkilatı, nizam ve talimleri hakkında bilgiler verdiler. Bu raporlar ışığında Osmanlı Devletinde bilhassa askeri alanda pekçok düzenlemeler yapıldı……………..

Batılılar, Osmanlı Devletinin ilmi ve teknik alandaki ilerlemelerine mani olabilmek ve onları içte ve dışta zayıflatmak için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesine gönderdikleri sefirler, tüccarlar, bilginler ve ajanlar vasıtasıyla azınlıkları tahrik ediyor, bölücülük yapıyor ve nüfuz edebildikleri devlet adamlarını kullanarak ihtilaller bile çıkarabiliyorlardı.

1839’da İkinci Mahmud Hanın vefatı, Osmanlı Devleti’nin Mısır valisi Mehmed Ali Paşa isyanı karşısında düştüğü durum ve nihayet tahta 16 yaşında genç ve tecrübesiz Abdülmecid Hanın çıkması, İngilizlere bekledikleri fırsatı verdi.

Mısır meselesinde destek olmaları vadiyle genç padişaha, Mustafa Reşid Paşayı sadrazamlık makamına tayin ettirdiler. Reşid Paşa da daha önce Lord Rading‘le beraber hazırlamış olduğu reform ve ıslahatları Tanzimat Fermanı adı altında yayınlatarak yürürlüğe koydu. Bu ferman sayesinde büyük vilayetlerde mason locaları açıldı. Casusluk ve hıyanet ocakları açılıp çalışmaya başladı. Osmanlıyı geri bırakan sebepler olarak İslamiyet gösterilmeye çalışıldı. Gençlere ecdat düşmanlığı aşılandı ve milli birlik parçalandı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, hesap, hendese, astronomi dersleri, “din adamlarına lazım değildir” denilerek kaldırıldı.

Batının günlük kültürü Osmanlı toplumunu sarsmaya başladı. Giyim ve ev eşyalarından, evlerin stili ve insanlar arası ilişkilere kadar Avrupa örf ve adetleri yayıldı. Nihayet konu batılı kanunların alınması meselesine kadar geldi. Reşid Paşa ekolünden yetişen Ali, Fuad, Kabuli ve Midhat paşalar mahkemelerde Fransa medeni kanunlarının uygulanmasını istediler. İstanbul’daki Fransız elçisi Marqui de Mousteir, Fransız medeni hukuku hakkında malumat vererek onların fikirlerini destekledi. Halbuki bu kanunlar, batı insanının aile, toplum, iktisat ve siyaset anlayışını temsil ettiklerinden Osmanlı cemiyetinin yapısına ters düşüyordu. Nitekim meşhur hukukçu ve tarihçi zamanın Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Ahmed Cevdet Paşa ve taraftarları bu görüşün karşısında yer aldılar. Ahmed Paşaya göre; “Bir milletin temel kanunlarını değiştirmek o milleti ölüme mahkum etmek.” demekti.

İşte Üçüncü Ahmed Handan itibaren “Avrupalıların ilim ve tekniğini tatbik etmek” şeklinde kabul edilen batılılaşma, Tanzimat devri aydınlarınca “batının sadece kültür örf ve adetlerini almak ve batılı gibi yaşamak” şeklinde benimsendi ve yozlaştırıldı. Konu aslından saptırıldı. Bu şekilde düşünmek aydın olmanın icabı sayıldı. Batılılaşmayı gerçek manasında anlayanlara gerici, yobaz denildi. Devlet kademeleri tamamıyla Mustafa Reşid Paşa zihniyetinde yetişenlerin eline geçti. Avrupa’da tahsil yapmış denilerek işbaşına getirilenlerin kısa bir süre sonra, ilim ve teknikten habersiz, tek sermayelerinin İslam düşmanlığı ve kuru bir Avrupa hayranlığı olduğu görüldü. Batının ilim ve tekniğini alma gayesiyle Avrupa’ya giden bu gençlerden herbiri dönüşte ateşli bir hatip veya yazar kesiliyor ve Osmanlı Devletini meşruti bir rejime oturtmak için gayret sarf ediyorlardı. Onlara göre padişahın yetkileri azaltılmalı ve asıl iktidar gücü meclise devredilmeliydi…………………..

Türk milletinin gözü önünde tamamen mecrasından saptırılmış batılılaşma adı altında böylesine acıklı bir manzara mevcutken yüz yıla yakın bir süredir hala bu mevzu üzerinde tartışmalar sürmekte, ilim, fen ve teknik sahalarında bu mesafenin kat edildiği görülmemektedir. Meşhur Alman filozofu Ranke: “Eğer millet layık olduğu mevkiye yükselememiş ise bilin ki hayatına bir kasıt vardır.” demektedir.

Gerçekte de tarihte parlak medeniyetler tesis etmiş Türk milletinin en önemli bir vasfı da ilim ve fende gerçekleştirilmek istenen hamlelere karşı hiçbir zaman karşı çıkmamış olmasıdır. Onun mukavemeti ve itirazı ancak örf ve adetlerine lüzumsuz yere müdahale edildiği zaman olmuştur. Bu ise kültür bütünlüğü ve istiklali bakımından çok sıhhatli bir tepkidir. Türk toplumu hakkında bu hususta en iyi hükmü Fransız akademisi üyesi Claude Farrere vermektedir. O; “Yeni Türkiye’yi saran en bulaşıcı, en kötü mikrop, şüphesiz siyaset mikrobu. Günümüzün Türkleri, kitaplarda okudukları kimselere benzemek istiyorlar. Bu bakımdan şuurlu veya şuursuz olarak, komşularında gerçekten yeni olan her şeyi kopya etmişler, bilhassa ilerici olduklarını iddia eden komşularından. Rusya da bunlardan biri.

Fransa da… Eski Türkiye’yi medeniyete götüren tek vasıta İslamdı. Gerçek imanları vardı. Kadınları da kendileri gibi mümindi. Toprağına çok çeşitli ve derin köklerle bağlı bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir şey olduğunu iddia edemeyeceğim. Menşelerine (asıllarına) çok yakın olan bir halkın, iç dünyasının temelini teşkil eden dinini kökünden sökmeye kalkışmanın çok ciddi ve tehlikeli bir şey olduğuna eminim” diyerek hakikati bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir.

Netice olarak, 1839’dan itibaren batılılaşma “yabancıların kültürleriyle yoğrulma” gibi maksadından uzak bir manada ele alındığı içindir ki Türkiye, ilim ve teknikte istenilen seviyeye ulaşmak şöyle dursun sürekli geriledi. Nitekim bugün pekçok Afrika ülkesi bile ilmi araştırmalarda Türkiye’yi geçmiş bulunmaktadır. Japonya ve Kore gibi ülkeler, ileri seviyedeki devletlerin teknik gelişmelerini kendi kültürleri ile mecz ederek kullanmak suretiyle 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ilimde, sanatta, teknikte hatta ticaret ve ekonomide dünyanın süper güçleri arasına girdiler.

 

OSMANLI DEVLETİNDE KURULAN CEMİYETLER:

……………………………………………………………………………………………………………………….

Osmanlı Devletinin kuruluşundan beri çeşitli gâyelerle kurulan ve çeşitli adlarla faaliyet gösteren cemiyetler, daha çok 19 ve 20. yüzyılda toplum ve devlet hayatı üzerinde etkili oldular.

  1. yüzyılın ilk yarısından itibâren Osmanlı ülkesinde faaliyet göstermeye başlayan masonlar çeşitli yerlerde localar açarak faaliyetlerini yaygınlaştırdılar. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında ise sıkı tâkibâta uğradılar. Fakat bunlar daha çok yabancı tebealı kimseler olup, ticârî alanda pay kapma ve kapütülasyonları kendi menfâatlerine kullanma çalışmaları yaptılar.

Hürriyetçi ve Meşrûtiyetçi akımların savunucusu iddiâsıyla ortaya çıkan Tanzimât ricâlinin çoğu mason oldu. Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrûtiyetin ileri gelenleri, siyâsî eğilimlerini localarda geliştirdiler. Mason locaları çeşitli siyâsî cemiyetlerin fikrî ve hareket programlarına modellik ettiler.

İstanbul’daki ilk localar, İngilizlerle irtibatlı kuruldu. Fransız bağlantısında ise, ikisi Abdülmecîd Han zamânında, ikisi de Abdülazîz Han zamânında olmak üzere 1908’e kadar dört loca kuruldu. Dördü de Pâris’teki Grand Orient (Maşrık-ı Âzam / Yüce Doğu) merkez locasına bağlıydılar.

Bu devirden sonra, üyeleri arasına Türk ve Müslüman kimseleri de alan localar, bu üyeleri vâsıtasıyla Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirmek için çeşitli plânlar uyguladılar.

İstanbul’dan başka Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerinde de localar açıldı. Rumeli’de açılan locaların büyük bir bölümü Selânik’te bulunuyordu.

Bu localardan, İtalyan bağlantılı Makedonya-Risorta ve Fransız bağlantısındaki Veritas locaları, Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin beşiği oldular.

İkinci Meşrûtiyetin îlânı, masonluk hareketine yeni bir hız getirdi. Locaların sayısı arttı. 1909 yılında Maşrık-i Âzam-ı Osmânî locası kuruldu. Bu locaya, eski masonlardan Talat Bey (Paşa), Mehmed Ali (Baba) Bey, Süleymân Fâik Paşa ve Câvit Bey üstâd-ı âzam (yüce üstat) seçildiler.

Umûmiyetle 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başında cemiyet adıyla kurulan cemiyetlerden bâzıları şu şekilde kısımlara ayrıldılar:

A- Osmanlıcılık gâyesiyle kurulan sosyal ve siyâsî cemiyetler:

1) Meşrûtiyet-i Osmâniye Kulübü: (1908). Kurulan muhtelif cemiyetlerdendir. 2) Nesl-i Cedîd Kulübü (1908). 3) Kürt Dernekleri.

B- Türk milliyetçiliğine bağlı olarak kurulan cemiyetler:

1908’den sonra yayılan ve siyâsî hayatta etkili olan Türkçü-Milliyetçi fikirler, faaliyetlerini çeşitli cemiyetler vâsıtasıyla sürdürdüler.

1) Türk Derneği (1908). 2) Türk Yurdu Cemiyeti (1911). 3) Teâvün-i İctimâî Cemiyeti (1911). 4) Türk Ocağı (1912). 5) İstihlâk-i Millî Cemiyeti (1912). 6) Millî Türk Cemiyeti (1914).

C- Paramiliter cemiyetler:

1) Müdâfâa-i Milliye Cemiyeti (1914). 2) Türk Gücü Cemiyeti (1913). 3) Osmanlı Güç Dernekleri (1914). 4) Genç Dernekleri (1916).

D- Kültürel cemiyetler:

Millî Tâlim ve Terbiye Cemiyeti (1916).

E- Matbûât cemiyetleri:

Meşrûtiyet döneminde çeşitli matbûât cemiyetleri de kuruldu:

1) Cemiyet-i Matbûât-i Osmâniye (1908). 2) Osmanlı Matbûât Cemiyeti (1917).

F- Esnaf cemiyetleri:

İttihat ve Terakkinin himâyesi altında, 1913 yılından îtibâren esnafın teşkilâtlanmasına yönelik bâzı cemiyetler de kuruldu. Bu cemiyetlerin kurucuları ve isimleri hakkında fazla bilgi mevcut değildir. Zirâat, Debbağ (Dericiler), Bahçıvanlar, Yapıcılar esnafı cemiyetleri bunlardan bâzılarıdır.

G- Osmanlı ülkesinde kurulan ayrılıkçı cemiyetler:

Osmanlı Devletini parçalamak gâyesiyle daha önce gizli olarak kurulmuş olan cemiyetlerin bir çoğu, Tanzimâtın îlânından sonra açığa çıktı. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak gâyesini dolaylı olarak açığa koyan Hıristiyan Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa vb.) ve çarlık Rusya’sı, Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altındaki gayri müslim ve Türk olmayan unsurları kışkırttılar. Ortaya çıkardıkları kavmiyetçi akımları desteklediler. Osmanlı Devletini yıkmak ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı devirmek için kurulan Jön Türkler de kavmiyetçilik akımını savunarak, bu hareketleri tahrik ettiler.

Balkanlarda yaşayan; Arnavut, Yunan, Bulgar, Sırp, Rumen ve diğer kavimler, bağımsız devletler kurmak maksadıyla Osmanlı Devletine karşı harekete geçtiler. Hıristiyan Avrupa devletleri ve Çarlık Rusyası’nın teşvik ve desteğiyle çeşitli ayrılıkçı cemiyetler kuruldu.

  1. Yunanlılar ve Rumlar tarafından kurulan cemiyetler:

İlk Yunan cemiyeti olan Etniki Eterya, 1814’te Ksantos tarafından kurulduysa da asıl idârecisi Çar’ın yâverlerinden Kondt Kapadistriya idi. Kilisenin, fikir adamlarının ve şâirlerin çalışmalarıyla kısa zamanda teşkîlâtlanan bu cemiyet, Helenizmin tek temsilcisi sayıldı. İlk zamanlar gizli çalışan cemiyet, sonradan resmen yardımlaşma kuruluşu hüviyetinde ortaya çıktı. Bu cemiyetin en büyük destekçisi, İstanbul’da Fener Patrikhânesi idi. Helenist ideoloji, Enosis terimleriyle sembolleştirildi.

Osmanlı ülkesindeki Akdeniz ve Karadeniz Rumlarını Yunanistan’a katarak Büyük Yunanistan’ı kurmak ve İstanbul (Konstantinopolis)u da içine alan megola idea (megali idea) denilen gâyesini tahakkuk ettirmek için tek yetkili organ Etniki Eterya Cemiyeti kabul edildi.

1876’da îlân edilen Birinci ve 1908’de ilân edilen İkinci Meşrûtiyetten sonra toplanan Osmanlı Meclis-i Mebûsânında yirmiye yakın Rum üye de Etniki Eteryanın fikir savunuculuğunu yaptı.

1909 yılında Yunan ordusunu temsilen kurulan askerî birlik, bir çok faaliyetlerde bulundu. İkinci Meşrûtiyetten sonra Yunanlılar ve Rumlar, başka cemiyetler de kurarak gâyelerine ulaşmaya çalıştılar. 1908’de Rum Meşrûtiyet Kulüpleri adlı cemiyetler kurdular. Bu arada bir ihtilâl cemiyeti hâline gelen Etniki Eterya, çeşitli şiddet ve terör hareketlerine girişti. Müslüman Türklere çeşitli zulüm ve işkenceler yaptı. 1909 yılında Edirne-Uzunköprü’de Adelfia adlı bir ihtilâl cemiyeti de kuruldu. Rum Uhuvvet-i İlimperverâne Agâyî, Rum Uhuvvet-i İlimperverâne İrinî, Rum Maârifperver cemiyetleri de bu dönemde kuruldu.

  1. Bulgar ve Makedonya cemiyetleri:

Bulgarlar ve Makedonyalılar da Osmanlı Devletine karşı çeşitli komite ve çeteler kurdular. Makedonya-Edirne İhtilâlci İç Cemiyeti (V.M.R.O.) bu komitelerin en önemlisidir. 1903 yılındaki İllinden İsyânını plânlayan ve mahallî şûbeleri ile geniş bir teşkilâta sâhib olan bu cemiyet, daha çok plânlayıcı mâhiyettedir. Bu komitenin yaptığı plânları uygulayan 10-15 kişilik çeteler; sûikast, bombalama, sabotajlar yaparak Müslüman-Türklere çok zulmettiler. Bu çetelerin önemlilerinden birisi Sandanski çetesidir.

Berlin Antlaşması ile Sırp, Karadağ ve Romenlerin bağımsızlığı tanınmıştı. Bulgar, Arnavut ve Makedonyalılar ise, Osmanlı ülkesi içindeki yerlerini koruduklarından, 1878’den sonra komitacılık ve çeteciliğe devâm ettiler. Makedonyalılar, 1893’de Selânik’te Bulgarca, Viteşna Makedonska-i Odrinska Revolütsionna Organizatsiya kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen, V.M.R.O. Cemiyetini kurdular. Gizli bir cemiyet olan bu teşkilât, bağımsız bir Makedonya kurmak için çalıştı. Bu cemiyet Makedonya’yı; Selanik, Manastır, Serez, Drama, Usturumca, Melnik ve Edirne olmak üzere sekiz ihtilâl sancağına, her sancağı da ikişer kazâyı ayırdı. Her sancak ve kazâda mahallî birer komite kurdu. Ayrıca her sancakta maddî durumu, kongreye delege seçimini, esirleri, Osmanlı memurlarını gözetlemek ve denetlemekle vazifeli üçer kişilik denetim kurulları vazifelendirildi. 1898’de başlayan çete savaşı, 1902 yılı boyunca 1903 Ağustosuna kadar, Selânik Olaylarına ek olarak da seksen altı çete savaşı yapıldı. Makedonya, terör hareketleriyle tamâmen sarsıldı. 2 Ağustos 1903 günü Kruçevo Cumhûriyeti îlân edildi. On iki gün süren ve İllinden Olayı olarak bilinen isyân hareketi, Osmanlı ordusu tarafından bastırıldı.

1878’de kurulan Bulgaristan Prensliği de çeşitli komiteler kurarak, Osmanlı Devleti hâkimiyetinden kurtulmaya çalıştı. Hemen her köyde bir çete teşkil edildi. Papazlar, subaylar, özellikle öğretmenler her yerde bir ihtilâlci odak kurmaya çalıştılar. Ya istiklâl ya ölüm sloganıyla ortaya çıkan Bulgar komite ve çeteleri, yerli halkı teşkilâtlandırdıkları gibi, Batı kamuoyunu da yanlarına aldılar. Sofya’daki merkeze sıkı ve disiplinli bir şekilde bağlı olan komite ve çeteler, kendilerine katılmayan ve Müslüman-Türk olan kimselere çok zulmettiler.

1908’den îtibâren Bulgar meşrûtiyet kulüpleri kuruldu. Aynı yıl kulüpler kongresi Selânik’te toplandı ve hepsi de federatif bir yapı içinde düzenlendi. Yaygın bir şekilde teşkilâtlanan bu kulüplerden, İstanbul’da da Derseâdet Bulgar Meşrûtiyet Kulübü kuruldu. Tamâmen bölücü ve ihtilâlci bir teşkilât olan Bulgar Meşrûtiyet Kulüpleri, aynı yıl içinde kurulan Bulgar Demokratik Kulüpleriyle birleşerek Federalist Bulgar Fırkasını meydana getirdiler. İkinci Meşrûtiyetin îlânından sonra açılan Osmanlı Mebûsân Meclisinde bulunan Bulgar asıllı veya diğer Balkan kavimlerinden olan mebûslar da bu cemiyetlerin çalışmalarını desteklediler. 1908-1913 yılları arasında çetecilik faaliyetleri çok yaygınlaştı ve kânunla bile önlenemedi.

Sultan İkinci Abdülhamîd Hana karşı çalışan Pâris Jön Türkleri (Ahmed Rızâ Bey grubu), Rumeli’de şûbeler açarak Bulgarların teşkilâtçılığını övüp desteklediler. Daha sonra İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden olan Niyâzi ve Enver beyler de Makedonyalılar gibi çete faaliyetine gireşerek Sultan Abdülhamîd Hana karşı çıktılar. Teşkilâtlarını, Balkan Bulgar çetelerini örnek alarak kurdular.

  1. Arnavutların kurduğu cemiyetler:

Osmanlı Devletinden en son kopan ve bağımsızlığına en geç ulaşan Arnavutluk’ta, 1908’den sonra isyân hareketleri başgösterdi. Arnavutlar, ikinci Jön Türk hareketine içten katkıda bulundukları gibi; kendi bünyelerinde de teşkilâtlandılar.

Geniş çaplı ilk isyân, 1910 yılı Nisanında başladı ve Malisörler tarafından bir yıl sonra yeniden alevlendirildi. İttihat ve Terakki iktidârınca gönderilen askerler ayaklanmayı şiddetle bastırma yoluna gitti. İttihatçılar tarafından yerli halka karşı zulüm ve işkence yapıldı. Bu uygulama, Arnavutluk meselesini daha da kızıştırdı. Pâdişâh Sultan Reşâd, bu hareketleri iyilikle bastırmak istediyse de netîce alınamadı. Osmanlı ordusu içindeki parçalanmalar ve İttihatçıların kötü uygulamaları ile ortaya çıkan iç karışıklıklar yüzünden Said Paşa kabînesi dağıldı. İttihat ve Terakki iktidârdan uzaklaştı. Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hükûmeti, Arnavutların isteklerini kabul ederek umûmî af îlân etti. Tam bu sırada Balkan Savaşı patlak verdi.

Arnavut cemiyetlerinin içinde en tanınmışı, 1908’de veya daha önce kurulduğu kabul edilen Başkim Cemiyetidir. Arnavutluk’taki isyânları tertipleyen ve teşvik eden bu cemiyetti. Cemiyetin yanında çeteler ve gizli ihtilâl cemiyetleri de kuruldu. Balkan Savaşı, Arnavutluk meselesiye ilgili çözüme giden yolu kapadı. Mütâreke döneminde de bâzı küçük ve etkisiz cemiyetler kuran Arnavutlar, konuyu yeniden ele almaya çalıştılar.

  1. Sırp cemiyetleri:

Makedonya meselesiyle ilgili olarak Sırpların da önemli bir yeri olmuştu. Balkan Yarımadasında ihtilâlci kaynaşmalara Yunanlılardan önce başlayan Sırplar, çeteler kurarak Osmanlı Devletine ve Müslüman-Türklere karşı çeşitli hareketlerde bulundular. 1878’den beri teşkilâtlanan Sırplar, 1908 ve 1909 yıllarında kendi azınlık haklarını korumak için millî teşkilâtlarını kurdular.

  1. Mûsevîlerin kurduğu cemiyetler:

Osmanlı Devletinde yaşayan Yahûdîler, 19. yüzyılda kurulan beynelmilel siyonizmin teşkilâtlanması doğrultusunda cemiyetler kurdular. Bunlar arasında Evrensel İsrâil Birliği Yahûdî teşkilâtı, Alman Yahûdîleri Kurtuluş Birliği gelmektedir.

  1. Ermeni cemiyetleri:

Osmanlı Devletinin parçalanması ve yıkılması için çalışan Ermeniler de çeşitli komite ve cemiyetler kurdular. Birçok Avrupa devletleriyle Rusya’nın teşviki Osmanlı Devletine karşı çıkan Ermenilerde, Erivan’dan Akdeniz’e kadar uzanacak bir Ermeni Devleti kurmak fikrini ortaya çıkardı. Bunun için çeşitli komiteler ve çeteler kurarak kanlı terör ve tedhiş hareketlerine giriştiler.

Pekçok Müslüman-Türkü şehîd ettiler. Bulgarlar ve Yunanlılarda olduğu gibi “Türk (Osmanlı) zulmü”, “Ermeni soykırımı” gibi slogaları kullanarak mazlum bir unsur gibi görünmeye çalıştılar. Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu nâzik durumu fırsat bilerek, Rusya ile İngiltere’nin teşvik ve desteğiyle dünyâ kamuoyunu ters yönde etkilemeye çalıştılar. Kurdukları tedhiş komitelerinin en büyükleri; Armenaganlar, Hınçak ve Taşnaksütyun’dur.

  1. a) Armenaganlar Komitesi:

1882’de Van’da Mıgırdıç Portakalyan ekibi tarafından kuruldu. İhtilâlci ve saldırgan bir ideolojiye sâhib olan bu komite, memleket içinde ve dışında teşkilâtlandı. Van yöresinde hareketli olan komitenin yurt dışında yayınlanan Armenia adlı bir gazetesi de vardı.

  1. b) Hınçakyan Komitesi:

1887’de, Fransa’da tahsil yapan üniversiteli gençler tarafından Cenevre’de kuruldu. Kurucularının hepsi Rus Ermenisi olan komitenin temel ideolojisi, Marksizmdi. 1890’da Hınçakyan İhtilâl Partisi adını aldı. İlk başta, İstanbul komite merkezi olarak kabul edildiyse de, sonradan Londra’ya taşındı. Osmanlı ülkesi içinde gizlice ve geniş bir şekilde teşkilâtlanan komite, Rus konsolosluklarından büyük destek gördü. 1890’da Ezurum İsyânı, 1892-1893’te Merzifon-Yozgat-Kayseri olayları, 1895’te Birinci Sason olayları, 1895’te Bâbıâli gösterileri, 1895’te Zeytun İsyânı bu komite tarafından tertiplendi. Çeşitli eğilim ve görüşte olan Ermenileri bünyesinde barındıran komite, 1896 Londra Kongresinde çıkan tartışmalar sonucu parçalandı. Ayrılan bir grup, Reforme Hınçak Partisini kurdu. Bu dönemlerde Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın idâresine karşı çıkan Jön Türklerle de işbirliği yapan Hınçakyan Komitesi, tertiplediği olaylarda pekçok Müslüman-Türkü katletti.

  1. c) Taşnaksütyun Komitesi:

Rusya (Kafkasya) Ermenilerini bir arada ve federasyon hâlinde toplamak için 1890 yılında Tiflis’te kurulan bu komitenin temel gâyesi, Hınçakyan Komitesini ikinci plâna atmaktı. Sosyalist olan veya olmayan Ermenilerden meydana gelen bu komite, kısa zamanda parçalandı. Sosyalist olmayanlar ayrılarak iki yeni komite kurdular. 1892’de toparlanmaya çalışan Taşnaklar, Rus ihtilâlci teşkilâtı Narotnovels’i taklid ederek tamâmen sosyalist bir program hazırladılar. Osmanlı, İran ve Rusya içinde teşkilâtlandılar. Merkez olarak Tiflis seçildi. Tebriz’de bir silâh fabrikası kurularak çetelere silâh dağıtıldı. Ermeni olmayan kimseleri de üyeliğe kabul eden komite, Kürtler arasında propagandaya girişti. Kürt çeteleri, Makedonya komiteleri, Bulgar santralistleri ve Pâris’teki Jön Türklerle anlaşmalar yaptı. Bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd Han idâresine karşı Van İsyanını çıkardılar ve 1896’da Osmanlı Bankasına saldırı, 1904’te İkinci Sason İsyânı, 1905’te Yıldız’da bomba suikastı gibi hâdiseleri tertiplediler.

Ermeniler bu üç komite hâricinde başka komiteler de kurdular. İkinci Meşrûtiyetin îlânından sonra da faâliyetlerine devâm eden Ermeniler, Rusya ve İngiltere tarafından desteklenerek Osmanlı ülkesi içinde bağımsız bir Ermeni Devletinin kurulmasına çalıştılar. İttihat ve Terakki ile anlaşarak, Meşrûtiyet-i Osmâniye Ermeni Cemiyetini kurdular. 31 Mart Vak’asından sonra çıkan ve Adana Vak’ası diye anılan hâdise, Ermenilerin en önemli baş kaldırmalarıdır. 1908’den sonraki Osmanlı meclislerinde de yer alan Ermeniler, hükûmetlerde nâzır (bakan) olarak vazife yaptılar. Bu dönemdeki Ermeniler hem İttihatçı hem de Taşnak veya Hınçak komitesi mensubuydular. Ayrıca Îtilâf Fırkası içinde de yer aldılar. 1914 yılı başından îtibâren terör hareketlerini arttıran Ermeni komitelerine karşı bâzı tedbirler alındı. Birinci Dünyâ Savaşında Rusların, Doğu Anadolu’yu işgâl etmeleri için, Türk birliklerinin gerisine sarkan Ermeni komiteleri sabotaj ve isyân hareketlerini çıkarttılar. Pekçok Müslüman-Türkü acımasızca katlettiler. Birinci Dünyâ Savaşının Osmanlı Devletinin mağlûbiyetiyle son bulması üzerine, Ermeni-ittihatçı diyaloğu çok şiddetli bir intikam hareketine dönüştü. Ermeniler ülke dışına çıkan Talat ve Cemâl paşalarla, Bahaddin Şâkir ve Cemâl Azmi beyleri öldürmekle devâm ettiler.

  1. Arap cemiyetleri:

Osmanlı Devletinin parçalanması ve yıkılması için asırlardır gayret sarf eden en büyük İslâm düşmanı olan İngilizler, Arapları Osmanlı Devletine karşı kışkırttılar. Osmanlı Devletine karşı çıkan ve milliyetçilik iddiâsında bulunan Araplar da kendi gâyelerini tahakkuk ettirebilmek için çeşitli cemiyetler kurdular.

Bu cemiyetlerin bâzıları gizli, bâzıları mahallî cemiyetlerdir. Kurucularının çoğu da Osmanlı parlamentosunda üye veya Osmanlı ordusundan kaçan Arap asıllı subaylardı.

Âyân âzâsı Abdülhamîd Zohrâvî, Şefik el-Müeyyed, Rızâ es-Sulh, Tâlib en-Nakîb, Şükrü el-Aselî, Rûbî el-Hâlidî gibi mebûslar, Binbaşı Azîz el-Mısrî gibileri bu cemiyetlerin kurucularındandır. Bu kimselerden bir kısmı Birinci Dünyâ Harbi yıllarında ünlü İngiliz câsusu Lawrence ile işbirliği yaparak, Osmanlılar aleyhine çalıştılar. Bu cemiyetlerin İngilizlerin desteğiyle çalışmaları netîcesinde Osmanlı toprakları parçalandı. Böylece Osmanlı târihinde önemli yer tutan cemiyetler, faydalıları bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı Devletinin parçalanmasında ve yıkılmasında büyük rol oynadılar.

LAWRENCE (Thomas Edward)

İngilizlerin Orta Doğu’daki meşhur câsus subaylarından. İngilterenin Galler bölgesinde 1888 yılında doğdu. Thomas Edward’ın âile adı Chopman olmasına rağmen, İskoçyalı bir râhibeyle evlenebilmek için Lawrence (Lavrens) soyadını aldı. Hıristiyanlığın koyu bir taassuba sâhip Cizvit Tarikatının okuluna girdi. Burada iyi bir eğitim ve öğretim gösterilerek, yetiştirildi.

İngilizlerin Orta Doğu’ya yayılma siyâseti istikametindeki faaliyetlerine katılıp, 1910 yılında Türkiye’ye geldi. Fırat Nehri kıyısında arkeolojik araştırmalar adı altında, petrol etüdü, siyâsî ve etnolojik bilgiler topladı. Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır’ı gezip, Arapça ve İslâm âdetlerini öğrendi. İngiltere’ye dönüp, 1911’de Oxford’da doktorasını verdi. Tekrar Orta Doğu’ya dönüp, Arap ülkelerinde çalışmaya başladı.

Birinci Dünyâ Harbinde İngiliz ordusunda vazife aldı. İslâm âleminin en büyük devleti ve hilâfet makâmına sâhip Osmanlı Devleti de, İttihatçılar tarafından savaşa sokulunca, câsusluk vazifesiyle tekrar Orta Doğu’ya gönderildi.

Birinci Dünyâ Harbinde yüzbaşı rütbesiyle, İngiliz İstihbârât Teşkilâtı olan İntelligence Service’te câsus olarak çalıştı. Vazifesi, İttifak Devletleri safında harbe sokulan Osmanlı Devleti hâkimiyetindeki Arap ülkelerinde isyan çıkartmaktı. Yüzyıllardır Osmanlı hâkimiyetinde sulh, sükûn ve huzur içinde yaşayan Araplara, kavmiyetçiliğin dînî bağlardan daha önemli olduğu propagandasını yaptı. Kendisini Arap Dâvâsına inanmış birisi olarak tanıtıyordu. Arap liderleriyle görüşüp, Osmanlı Devletinden kurtulma zamanının geldiği istikâmetinde faaliyetlerde bulunuyordu.

Vehhabî Abdülaziz bin Sü’ûd ile münâsebet kurup, onun yakın adamı oldu. Abdülaziz bin Sü’ûd’a, İngiltere’den külliyetli miktarda para, silâh, cephâne, teçhizât ve levâzım malzemesi sağladı. İttihatçı subayların Arap ülkelerindeki zulüm ve ahlâksızlıklarını kendine malzeme yapıp, bölgeyi Osmanlı Devletine karşı isyân hâline getirmeyi başardı. Âsi Arapları da Yemen, Filistin, Irak cephelerinde İngilizlerin safında yer aldırttı. Lawrens, gerilla harpleri yaptırarak Türk kuvvetlerine çok zarar verdirdi. Türk kuvvetlerinin Hicaz’a ulaşımını sağlayan Şam-Hicaz demiryolunu kısmen tahrib ettirdi. Demiryolu istasyonlarına gece baskını yaptırdı. Osmanlıya bağlı Hicaz ahâlisi dışında Vehhabîleri ve âsileri Türk düşmanlığı ile körükleyip, Mekke ve Medine’de de hiyânetlere sebeb oldu.

Arap âlemini Osmanlılardan ayırıp, İngiltere’nin sömürgesi hâline soktu. Dünyâya Arap kahramanı olarak tanıtılıp, İstiklâl dâvâsı adı altında Müslümanlara, meşru devlete karşı isyân fikirleri ekti.

Kitap yazıp, konferanslar vererek kendini şeyh, diye tanıttı. Kuvvetli hitâbeti, cin fikri ve İslâm düşmanlarından aldığı bol yardımlarla pekçok kimseyi etrâfında topladı. Müslümanların îmânını bozucu fikirlerini yaydı. Çölde İsyan, Darphâne, Hikmetin Yedi Direği adlı kitaplarını ve mektuplarını yayınladı.

Lavrens, Birinci Dünyâ Harbinden sonra Osmanlı Devleti yıkılınca, vazifesini tamamlamış olarak İngiltere’ye döndü. Orta Doğu’ya empoze ettiği fikirleri Arap milliyetçiliği ötesinde yayıldı. Arap âleminde, aynı din, dil, ülke ve ırka mensûb olmalarına rağmen birbirine düşman pekçok devlet kuruldu.

İsrâil Devletinin kurulmasına fırsat verdirip, Arap âlemini birbirine düşman hâline getirdi. Birkaç kere adını değiştirdi. John Hume Ross adıyla İngiliz Hava Kuvvetlerine girdi. Câsus olduğu anlaşılınca, uzaklaştırıldı. Thomas Edward Shaw adıyla önce tank birliklerinde, sonra da tekrar Hava Kuvvetlerinde vazife aldı. 1935’te İngiliz ordusundan emekli oldu. Aynı sene Dorsetshire’de motosiklet kazâsında öldü.

ARABİSTANLI LAWRENCE:

http://www.internethaber.com/unlu-casuslar-foto-galerisi-1170662.htm?page=14

Arabistanlı Lawrence: İlk tayin yeri olan Kahire’de İngiliz Askeri Haberalma Servisi için çalıştı. Araplarla olan sıcak ilişkileri Lawrence’ı, İngiliz ve Arap kuvvetleri arasındaki irtibat subaylığı görevi için biçilmiş kaftan kılıyordu. Ekim 1916’da, Arap millî faaliyetlerini rapor etmesi için çöle gönderildi. Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali’nin oğlu Emir Faysal komutasındaki düzensiz birliklerle birlikte, Osmanlı Ordusuna karşı savaştı. Arapları, Medine’deki Osmanlı Muhafız Birliklerini, şehirden çıkarmamaları konusunda ikna etti. Böylece Araplar, şehre malzeme getiren Hicaz Demiryoluna yaptıkları saldırılara ağırlık verebildiler.

Arabistanlı Lawrance: Araplarla geçirdiği zaman zarfında, gelenek ve yaşantılarına bayağı adapte oldu. Deve ile seyahat edip, sıkı bir dostluk kurduğu Prens Faysal’ın hediye ettiği yerel kıyafetleri giymeye alıştı. 1918’de savaş muhabiri Lowell Thomas’ın, Lawrence’ı büyük bir kahraman gibi göstermesi, Lawrence’ın da kendi anılarında, bölgede daha önceden yüzlerce İngiliz ajanı tarafından yapılmış bir çok şeyi kendine mal etmesi, Lawrence’ın, aslında çok da hak etmediği bir üne kavuşmasını sağladı. Öyle ki, sonradan Lawrence’ın efsanesini kaleme alan yazarlar, yeri geldiğinde, Lawrence’ı gerilla savaşı’nın mucidi olarak kabul etmişlerdir.

İNGİLİZ  CASUSU: LAWRENCE

http://www.akintarih.com/turktarihi/osmanli/lawewnce.htm

Thomas Edvard Lawrence 1888’de doğmuştur. Zengin bir aileye mensuptur. Oxford Üniversitesi’nde Arkeoloji tahsil etmiştir. Arabistân, Sûriye, Mısır ve Filistîn’de etütler yapmış; bir Arap kadar Arap dil ve âdetlerini, bir müslümân kadar müslümânlığın şartlarını ve inceliklerini öğrenmiş, her hâliyle Şark’a intibâk etmiştir.

Bütün doğu lisânlarını şîve farklarına kadar kusûrsuz öğrenen genç âlim, Birinci Dünyâ Savaşı başladığı zaman, Filistin’de bulunuyordu.

Silâh altına alınır alınmaz, bu husûsiyetleri dikkate alınarak, Mısır’daki ordunun istihbârât şubesine tayin edilmiştir.

İşte Lawrence, bu tayinden sonra, dünyâ çapındaki şöhretine erişecek faâliyetlerde bulunmuştur. O, beyaz bornoz ve abbasesi ile bir Arap şeyhi kılığına girmiş, heybesinin gözlerini, çil çil İngiliz altınlarıyla doldurarak, bitip tükenmeyen kum çöllerinde mâcerâya atılmıştır.

1915’de, Mekke’de bulunan 80 yaşındaki Şerîf Hüseyin’in doymayan menfaat hırsını vaatler ve altınlarla tatmin etmiş ve onun ardında âdetâ bütün Arapları birleştirmişti.

İhtiyar emir, Thomas Edward Lawrence’in elinde adeta bir oyuncak oldu. Kum çöllerinin kızgın güneşi altında parlayan çil çil İngiliz altınları ve İngiltere hükümeti namına Lawrence gibi ağzından bal akan bir insanın vaat ettiği “Büyük Arabistan Krallığı” ihtiyar şerifi büyülemiş gibiydi. Feri kaçmış gözleri artık başka şey görmüyor, Lawrence’in sözleriyle dolan kulakları, halifenin ilan ettiği cihadı uymuyordu.

Lawrence, arzularına göre dövüştürecek insanları bulmuştu. Şimdi bu kızgın çöllerde çalışacak gizli kuvvetleri de bulmak lazımdı. Lawrence’in zekası, Arabistan çöllerinin velud iklimi ile birleşince bu hususta sıkıntı çekmedi. “Büyük Arabistan” hayali nasıl, Mekke şerifini büyülemişse; “Arzı Mev’ut” hayali de İsrail oğullarına diz çöktürmüştü. İşte; kadınıyla erkeğiyle, çoluğuyla, çocuğuyla muazzam bir gizli ordu.

Anadolu yaylasının serazat gürbüz çocukları, Arabistan çöllerinde, Filistin ve Suriye’de hilali dalgalandırmak, kelime-i tevhidi yaşatmak azmiyle kavrulup düşmanla çarpışırken gizli bir el arkalarından onları mütemadiyen hançerliyordu.

Ülkelerinin dünya medeniyetinden nasibi Türk parası, Türk emeği ve Türk himmetiyle yapılmış demir yoluna inhisar eden insanlar, her gün bu demir yoluna bir bomba yerleştirmekten, binlerce Müslüman’ı havaya uçurmaktan çekinmiyorlardı ve bütün bu hıyanet ve mel’anetleri Lawrence’nin emriyle yapıyorlardı.

Askerin ikmal yolları vuruluyor, zayıf depolar ve karargahlar basılıyor, din devlet için Arabistan çöllerinde dövüşen kahramanlar müdafaa etmeye savaştıkları ülkenin sakinleri tarafından öldürülüyorlardı. Çünkü Lawrence böyle istiyordu.

Türk ordusu bir taraftan düşmanla dövüşürken bir taraftan da bunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Hıyanetleri sabit olan Yahudiler hapsedildiler. Haklarında ölümü gerektiren kanuni muamele yapılırken bile onlar, Lawrence’ in kendilerini kurtaracağına inanıyorlardı. Hakikaten Arabistan ‘ ın taçsız kralı bol bol saçtığı altınlarla kurduğu Arap ordularının başına geçmiş, sadık ajanlarını kurtarmaya çalışıyordu. O, Kal’atül-ezrak çöllerinden Havran istikametinde yürümüş; bu mühim stratejik noktayı düşürmeye, Dürzileri de ayaklandırmaya çalışıyordu. Emelinde muvaffak olursa Türk ordusunun bu çöllerde mukavemeti büsbütün zorlaşacaktı. Fakat talih burada Lawrence’ e gülmedi. Çünkü Havran halkı Mutasarrıf Hacim Muhittin Bey’ i ve Mutasarrıf Bey de vatanını seven insanlardandı.

Lawrence, mutasarrıfın aldığı tedbirler yüzünden, ilk defa olarak Kal’atül-ezrak Çölleri’nde arzusuna muvaffak olamamış, kurtarmaya çalıştığı sadık ajanları da adaletten yakalarını kurtaramamışlardı.

Bütün bunlara rağmen Lawrence gayesine ulaştı. Filistin ve Suriye’de hezimetimize sebep oldu. 1918’de Arap askerlerinin başında muzafferane Dimyat’a girdi. Harp müttefikler için zaferle bitmişti. İngiltere hükümeti Lawrence’in vaatlerini kısmen olsun yerine getirip Şerif Hüseyin’in oğullarından Faysal’ı Irak krallığına, Abdullah’ı Ürdün emirliğine getirmişti. Fakat, ihtiyar şerif bunları kafi görmemiş, isyan etmişti. İngiltere asi şerifi Kıbrıs’a sürdüğü için Lawrence de, devletin kendisine verdiği paye ve nişanları reddetti.

Harp bitmiş fakat, bu adamın işleri, bitmemişti. O, yıllarca Hind’i, Çin’i, Afgan’ı birbirlerine kattı. Afganistan kıralı Emanullah Han’ ın tahttan indirilmesiyle biten büyük isyan tamamen Thomas Edward Lawrence’in eseriydi.

1930’da Ağrı Dağı isyanında Kürt aşiretlerini baş kaldırmaya teşvik eden, hudut hadiseleriyle İran’la aramızı bozmaya çalışan gizli kuvvetlerin başında bulunan gene Lavrance’di.

Bütün bu icraatına, 20 yıl ateş ve barutla oynamasına rağmen, o bir manga asker karşısında veya bir dar ağacında can vermeyen müstesna casuslardan biridir. Albay Thomas Edward Lawrence, maceracı ruhuna çok yaraşan bir şekilde bütün şuurunu kaybettiren bir motosiklet kazasından sonra 19 Mayıs 1935’te Londra’da öldü.

 

BİR SAHTE DERVİŞİN ORTA ASYA GEZİSİ

https://www.kitapyurdu.com/kitap/bir-sahte-dervisin-orta-asya-gezisi/138006.html

Türkçeye Çeviren:   Abdurrahan Samipaşazade Abdülhalim

Kitâbevi, 6. Baskı (2018), 230 sh. (16.5 x 21 cm.)

ARMİNİUS VAMBERY 

Siyonizm’in ünlü lideri Theodor Herzl, kendisiyle görüştükten sonra, günlüğüne şunları yazar:

“Yetmiş yaşını aşkın bu topal Macar Musevisinin şahsında, dünyanın en ilginç insanlarını tanıdım. Kendisinin Türk mü?, yoksa İngiliz mi olduğuna bir türlü karar veremeyen bu insan, Almanca kitap yazmakta, on iki dili aynı akıcılıkta konuşmaktadır; ayrıca ikisine ruhban olarak bağlandığı beş din değiştirdiğini iddia etmektedir. Bana, Şark’ın bin bir muammasını ve Padişah’la olan ilişkisini anlattı. Bana, tümüyle güvenerek, kendisinin Türkiye’nin ve İngiltere’nin gizli ajanı olduğunu söyledi. Musevilere düşman olan bir toplumda çektiği sıkıntıları anlatarak, Macaristan’daki öğretim üyeliğinin göstermelik olduğundan söz etti.”

Herzl’in deyimiyle bu “dünyanın en ilginç insanlarından biri”nin kişiliğini oluşturan daha başka nitelikleri de var: 33 derecelik masonluk, Siyonizm’in sadık hizmetkarlığı, sahte dervişlik, gezginlik, kaşiflik, Türk-Macar soybirliği savunuculuğu, Türk hayranlığı ve dostluğu, Jön Türklerin akıl hocalığı, devletler arası arabuluculuk… Bütün bu nitelikleri kendinde toplayan kişi, Vambery’den başkası değildir.

 

SARAYDAKİ CASUS / GİZLİ BELGELERLE ABDÜLHAMİD DEVRİ VE İNGİLİZ AJANI YAHUDİ: VAMBERY

https://www.kitapyurdu.com/kitap/saraydaki-casus-gizli-belgelerle-abdulhamid-devri-ve-ingiliz-ajani-yahudi-vambery/14926.html

Prof. Dr. Mim Kemal Öke

İRFAN YAYINEVİ

Hayatı macera filmleri kadar fantezi ve serüven dolu Yahudi profesörün ilgi çekici hikayesidir. Takma adı Raşit Efendi olan sahte derviş Vambery, Abdülhamid’in en yakınına kadar sokulur. Saraydaki bütün gelişmeleri anında İngilizlere rapor eder. Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri için girişimlerde bulunur. Jöntürklere akıl hocalığı yapar. Yakın tarihimizin uzman ismi Prof. Dr. Mim Kemal Öke, İngiliz, İsrail ve Türk arşivlerinin karanlık raflarındaki belgeleri günışığına çıkardı.

Yayın Tarihi 1998-06-30 ISBN 9753710488

Baskı Sayısı 2. Baskı, Dil TÜRKÇE, Sayfa Sayısı 296, Cilt Tipi Karton Kapak, Kağıt Cinsi 3. Hm. Kağıt, Boyut 13 x 19.5 cm

Prof. Dr. Mim Kemal Öke

1955 yılında İstanbul’da doğdu. 1973’te Robert Kolej’den mezun olduktan sonra İngiltere’ye giderek, Cambridge’de İktisat ve Tarih Fakültelerini bitirdi. Sussex (MA), Cambridge (M. Phil) ve İstanbul (Ph. D.) üniversitelerinde uluslararası ilişkiler ihtisası yaptı. Boğaziçi Üniversitesi’nde 1984’de doçent, 1990’da profesör oldu. Aralarında İngilizce, Arapça ve Urduca olmak üzere Türk Dış Politika Tarihi kapsamında yirmi kitabı vardır. Öke, Birleşmiş Milletler (1979) ve TRT’de (1983-89) danışmanlık yapmıştır. Üç romanı, ayrıca çeşitli TV belgesel, drama ve tartışma programları olan Öke, evli ve iki çocuk babasıdır.

ARMİNİUS VAMBERY

Arminius Vambery, 19 Mart 1832 tarihinde Budapeşte’nin kuzeybatısındaki Dunaszerdahely’de dünyaya geldi. Malî sebeplerle tahsiline devam edemedi ve çeşitli işlerde çalışırken kendini yetiştirdi. Ayağı topal olan Vámbéry, 12 yaşından itibaren geçimini temin için önceleri terzi çırağı, sonraları özel öğretmen olarak çalışmak mecburiyetinde kalmıştı. Bunun yanı sıra etnografya ve filoloji alanlarında araştırmalar yaptı.

Vambery, Bratislava yakınındaki Svätİ Jur Manastırı’nda piyaristlerin eğitimini aldıktan sonra kendi kendini geliştirerek çok sayıda lisan öğrendi. Önceleri Avrupa dillerine eğilen Vámbéry, daha sonra Arapça, Türkçe (Osmanlıca) ve Farsça lisanlarını gayet iyi bir şekilde öğrendi. Güçlü hâfızası ve dil öğrenmedeki üstün yeteneği sayesinde daha yirmi yaşına gelmeden on altı dil konuşup on ikisinde yazabildiği hâtıralarından öğrenilmektedir.

Yirmi yaşında Türkçe’yi öğrendi. Özellikle Macarca’nın menşeinin Fin-Ogur dilleri mi yoksa -kendi inandığı gibi- Tatarca mı (Türkçe) olduğu konusu üzerinde durdu. Daha sonra Jósef Budenz gibi bilginlerce Macarca’nın Fin-Ogur dillerinden geldiği tesbit edilmiş, ancak Vámbéry, tezini bırakmak zorunda kalmasına rağmen Macarlar’ın menşeini Türkler’in teşkil ettiğine dair görüşü nedeniyle “pantürkizmin babası” olarak tanınmıştır.

Macar halkının Asya menşelerini bulmak arzusu içinde 1857 yılında 25 yaşındayken İstanbul’a seyahat edip, Macar asıllı İsmâil Paşa’nın (Kmetty) aracılığıyla Hüseyin Dâim Paşa’nın köşküne yerleşerek çocuklarına Fransızca öğretmeye başladı. Paşanın kendisine verdiği Reşid Efendi adını kullandı.

1859 yılından itibaren bir yandan Asıf Bey ve daha sonra Hariciye nâzırlarından Sâdık Rıfat Paşa’nın hizmetinde Paşa’nın çocuklarına Frenk lisanları muallimi (Avrupa dilleri hocası) olarak çalıştı. Bir yandan da Nuruosmaniye Medresesi’ne devam ederek İslâm inancını öğrendi, Arapça ve Farsça’sını ilerletti. İstanbul’da bulunduğu 1857–1863 seneleri arasında, farklı Türk ağız ve lehçelerini öğrenme fırsatını da buldu. Aynı zamanda Türk tarihinden bazı eserlerin tercümelerini yaparak İstanbul’da kaldığı dört sene içerisinde Orta Asya Türkleri’nin dilleri üzerindeki araştırmalarını devam ettirdi ve Abuşka Lugatı’nın çevirisini tamamlayıp Macar İlimler Akademisi’ne gönderdi.

Bir süre Hariciye Nezâreti’nde tercümanlık yaptı.

1861 yılında Macar İlimler Akademisi’nin muhabir üyeliğine seçildi. Macar İlimler Akademisi’nin 1000 florinlik desteği ile Sünnî bir Müslüman derviş kılığında 1861–1864 tarihleri arasında, o dönemde Batılılara neredeyse kapalı bir bölge sayılan Ermenistan, İran ve Türkistan’ı gezdi ve yolculuğundan coğrafya, etnografya ve filoloji alanlarında önemli bulgularla döndü.

İngiltere Jeoloji Enstitüsü’nün hizmetinde ve Britanya Krallığının emrinde bir casus olarak ‘Raşid Efendi’ müstear (takma) adıyla önce İstanbul’dan gemiyle Trabzon’a, oradan katır üstünde kervanlarla Tebriz ve İsfahan’a seyahat etti. İngiliz hükümeti için Ruslar’ın aleyhine casusluk faaliyetinde bulunduğu bu gezide önce Tahran’a uğradı; Tahran’da bir süre Osmanlı elçiliğinde kaldıktan sonra hacdan gelen bir Türk kafilesine katılıp Hîve, Buhara, Semerkant ve Herat’ı ziyaret etti. Geniş dil ve din bilgisiyle çok inandırıcı olduğu derviş kda yaptığı seyahatini başarıyla tamamlayıp aynı yılın kasımında Herat ve Tahran üzerinden Osmanlı Devletine döndü ve İstanbul üzerinden memleketine geri döndü. Tahran’dan geçerken İran şahı Nasıreddin Şah tarafından iyi karşılandı ve bir nişanla ödüllendirildi. Oradan Londra’ya gitti ve Royal Geographical Society’de seyahatini anlatarak büyük ilgi topladı ve İngiliz basınında yer alan yazılarıyla gündemde kalmaya devam etti.

1864 yılının bahar aylarında geri döndükten sonra Londra’da büyük heyecanla karşılandı, daha sonra kendisine 1865 yılında Budapeşte Üniversitesinde 1905 yılına kadar başkanlığını yaptığı Şark Dilleri kürsüsü verildi. 1870 yılında da yeni kurulan dünyanın ilk Türkoloji kürsüsüne profesör tayin edildi ve burada otuz beş sene çalıştıktan sonra 1905 yılında emekliye ayrıldı.

Arminius Vambery uzun süren meslek hayatında otuz sekiz kitap yazmış ve Türkoloji’nin en popüler temsilcisi sayılmıştır.

Macar ile Fin dillerinin ortak kökene dayandığı Fin-Ugor savına en sert şekilde karşı çıkanlardandı. Arminius Vambery’e göre Macar lisanı sadece Ugor öğelere sahip bir Türk dilidir. Arminius Vambery’nin bu tezi günümüzde artık kabul görmemektedir. Çağdaş dil bilimcilerine göre Macarca, güçlü Türkçe etkilerine sahip, köken itibarıyla Ugor bir dildir.

Aralarında bazı romanların da bulunduğu eserlerini, İngilizce, Almanca ve Macarca olarak yayımladı. Osmanlıca yayınlanıp günümüz Türkçesine çevrilen eserleri de vardır. Ignaz Goldziher isimli meşhur şarkiyatçı, Arminius Vambery’nin öğrencilerindendi.

1900 yılının Haziran ayında Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamit II’nin huzuruna çıkmayı başardı. Seneler boyunca Osmanlı Devletinin Dâhiliye Nezareti’nin Sıhhiye Müdürlüğü’nü ifa etmiş olan Macaristanlı hekim Soma Wellisch, Arminius Vambery’yi Sultan ile tanıştıran kişiydi.

Osmanlı padişahı Abdülhamit II’nin de güvenini kazanan Arminius Vambery, 1901 yılında siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’e Abdülhamit II’le görüşebilmesi için bir randevu ayarladı.

Bram Stoker adlı yazarın 1897 yılında yayınlanan meşhur Drakula adlı romanı için ilham kaynağı olmuştu. Bram Stoker 1890 yılında Arminius Vambery ile karşılaştığında, Arminius Vambery kendisine Rumen Prens Vlad III. Draculea’nın (Drakula) efsanesini anlatmıştı. Bu tarihi kişilikten hareket ederek, Bram Stoker romanının kahramanı Vampir Drakula’yı yarattı. Vampir kelimesinin Arminius Vambery ismiyle alakalı olduğu iddiaları, sözcüğün çok daha eskiye (18. yy.) dayanması nedeniyle asılsızdır.

Arminius Vambery’in Rustem Vambery (d.1872–ö.1948) adındaki oğlu Macar bir ceza hukukçusu ve siyasetçisiydi; 1902 yılında Budapeşte Üniversitesi Hukuk Fakültesi üyesi oldu, 1919 yılında profesörlük unvanını aldıktan sonra fakültenin dekanı oldu. 1918 Macar Millî Meclisi’nde bir dönem milletvekilliği yaptı.

Arminius Vambery, 15 Eylül 1913 tarihinde Budapeşte, Macaristan’da 81 yaşında hayatını kaybetti.

ESERLERİ:

1858 – Deutsch-türkisches Taschenwörterbuch (Almanca-Türkçe Cep Sözlüğü)

1861 – Abuschka. (Çağatayca Sözlük, doğu el yazmalarından alıntılardan çeviri), Pest (Macarca)

1865 – Reise in Mittelasien (Orta Asya’da Seyahat),(bu çalışması birçok dile çevrildi), 1878 – (Osmanlıcası: Bir Sahte Dervişin Asya-yı Vustada Seyahati), 2009 – (Türkçe çevirisi: Bir Sahte Dervişin Orta Asyada Seyahati)

1867 – Tschagataische Sprachstudien (Çağatayca Üzerine Çalışmalar)

1867 – Meine Wanderungen und Erlebnisse in Persien (İran’da Gezi ve Hatıratım)

1867 – Skizzen aus Mittelasien (Orta Asya’dan Eskizler)

1870 – Uigurische Sprachmonumente und das Kudatku-Bilik (Uygur Dil Öğeleri ve Kutadgu Bilik)

1872 – Geschichte Bocharas (Buhara Tarihi), 2 cilt

1875 – Der Islam im 19. Jahrhundert (19. Yüzyılında İslam)

1876 – Sittenbilder aus dem Morgenland (Şark Ülkelerinden Kültür Manzaraları)

1878 – Etymologisches Wörterbuch der turkotatarischen Sprachen (Türk-Tatar Dillerinin Etimolojik Sözlüğü)

1879 – Die primitive Kultur des turkotatarischen Volkes auf Grund sprachlicher Forschungen (Türk-Tatar Halkının Dil Araştırmalarına Dayanarak Basit Kültürü)

1882 – Der Ursprung der Magyaren (Macarların Kökeni)

1885 – Das Türkenvolk (Türk Halkı)

1885 – Die Scheibaniade, ein özbegisches Heldengedicht (Şeybaniname, Bir Özbek Destanı, Metin ve Tercüme)

 

SULTÂN ABDÜLHAMÎD HÂN

…………………………………………………………………………………………………………

Sultan Abdülhamid Hanın fevkalade akıllı ve tedbirli siyaseti ile bütün İslam alemini kendisine bağladığını gören İngilizler, Osmanlı Devletinin iyiye gidişini durdurmak ve yıkmak için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Bir taraftan Padişah aleyhine faaliyette bulunan İttihad ve Terakki Cemiyetini desteklerken, diğer taraftan Arabistan Yarımadasında bedevi kabilelerini ve Doğu Anadolu’da Ermenileri Osmanlı Devletine karşı kışkırttılar…………………………………………………………………

Anadolu’yu Ermenistan olarak görmek isteyen Fransız yazar Albert Vandal, bu Türk Hakanına “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” diyerek iftiralar yağdırdı. Ne yazık ki bu satırlar Osmanlı ülkesindeki İslamiyet ve Türklük düşmanları tarafından da aynen alınarak Padişah’a karşı kullanıldı. Günümüzde dahi bazı gafiller bu iftiraları eserlerine koyarak genç nesilleri aldatmaktadır…………………….

Sultan Abdülhamid Hanın kabul etmediği ve sonuna kadar direttiği önemli konulardan birisi de Filistin meselesiydi. Siyonistler, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için Sultan Abdülhamid’e başvurdular ve Osmanlı maliyesinin en büyük problemi olan dış borçların bir kalemde silineceğini bildirdiler.

Padişah bu teklifi şiddetle reddettiği gibi, Yahudilerin çeşitli yollarla Filistin’e gelip yerleşmelerine engel olacak tedbirleri de aldı.

Bu arada İngilizlerin Arabistan’da Cemaleddin Efgäni ve meşhur casus Lawrens yolu ile hilafet meselesini kurcalamaya başlamaları üzerine, Sultan Abdülhamid de bölgeye büyük bir derviş kafilesi gönderdi.

Aynı şekilde bir kafileyi de Hindistan’a gönderen Padişah, böylece İngilizlerin propagandalarını etkisiz kılmaya çalıştı. Padişah’ın bu faaliyetleri üzerine İngilizler onu saltanattan uzaklaştırmadıkça emellerine kavuşamıyacaklarını anladılar. Bunun için İttihad ve Terakki Cemiyetinin faaliyetlerine hız verdirdiler. Başta Adana olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinde isyanlar çıkardılar.

Neticede İttihad ve Terakki Partisine mensup bazı Türk subayları, Padişah’ı, Kanun-i Esasi’yi ilan etmeye zorladılar. İkinci Abdülhamid Han da 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. İkinci Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine Osmanlı Devletinin dağılmasını daha da hızlandırdı. Avusturya-Macaristan imparatorluğu 1908’de Bosna-Hersek’i işgal ettiğini bildirdi. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Girit Yunanistan’a katıldığını açıkladı.

Bu olaylar cereyan ederken 17 Aralık 1908’de yeni seçilen Meclis-i Meb’usan toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahi mebus seçilerek meclise girmişti. Mecliste Osmanlı düşmanları daha etkiliydi…………………………….

27 Nisan 1909 günü Ayan ve Mebuslar meclisi toplandı. Ayan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, kürsüye gelerek, önceden kararlaştırıldığı gibi Padişah’ın hal’ edilmesini teklif etmişti. Bu teklif kabul edildikten sonra, yine Gazi Ahmet Muhtar Paşa, hal’ kararının bir fetvaya istinad ettirilmesi lüzumuna işaret etmişti.

Hal’ fetvasının ilk müsveddesini mebuslardan Elmalılı Hamdi Yazır hoca yazmıştı. Fetvada Sultan Abdülhamid Hana 31 Mart İsyanına sebeb olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazinesini israf etmek, insanları suçsuz oldukları halde idam ettirmek… gibi asılsız suçlar yükleniyordu. Fetva emini Hacı Nuri Efendi bu suçlamaların iftira olduğunu ileri sürerek fetvayı imzalamadı. Ancak Meclis, bu fetva gereği Sultan’ı hal’ kararı aldı.

Nihayet, hal’ kararını Padişah’a tebliğ için, Ayan ve Mebusanı temsilen bir heyet seçilmiş ve Yıldız Sarayına gönderilmişti. Sultan Abdülhamid Hana hal’ini tebliğ için Yıldız’a gönderilen heyetin teşekkül tarzı ise, Türk tarihinin en yüz kızartıcı hadiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanlı tebeasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşekkül olunan hey’ette tek bir Türk yoktu. Bunlar; Yahudi Emanuel Karasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Padişah’ın uzun seneler yaverliğini yapmış olan katışık soydan Arif Hikmet Paşa idiler.

Padişah, hal’ kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu, mabeyn başkatibi Cevad Beye sorup öğrenince; “Bir Türk padişahına, İslam halifesine hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?!” demekten kendini alamadı.

İttihatçılar, o gece (27 Nisan 1909) Sultan Abdülhamid Hanı İstanbul’dan çıkararak, kontrol altında tutabilecekleri Selanik’e naklettiler. Bu sırada hiçbir şeyini almasına izin verilmedi. Padişah’a yolculuğunda üç kızı ile oğullarının ikisi refakat etti. Selanik’te Alatini Köşkü kendisine tahsis edildi. Burada çok sıkı bir nezaret içinde acıklı yıllar geçirdi. Gazete okumasına dahi izin verilmedi.

Sultan Abdülhamid Han, Selanik’te üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan’ın Osmanlı Devletine harb ilan etmesi üzerine, Büyük kabine denilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han’ın Selanik’te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a nakledilmesini kararlaştırdı. Sultan Reşad da bu kararı tasdik etti.

1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen Hakan-ı sabık (eski padişah), ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi.

Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayında beş buçuk yıl yaşadı. Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin bir oldu bittiye getirilerek harb-ı umumi felaketine sürüklendiğine şahid oldu.

İngilizler ile Fransızların Çanakkale Boğazını zorladıkları günlerdi. Boğaz istihkamlarının dayanamayacağı ve düşman donanmasının Marmara Denizine geçebileceğinden endişe edildiği için bir tedbir olarak padişahın ve hükumetin Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı. Durum Abdülhamid Hana bildirilince; “Ben Fatih’in torunuyum. Hiçbir vakit Bizans İmparatoru Kostantin’den aşağı kalamam. Dedem İstanbul’u alırken, Kostantin, askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim nereye giderse gitsinler. Fakat o ve hükumet, İstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben Beylerbeyi Sarayından ayağımı dışarıya atmam!” diye cevab verdi.

Onun bu kararlılığı karşısında hükumet İstanbul’da kaldı. Böylece devletin daha o gün yıkılmasını önlemiş oldu.

Abdülhamid Han, Harb-ı Umuminin sonuna yaklaşıldığı 1918 yılının Şubat ayı başında hastalandı. Yetmiş yedi yaşındaydı. Şiddetli bir nezleye tutulmuş, yaşlılığından dolayı yatağa düşmüştü. 10 Şubat 1918 günü akşamı vefat etti ve Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud türbesine defnedildi.

Sultan Abdülhamid’i tahttan indiren paşalar ise sonunda, memleketi düşman çizmeleri altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver Paşa, Talat Paşa, Doktor Behaeddin Şakir, Doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşmasını imza ettikten sonra, gece yarısı ülkeyi terkettiler.

Talat Paşa, 1921’de kırk dokuz yaşında Berlin’de, Enver Paşa 1922’de kırk yaşında Türkistan’da, Cemal Paşa da 1922’de elli yaşında Tiflis’te öldürüldüler.

——————————————————————————————————

 

CEMÂLEDDÎN EFGÂNÎ

Afganlı politikacı ve gazeteci. Asıl adı Muhammed bin Safder el-Hüseynî olup, Cemâleddîn-i Efgânî (Efganlı Cemâleddîn) diye meşhurdur. 1838’de (H.1246) Afganistan’ın Kâbil şehrine yakın Esadâbâd kasabasında doğdu. Ayrıca Hemedan yakınlarında Esadâbâd’da doğduğunu söyleyenler de vardır. 1897 (H.1315)de İstanbul’da öldü.

İlk tahsilini memleketinde yaptı. Tahsil için Hindistan’a gitti. Bilhassa lisanlara karşı kâbiliyetli olan Cemâleddîn; Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Milliyeti kesin olmayan Cemâleddîn-i Efgânî’nin, Türk, Afganlı, İranlı ve Hindli olduğu hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Ayrıca İranlı bir Şiî olduğu da rivâyet edilmektedir.

Cemâleddîn-i Efgânî, din bilgisi az olduğundan, doğru yolda olmayanların tesirinde kalarak Ehl-i sünnet îtikâdından ayrıldı ve İslâm âleminde 19. yüzyılın sonlarında İngiliz propagandası neticesinde ortaya çıkan dinde reform hareketlerinin önderliğini yaptı. 1857’de hac bahânesiyle Hicaz’a gidip reform fikirlerini anlatma fırsatı buldu. Hicaz’dan Kâbil’e dönüp, Dost Muhammed Han zamânında hükûmet üyeleri arasında bulundu. Hindistan’a, oradan da Mısır’a geçti.

Tanzimat dönemi Osmanlı sadrâzamlarından Âlî Paşa tarafından 1868’de İstanbul’a dâvet edilerek, Meclis-i Maârif âzâlığı vazîfesi verildi. Osmanlı Dârülfünûnu’nun açılışında verdiği bir konferansta,  Peygamberliğin sanatlardan bir sanat olduğunu, İslâmiyetin ilmî ilerlemeleri engellediğini iddiâ etti.

Onun bu konuşması, Osmanlı âlimlerince şiddetle tenkid edildi. Din ve devlet aleyhinde başka konuşmaları da bulunan Cemâleddîn-i Efgânî’nin fesatçılığı ortaya çıkınca, İstanbul’dan kovuldu.

Osmanlı Şeyhülislâmı Hasan Fehmi Efendi, onun câhilliğini ve yanlış yolda olduğunu bütün delîlleriyle ortaya koydu.

İstanbul’da kabul görmeyen Cemâleddîn-i Efgânî, 1872’de Mısır’a gitti. Orada da din ve siyâsette ıslâhî kalkınma (dinde reform) fikirlerini yaymaya çalıştı. İlk zamanlar pek dikkati çekmedi. Fakat bu sırada doğu kültürü ile batı kültürü arasında bocalayan Muhammed Abduh’u, kısa zamanda fikirlerinin etkisi altına alıp, hayâtı üzerinde büyük rol oynadı. Muhammed Abduh’tan başka bir kısım kimseler de onun reformcu fikirlerinden etkilendiler. Talebelerinden olan Edib İshak tarafından çıkartılan Mısır Gazetesinde; Mazhar bin Vazzâh, Es Seyyid Hüseynî veya Es-Seyyid imzâlarıyla yazılar yazarak fikirlerinin yayılmasına çalıştı.

Mısır’da kaldığı sürede, gizlice Özgür Mısır Milliyetçi Partisini ve Genç Mısır Teşkilâtını kurdu. Aynı isim altında bir Gazete çıkardı. Genç Mısır Teşkilâtının üyelerinin çoğunun Yahûdî gençlerden olduğu dikkati çekiyordu.

1872-1879 seneleri arasında Mısır’da kalan Cemâleddîn-i Efgânî, Mısırda ayrıca Fransız Doğu Locasına bağlı bir Mason Locası Kurdu. Başbakan Riyâz Paşanın da yardımıyla çok sayıda etkili kimseleri bu locaya üye yaptı.

Onun fikirleri, Mısır’daki Ehl-i sünnet âlimleri tarafından çürütüldü. Bölücü fikirleri sebebiyle Mısır hükûmeti tarafından sürgün edilince, önce Hindistan’daki Haydarâbâd’a oradan da Paris’e gitti.

Paris’te bulunduğu sırada talebesi Muhammed Abduh’la baş başa vererek, bütün Müslümanları reformcu fikirler etrâfında toplamak gâyesiyle el-Urvetül- Vüskâ adlı bir cemiyet kurup, aynı adlı gazeteyi çıkardı. Bu gazete sekiz ay kadar çıktıktan sonra yayınını durdurdu. Bu başarısızlıktan sonra, açıkça yürütemeyeceği propagandayı, gizliden gizliye konferanslar yoluyla yapmaya başladı. Fikirlerini anlatmak için birçok seyâhatlerde bulundu. Bir müddet Rusya’nın Petersburg şehrinde kaldı, sonraları Almanya’nın Münih şehrine gitti. Orada İran şâhı Nâsırüddîn ile karşılaştı. Şâh’ın dâveti üzerine İran’a giden Cemâleddîn-i Efgânî’ye İran dar gelmeye başladı. Bir ara kendi hâline köşeye çekilip yedi ay kadar insanlardan uzak kaldı. Şâh ile arası açıldı. İran şâhının halka karşı uyguladığı bâzı sevimsiz hareketleri fırsat bilerek, İran’da şiddetini artıran Bâbîlik ve Behâîlik hareketlerinin içinde bulundu.

Şâh’ın aleyhinde hareket ederek isyâncı ve sûikastçıların öncüsü ve teşvikçisi oldu. Bu sırada Ruslar tarafından satın alınarak, anavatanı olan Afganistan aleyhinde câsusluk yaptı.

İran’dan da kaçarak Avrupa’ya gitti. Daha sonra Londra’ya giderek fikirlerini yaydı ve Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Abdülhamîd Han aleyhinde faâliyetlerde bulundu. Cemâleddîn-i Efgânî’nin İslâmiyete verdiği zararları gören Sultan İkinci Abdülhamîd Han, yaptığı zararları ortadan kaldırmak ve tesirsiz hâle getirmek için kendisini İstanbul’a çağırdı. Sultan, İstanbul’a gelen Cemâleddîn-i Efgânî’yi huzûruna çağırarak, fitneye sebeb olan söz ve hareketlerden kaçınmasını emretti. Fakat yine boş durmadı.

Behâîlerle, mason cemiyetiyle, Ermeni komiteleri ve Jön Türklerle gizli münâsebetlerde bulundu. Suriye ve Lübnan’dan gelen Dürzîleri ve Mısır’dan gelen mesleksiz ve ahlâkı bozuk kimseleri etrâfında toplayıp, fikirlerini aşılamaya çalıştı. Bu faaliyetleri kısa zamanda engellendi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, onun durumunu bildiği için, İstanbul’dan çıkmasını yasakladı.

Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bâzı yazar ve şâirler üzerinde etkili oldu. Bilhassa Türkçülük ve İslâmcılık düşünceleri ile hareket edenler, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul etmişlerdir. Bu da cemiyette ayrılıklara yol açmıştır. Cemâleddîn-i Efgânî’nin asıl gâyesi de budur. Hayâtına bakılınca, gidip gezdiği yerlerde dâimâ tefrikadan yana olmuş ve fitneler çıkarmıştır.

İstanbul’da bulunduğu sırada hastalanan Cemâleddîn-i Efgânî 1897’de öldü. Maçka’ya defnedildi ve kabri bir Amerikalı tarafından yaptırıldı. 1944 yılında, kemikleri Kâbil’e nakledildi.

Tahsile gittiği Hindistan’da, din düşmanlarının etkisinde kalarak, Ehl-i sünnet yolundan ayrılan ve ilmi az olduğu hâlde hayâtı boyunca, kendini ilim ve din adamı gösteren Cemâleddîn-i Efgânî, İslâmiyetin aslının bozulmuş olduğunu ve reform yapmak gerektiğini iddiâ etti ve asırlardır yetişmiş ve İslâmiyetin yayılmasına çalışmış olan Ehl-i sünnet âlimlerinin çalışmalarını reddetti. el-Urvetül-Vüskâ adlı gazetesinde ve verdiği konferanslarda İslâmiyet ve Müslümanlar hakkında küçültücü yazılar yazıp, çeşitli sözler sarf etti. Onun İslâmiyet hakkındaki düşünceleri, Fransız yazarı Renan’a, 18 Mayıs 1883 târihli Le Journal des Debats Gazetesi aracılığıyla verdiği cevaptan çok iyi anlaşılmaktadır.

Cemâledîn-i Efgânî bu mektubunda İslâm dîninin ilmî gelişmelere engel, peygamberlerin bildirdikleri husûsların insanlık için boyundurukların en ağırı, Müslümanlık, Hıristiyanlık ve putperestliğin aynı kefede bulunup, hepsinin ilme mâni olduğunu yazdı. Böylece İslâm dîninin ilme ve ilerlemeye verdiği önemi inkâr ederek, Allahü teâlânın bildirdiği din ile insan kafasının mahsulü olan felsefenin savaştıklarını belirtmekte ve bu mücâdelede felsefenin gâlib olmasını arzulamaktadır. Fransız yazarı Renan da bu yazısından dolayı Cemâleddîn-i Efgânî’yi medh etmiştir.

Cemâleddîn-i Efgânî’nin en önde gelen talebelerinden Şamlı Selim Nakkaş ile onun yakın arkadaşı Edip İshak da Hıristiyandı. Özel doktoru Harun ise bir Yahûdîydi. Onun sohbet toplantılarında Müslüman, Hıristiyan ve Yahûdîler birlikte bulunuyordu. Kendisi Yahûdî hanında oturuyordu. Ekseriyetle Yahûdîlerin bulunduğu gizli bir teşkilat kurmuştu.

Cemâleddîn-i Efgânî’nin şahsı ile ilgili önemli hususlardan biri de masonluğudur. Hattâ yalnız kendisi mason olmakla kalmayıp, Mısır’da birçok kimsenin de bu teşkîlâta girmesine sebeb olmuştur. Afşar İreç ve Usgar Mehdevî’nin Farsça telif ettikleri Mecmua-i İsnâd ve Medârik adlı eserde, onun mason locasına kaydolmak üzere verdiği dilekçenin mâhiyeti ve şarkın yıldızı locasının 1355 Kâhire-Mısır 7. 1878/5878 sayı ile locaya kaydolduğuna ve locaya ihtirâm reisi seçildiğine dâir cevâbı vardır. Ayrıca Hannâ Ebî Râşid, masonluğu Arap memleketlerine Cemâleddîn-i Efgânî ile Muhammed Abduh’un yaydığını yazmaktadır. Abdülhamîd Han Hâtırât’ında Efgânî’yi İngilizlerin kullandığını yazmaktadır.

Cumhuriyet devri başbakanlarından Şemseddîn Günaltay’ın; “Şeyh, peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona îtirâz edenler, Ebû Cehl kadar lânete müstehaktır. Çünkü Peygamberin zamânındaki İslâmlığı yeniden diriltmeye kalkışmıştır” diyerek medh ettiği dünyâda birkaç zümre arasında meşhur edilen Cemâleddîn-i Efgânî’nin, küçücük bir Afgan Târihi ile maddeciliği tenkid etmek için yazılmış teolojik bir eser olmaktan ziyâde, siyâsî bir hiciv özelliğini taşıyan Red aled-Dehriyyîn adlı eseri vardır. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazılmış makâleleri bulunmaktadır.

 

AHMED DAVUDOĞLU

Son devirde yetişen din adamlarından. Fakir bir çiftçi ailesinin çocuğudur. Babası Hasan Efendidir. 1912 senesinde Bulgaristan’ın Şumnu vilayetine bağlı Kalaycı köyünde doğdu. 1983’te İstanbul’da vefat etti.

İlk tahsilini doğduğu yerde, rüşdiye yani orta tahsilini köyüne yakın Ekizce köyünde bitirdi. Babası dini ilimlere ve alimlere son derece bağlı olduğundan onu orta tahsilinden sonra Şumnu’daki Nüvvab Mektebine gönderdi. Nüvvab Mektebinin dört senelik orta, beş senelik lise, üç senelik yüksek kısmını bitirdi. 1936 senesinde iki arkadaşı ile birlikte ihtisas için Mısır’a gitti. Orada beş sene kadar kalıp Ezher Üniversitesinin Şeriat Fakültesini (İslam Hukuku) bitirdi.

1942 senesinde Bulgaristan’a dönüp, Nüvvab Mektebinin lise ve yüksek kısımlarına öğretim üyesi olarak tayin edildi. 1944 senesinde Bulgaristan Ruslar tarafından işgal edilip, hükumet idaresi komünistlerin eline geçmesinden sonra, mektep müdürü istifa etti. Yerine Ahmed Davudoğlu tayin edildi. İki sene müddetle grevci talebelerle uğraşarak vazifesini sürdüren Davudoğlu, Şumnu Milis (yani komünist) kumandanı tarafından gizlice Türkiye casusluğu ile suçlandırılarak tutuklandı…………..

Türk konsolosluğuna müracaat ederek iltica isteğinde bulundu.

Aylarca uğraşıp bekledikten sonra 1949 senesi sonunda dört kişilik aile fertleriyle birlikte Türkiye’ye göç etmesine izin verildi………………

İstanbul Yedikule’deki Küçükefendi Camiine imam ve hatib tayin edildi. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığında gezici vaiz olarak vazife aldı. Bu vazifede sekiz ay kaldıktan sonra Bursa Orhangazi Müftülüğüne tayin edildi. Üç sene sonra kendi isteği üzerine İstanbul Fatih Camii Kütüphanesi memurluğuna, bir müddet sonra da kütüphane baş memurluğuna getirildi. Fatih Kütüphanesi Süleymaniye Kütüphanesine ilhak edilince, Davudoğlu oranın memuru oldu. Aynı zamanda İstanbul İmam-Hatib okulunda ders okuttu. 1959 senesinde İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünün açılması üzerine bu okula öğretim üyesi ve müdür yardımcısı olarak tayin edildi. On sene müddetle Arap Dil ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Bir kaç sene müdür başyardımcılığı ve müdür olarak vazife yaptı, emekli oldu.

1983’te İstanbul’da vefat etti. Zamanımızın ilim adamlarından olan Ahmed Davudoğlu, Bulgarca ve Arapça bilirdi. İslamiyeti içeriden yıkmaya yönelik, dinde reformculuk ve mezhepsizlik fitnesine karşıydı. Bu fikirleri ortaya atan Cemaleddin-i Efgani, Muhammed Abduh ve onların yolunda giden günümüz mezhepsizlerine ilmi cevaplar vermiştir. Böyle kimselerin yeterli dini tahsil görmediklerini, etrafın propagandalarına aldandıklarını yazılarında belirtmiştir.

 

CEMÂL PAŞA

Cemâl Paşa, Osmanlı Devletinin içinden sarsılıp, daha sonra yıkılmasına zemin hazırlayan meşhur İttihat ve Terakki Cemiyetinin ileri gelen reislerinden ve faal elemanlarından idi. Nitekim adı geçen cemiyetin 1899 yılında Selânik’te Talat Paşa ve arkadaşları tarafından kurulması üzerine Cemâl Paşaya, bu yıkıcı cemiyetin ordu içinde teşkilâtlandırılması ve Sultan İkinci Abdülhamîd Han gibi bir pâdişâhın, istibdat yaygaralarıyla tahttan indirilmesini sağlayacak faaliyetleri yürütmek vazîfesi verilmişti. Netîcede Cemâl, Enver, Talat ve diğer cemiyete üye paşaların yıkıcı çalışmaları etkisini gösterdi ve Sultan Abdülhamîd Han zorla tahtından indirildi. Pâdişâh’a tahttan indirildiğini bildirmek için saraya gelen heyet arasında Ermeni Aram, Yahûdî Emanuel Karasu’nun bulunması, cemiyetin vatan hâinleri ile ne derece irtibat hâlinde olduğunu açıkça göstermektedir.

 

BAHADIR ŞAH-II

Hindistan’da Babürlü Türk Devletinin son hükümdarı. Asıl ismi Ebü’l-Muzaffer Siraceddin Muhammed’dir. İkinci Ekber Şah’ın oğludur. 24 Ocak 1775’te doğdu.

1837 yılında babasının ölümü üzerine, 62 yaşında tahta çıktı. Bu sırada devletin kontrolü İngilizlerin elinde bulunuyordu. 20 sene sadece isimden ibaret kalan bir hükümdarlık yaptı. 1857’de Kalküta yakınlarında Müslüman askerler ayaklandılar. Sür’atle büyüyen ayaklanma sonunda askerler Delhi’de duruma hakim oldular. İkinci Bahadır fiili bir hükümdar olarak göreve başladı. Camilerde hatipler Delhi halkını cihada çağırıyor ve Bahadır Şahı desteklemeleri için ikazlarda bulunuyorlardı. İkinci Bahadır, oğlu Moğol Mirzayı seraskerliğe tayin etti.

Fakat bir süre sonra askerin iaşe masraflarının karşılanmaması yüzünden sipahiler komutanlarını dinlemeyerek yağmaya başladılar. Bu karışıklıktan faydalanan İngilizler, Sir John Lawrens idaresinde Delhi harekatını başlattılar. Lawrens, 8 Haziran’da Delhi önlerine gelerek İngiliz kuvvetlerini savaş nizamına soktu. Dört bir yandan açılan topçu ateşi Delhi’de büyük zayiata sebeb oldu. İngiliz birlikleri açılan surlardan şehre girdiler. Bahadır Şah ve sipahiler iç kaleye (Kale-i Mualla) çekildiler ise de çok geçmeden teslim oldular. İngilizler batı vahşetinin tipik bir misalini burada göstererek, kendilerine sığınan saray erkanını kurşuna dizdiler. Mahkemeye sevkedilen İkinci Bahadır Şah ömür boyu hapse mahkum edildi. Aralık 1858’de resmen tahttan indirildi. Burma’da Rangun şehrine gönderilen Bahadır Şah 7 Kasım 1862’de öldü. İkinci Bahadır Şah, alim, hattat ve aynı zamanda iyi bir şair olup, Zafer mahlası ile şiirler yazardı.

21 OCAK  2019 PAZARTESİ ,

Ana Sayfa / ÜST AKIL İNGİLİZ DERİN DEVLETİNİN İÇYÜZÜ 1. CİLT / 1.Cilt – 3. Bölüm: OSMANLI’NIN YIKILIŞ NEDENLERİ / 6. OSMANLI TOPRAKLARINDA İNGİLİZ AJANLARI

OSMANLI TOPRAKLARINDA İNGİLİZ AJANLARI

29 Mart 2017 1.Cilt – 3. Bölüm: OSMANLI’NIN YIKILIŞ NEDENLERİÜST AKIL İNGİLİZ DERİN DEVLETİNİN İÇYÜZÜ 1. CİLT

 

İngiliz derin devletinin Osmanlı’daki faaliyetlerini anlatırken, İmparatorluğun birçok bölgesinde aktif görev almış İngiliz büyükelçileri, konsolosları ya da diplomatlarına özel bir yer ayırmak lazımdır. Bu elçilerin büyük bir kısmı, Osmanlı topraklarına bir konsolostan çok ajan olarak gönderilmiş kişilerdir ve İngiliz derin devletinin hedeflerine ulaşabilmesinde kilit rol oynamışlardır. Bunların bir kısmı, Türk bürokrasisi ile dost olmuş ve Türk siyasetini yönlendirmeye çalışmıştır. Bir kısmı, Osmanlı yurdunda yüzyıllarca barış ve huzur içinde yaşamış azınlıkları ayaklanmaya teşvik etmiş ve Osmanlı sınırları içindeki iç savaşların lojistiğini sağlamıştır. Dostlukla elde edemediklerini ise kimi zaman tehdit ve şantaj, kimi zaman da ekonomik güçle elde etmişlerdir.

İngiliz derin devleti, Osmanlı topraklarına doğrudan ajanlar da göndermiştir. Bunlar, arkeolog, gezgin gibi vasıflarla Osmanlı topraklarına giren ve burada özellikle Osmanlı’ya bağlı çeşitli etnik grupları ayaklanmaya teşvik eden kişiler olmuştur. Bunlardan en bilineni, İngiliz arkeolog/ajan Gertrude Bell, Irak, Suriye ve Ürdün topraklarındaki ayaklanmaları planlamış ve uygulamaya koymuş olan kişidir. Bell, bu topraklarda yaptığı ajanlık faaliyetiyle İngiliz derin devletinin gözünü öylesine doldurmuştur ki, kendisine “çölün kızı” ve “Irak’ın taçsız kraliçesi” gibi unvanlar dahi verilmiştir. Çok iyi Arapça, Farsça ve Türkçe bilen Bell, Osmanlı’nın kontrolündeki Kudüs, Suriye ve Irak’ta yerel halk ve tüccarlarla dostluk kurmuş, gittiği yerlerde arkeolojik çalışma adı altında çizdiği haritaları İngiliz Kraliyet Coğrafya Merkezi’ne göndermiştir. Musul, Bağdat ve Basra’nın Osmanlı’nın elinden çıkmasına neden olmuştur. Bell, daha sonra, 1919 Paris Barış Konferansı’nda, Churchill ile birlikte, cetvelle Irak sınırlarının tespit edilmesine yardım etmiştir.

İngiliz arkeolog/ajan Gertrude Bell, Emir Faysal ile piknikte. Faysal, Bell’in birkaç yıl sonra Osmanlı’dan ayıracağı Irak’ın tahtına geçecektir.

(1) Soldan sağa, Wyndham Deedes, Emir Abdullah, Herbert Samuel, Gertrude Bell
(2) Ajan T. E. Lawrence, Emir Abdullah ile el ele

İngiliz casus T. E. Lawrence ise, önceki bölümde detaylı gördüğümüz gibi, Hicaz bölgesindeki Arap isyanının müsebbibidir. İngiliz derin devleti, Lawrence’ı kullanarak bir kısım Arapları silah ve para yardımıyla İstanbul’a karşı ayaklandırmıştır. İsyanın sonrasında bölge İngiliz hegemonyasına girmiştir.

Türk ordusu geri çekilirken Arabistanlı Lawrence’ın Arap asilere verdiği emir, Türk düşmanlığını göstermektedir:

Savaşçılar! İçinizde en iyisi, en çok Türk öldürecek olandır. Tutsak almayacaksınız. Teslim olmak isteyeni öldüreceksiniz. Hepsini öldürün! Hepsini öldürün! 128

Winston Churchill başkanlığında 1921 yılında gizli olarak yapılan Kahire Konferansı. Resimde ajanlar Bell ve Lawrence görülebiliyor.

  1. Akdeniz 2. Lübnan 3. Suriye 4. Golan Tepeleri 5. Irak 6. Batı Şeria 7. Gazze Şeridi 8. Ürdün Nehri 9. Amman 10. Ölüdeniz 11. İsrail 12. Mısır 13. Suudi Arabistan

Ürdün – Suudi Arabistan sınırının Amman’a yönelen zikzaklı kısmı, “Churchill Hıçkırığı” olarak adlandırılmaktadır.

Bell ve Lawrence, Winston Churchill başkanlığında 1921 yılında gizli olarak yapılan Kahire Konferansı’na katılmışlardır. Churchill, Kahire Konferansı’na katılan 40 kişiyi, Osmanlı topraklarını Haramiler gibi yağma etmelerinden dolayı 40 Haramiler olarak adlandırılmıştır. Bu toplantıya göre, Filistin İngiliz mandasında kalacak, Haşimi ailesinden Abdullah Ürdün kralı, aynı aileden Faysal Irak kralı olacak, Mekke Şerifi Hüseyin Hicaz bölgesini, İbn Suud ailesi ise Arap yarımadası ve Nejd’i kontrol edecekti. Bunların tümü İngiltere’den para yardımı alacak ve İngiliz Hava Kuvvetleri bölgenin güvenliğinden sorumlu olacaktı. Bu görev doğrultusunda İngilizler binlerce yerleşim yeri bombalamış, on binlerce sivili şehit etmişlerdir. Konferans’ta paylaşılan toprakların tümü Osmanlı topraklarıdır. Ürdün-Suudi Arabistan sınırının Amman’a yönelen zikzaklı kısmı, Churchill hıçkırığı olarak adlandırılmaktadır. Yıllar sonra Churhcill, Ürdün’ü, bir Pazar günü Kahire’de, kaleminin darbesi sonucunda –kendi deyimiyle– “yarattığını” açıklayacaktır.129 İngiliz derin devleti için ülkelerle, devletlerle, milletlerle oyun oynamak işte bu kadar kolaydır.

 

İngiliz Derin Devletinin, Osmânlı Devlet Adamları
Üzerindeki Olumsuz Etkisine Dâir Bir Rapor

İngiliz derin devletinin elçileri, Osmanlı Devleti’ni istedikleri zaman savaşa sokabilmiş, gerekirse tamamen kendi menfaatleri için barış anlaşması imzalatmış ve Osmanlı padişahlarını devirip sadrazamları idam ettirmiştir. Bu güce, Osmanlı içinden hizmetine aldığı devlet adamları sayesinde sahip olmuştur. Bu kişiler, İngiliz derin devletine hizmet eden ve vatanlarına ihanet eden münafık karakterli kişiler olmuştur. Bu nedenle İngiliz derin devleti, tarih boyunca Türk devlet adamlarını yakından takip etmiştir. İngiliz elçilik görevlisi G. Barclay’nin 18 Ocak 1907’de ilettiği bir değerlendirme raporu bu konuda önemli bir örnektir. Söz konusu raporda, Osmanlı Devleti’nde üst düzey görev yapan kimseler hakkında İngiliz derin devleti kurumlarına bilgiler iletilmiş, kişiler hakkında çeşitli sınıflandırılmalar yapılmış, bu kişilerin kendilerine ve hatta eşlerine yönelik hakarete varan ifadeler kullanılmıştır.

Rapordan bazı bölümler şöyledir:

Sadrazam Kâmil Paşa: Kıbrıs asıllı Musevi’dir. Yetenekli ve namusludur. Rodos’a sürülmüş ve İngiliz Konsolosluğu’na sığınmıştır.

Saîd Paşa: Eski Sadrazam. Küçük Said Paşa denir. Çok enerjik ve hırslıdır. Vatanını müthiş sever. Aşırı derecede zekidir. Çok sabırsızdır. Eskiden İngiliz dostuydu, sonra Rus taraftarı oldu.

Hâriciye Nâzırı Ahmet Tevfîk Paşa: Diplomatik yeteneği yoktur. Karısı Alman olmasına rağmen Almanlardan şüphelenir.

Dâhiliye Nâzırı Memdûh Paşa: Gayet dar kafalıdır ve Hıristiyanlara düşmandır. Muhtelif zamanlarda İngiliz çıkarları yanında hareket etmiştir. Utanmaz derecede rüşvet yemesiyle ünlüdür.

Ferîd Paşa: Sadrazam. Almanlar tarafından desteklenmektedir. Devamlı Almanya’yı destekler.

Mâbeyinci Râgıp Paşa: Sultan’a etki edecek kişilerin en önemlilerinden biridir. Saray etkisini kullanarak büyük servet kazanmıştır. İngiliz çıkarlarına yatkındır.

Mehmet Nûrî Bey: Chateauneuf isimli bir Fransız’ın oğludur. Fransa’da tahsil yapmıştır. Saray casusudur. Dış görünüşünün bütün güzelliğine rağmen tamamen çürümüş bir insandır.

İngiliz Dışişleri, Türk devlet adamlarını arşivlemeye bundan sonra da sistematik olarak devam etmiştir. (Bunun en son örneği, günümüzde Wikileaks belgeleriyle ortaya çıkan arşivlerdir). 1933-1939 yıllarına ait bir başka küstah diplomat dili, yine İngiliz Dışişleri belgelerinde bulunmuştur. İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loraine’un, 1938’de “gizlilik kaydıyla” Londra’ya gönderdiği, “Notes On Leading Turkish Personalities” (Önde Gelen Türk Şahıslarla İlgili Notlar) adlı raporunda, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin toplam 96 yöneticisi, gazetecisi ve aydını hakkında gayri resmi bilgiler yer almaktadır:

Yûnus Nâdî Abalıoğlu: Gazeteci. Kısa boylu, şişmandır. Kelebek gözlük takar. Herhangi bir rüzgara kapılmaya meyillidir.

Celâl Nûrî İleri: Gazeteci. Müthiş Batıcıdır. Akıllı. Saman altından su yürüten biri. Komünist eğilimi olduğu düşünülüyor.

Ahmet Ağaoğlu:  İslamiyet’i seçmiş Kafkas kökenli bir Yahudi’nin oğlu. Rus gizli servisinde çalıştı. 1926’dan sonra İngiliz düşmanlığı azalır gibi oldu.

Yakup Kadrî Karaosmanoğlu: Minyon. Önemli özelliği olmayan bir dış görünüşe sahip. Eşi hoş ve İngilizce bilen biri.

Ahmet Ferîd: Bolşevik yanlısıydı. Fırsatçı ve prensipsiz. Çekici karısı, Londra Büyükelçiliği’ndeki başarısında ona yardımcı oldu.

Kâzım Özalp: Büyük olasılıkla Alman ve Bolşevik karşıtı. Poker hastası.

İbrâhîm Tâlî Öngören: Doktor. Öküz kafalı, kısa boylu.

Hasan Saka: Bolşevik sempatizanıydı. Çekici değildir. Külhanbeyi gibidir.

Ali Çetinkaya: Bayındırlık Bakanı iken yabancı şirketlerin millileştirilmesi için çalıştı.

Fethi Okyar: Moğol yüzlü. Alçakgönüllü bir insan. İngilizce bilen çok çekici karısı var.1

  1. Soner Yalçın, ‘İngiliz ‘Wiki Leaks’inde Ünlü Türkler’, Hürriyet, 04.12.2010, http://www.hurriyet.com.tr/ingiliz-wikileaks-inde-unlu-turkler-16452176

OSMÂNLI’YA SIZAN İNGİLİZ AJANLARINDAN BAZILARI

Arminius Vambery

Abdülhamid’in güvenini kazanarak Saray’da yaşayan İngiliz casus Arminius Vambery

Seyyah, kaşif, derviş, öğretim üyesi, yazar, devletlerarası arabulucu gibi sıfatlarla ortaya çıkan Macar asıllı Arminius Vambery; Budapeşte Üniversitesi’nde Doğu Dilleri Profesörü idi. Orta Asya’da Türkoloji araştırmaları yapmak üzere Osmanlı topraklarına gelmiş ve Osmanlı Padişahı nezdinde İngiltere hesabına ajanlık yapmıştı. Musevi asıllı idi; ama iki kere din değiştirmiş, önce Hristiyan sonra Müslüman olmuştu. 5 dil biliyordu.

Vambery, küçükken tüm dini inancını kaybetmiş, fakat buna rağmen ileriki yıllarda derviş görüntüsüne bürünerek Orta Asya’yı dolaşmıştır. Darwinist-materyalist dünya görüşüne sahiptir. 1857’de İstanbul’a gelmiş ve Saray içinde özel dersler vermeye başlamıştır. II. Abdülhamid’in sürekli olarak yanında bulunmuş, Mithat Paşa’ya da Fransızca dersi vermiştir. Çok kısa bir süre içinde Padişah II. Abdülhamid’in güvenini kazanan yegane kişi olmuştur.

Guardian Gazetesi‘nden Richard Norton-Taylor’ın tabiri ile, Vambery’nin İngilizler açısından en faydalı yanı, Türkiye’de Sultan’ın nezdinde sözü geçen biri olması idi. Londra’da kendisinden bilgi alan kişi onu, “Konstantinopol’deki dostunuz” olarak tanımlıyordu.130

Abdülhamid, Vambery’i 1880’lerde Türkiye’ye çağırdı. Vambery, Padişah’ın özel konuğu olarak Yıldız Sarayı’nda ağırlandı. Vambery’nin Saray’a nüfuz ettiğini gören Lord Salisbury, 1888 yılında kendisini Dışişleri Bakanlığı’na çağırıp ona Padişah nezdinde istihbarat toplama görevini verdi.

Vambery, Batı dillerine olan hakimiyeti sayesinde Osmanlı Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) tercüman olarak istihdam edildi. Vambery’nin yeteneklerini fark eden, onun istihbarat ve gözlemlerinden yararlanmak isteyen Batı basını onu İstanbul muhabiri yaptı. Vambery, özellikle İngiltere’de büyük bir coşku ve takdirle karşılandı, onuruna ziyafetler verildi. Hatta Kraliçe Victoria’nın davetiyle ağırlandı.

İngiliz Avam Kamarası’nda, Vambery’nin, Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’nin ricası ile Abdülhamid’e özel bir misyon için gittiği yolundaki söylentilerin doğru olup olmadığı, eğer bu söylentilerde gerçek payı varsa bu görevinin neleri kapsadığı sorulmuştur. Gelen cevap nettir: “Bu sözlerin kesinlikle aslı yoktur”. Oysa ki, daha bir ay kadar önce Prof. Vambery, Lord Salisbury’nin emriyle İstanbul’da bulunmuş ve Dışişleri Bakanlığı’nda Padişah II. Abdülhamid ve Osmanlı’ya ilişkin uzun ve gizli bir rapor sunmuştur.

Abdülhamid “İngilizlerle anlaşabilmeyi ben de çok arzuluyorum; bu hususta her türlü tavizlerden de kaçınmayacağım; yeter ki onlar da aynı şekilde istekli olsunlar” demiş, hatta Vambery aracılığı ile Londra’ya bir ittifak önerisinde bulunmuştur.131

Charles Arbuthnot

General Sebastiani ve Fransız subayları, Sultan Selim ile devlet ileri gelenlerine İstanbul’u savunma planlarını gösteriyor.

Charles Arbuthnot, 1804-1807 yılları arasında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğini yapmıştır. İngiliz donanmasının, Çanakkale Boğazı’na saldırdığı ve Adalar açıklarına gelip İstanbul’u tehdit ettiği başarısız operasyonun mimarıdır.

1808 Çanakkale operasyonu öncesinde Rusya, savaş ilan etmeksizin Türk toprakları Eflak ve Boğdan’ı işgale başladı. Osmanlı İmparatorluğu, bunun üzerine, Fransız Büyükelçi Sebastiani’nin de baskısıyla Rusya’ya karşı savaş hazırlıklarına başladı. Bunun ardından Ruslarla ittifak halindeki İngiliz Elçisi Sir Charles Arbuthnot, Bab-ı Ali’ye ültimatom verdi. Bu ültimatomda, Sebastiani’nin İstanbul’dan gönderilmesi, Rusya ile barış yapılması, İngiliz ittifak antlaşmasının yenilenmesi, İngiliz ve Rus savaş gemilerinin Boğazlardan serbestçe geçebilmelerine izin verilmesi istenmekteydi. Ültimatomun akabinde Rusların Eflak ve Boğdan’a girmesi karşısında Rusları destekleyen İngiltere, Çanakkale istihkamlarının da kendilerine verilmesini talep etti. Elçi Arbuthnot, bu şartlar kabul edilmediği takdirde, Bozcaada’ya gideceğini ve oradan İngiliz donanmasıyla gelerek İstanbul’u bombardımana tutacakları tehdidini de savurdu.

Arbuthnot’un katılımıyla Çanakkale’deki İngiliz donanması 10 büyük kalyonla 4 Türk gemisini batırarak Marmara Denizi’ne girdi ve İstanbul önlerine geldi. İngiliz donanmasının İstanbul’a ulaşması ile ültimatoma Türk donanmasının emanet olarak İngilizlere devredilmesi de eklendi. İngilizlerin bu hareketi önce asker içinde sonra da medrese öğrencileri arasında büyük bir hiddet oluşturdu. İstanbul halkı ve en sonunda Bab-ı Ali de direnmeye karar verdi. Sahilin kilit noktaları savunma yapacak şekilde düzenlendi. 300 kadar top yerleştirildi. Bu arada da Adalar halkı ve kayıkçılar İngiliz donanmasına karşı gerilla taktikleri ile saldırmaktaydılar. Tüm bu savunma gayreti İngiliz donanmasının geri adım atmasını sağladı. Son bir tehdit denemesi de başarılı olmayınca İngiliz donanması geri çekildi. Çanakkale’deki savunma topçuları da donanmaya geçit vermediler.

Henry Elliot

Sadrazam Mithat Paşa

İngiliz derin devletinin ünlü casuslarından bir diğeri de İngiltere’nin İstanbul Elçiliği görevini yapan Henry Elliot’tur. Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesine ve Mısır’a dış borçlanma yetkisi veren fermanı yayınlayarak Mısır’ın İngiliz hakimiyetine girmesine neden olan Sadrazam Mithat Paşa’nın yakın arkadaşıdır. Elliot, 1876 darbesinin ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın mimarlarındandır.

Darbe sonrası Mithat Paşa sadrazam olunca, İngilizlerle birlikte İstanbul’da “Tersane Konferansı”nı toplamıştır. Savaşı önlemek için toplanan Tersane Kongresi’nde, Osmanlı’dan Sırbistan ve Karadağ’a bağımsızlık, Bulgaristan ve Bosna-Hersek’e de özerklik vermesi istenmiştir. İngiltere, Osmanlı’nın bu teklifleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini ve savaşa gireceğini gayet iyi bilmektedir. Nitekim anlaşma şartları açıklanınca, Mithat Paşa’ya direnmesini telkin eden ve bir savaş durumunda İngiltere’ye güvenebilecekleri hususunda taahhütler veren yine İngiltere olmuştur. Sonuç olarak Elliot’un, yani İngiliz derin devletinin isteği olmuş ve Osmanlı ile Rusya savaşa girmiştir. Bu savaş, Osmanlı’nın, tarihindeki en büyük toprak kayıplarından birini yaşadığı savaş olmuştur. Yine bilindik taktik karşımıza çıkmış ve yine “barış” antlaşması İngilizlerin arabuluculuğu ile imzalanmıştır.

İngiliz derin devletinin bilinen taktiklerinden biri, iki tarafı kışkırtıp savaştırdıktan sonra arabuluculuk adı altında barış anlaşması imzalattırmaktır. Benzer şekilde Osmanlı Devleti’nin batıda büyük çapta ilk toprak kaybettiği anlaşma olan 1699 Karlofça Antlaşması da, o sırada İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi olan William Paget’in baskısı ile imzalanmıştır. 1715-1718 Osmanlı-Venedik-Avusturya Savaşı’nın ardından imzalanan ve yine Osmanlı’nın toprak kaybetmesine neden olan Pasarofça Antlaşması da İngiliz elçilerinin arabuluculuğu ile imzalanmıştır. Bu anlaşmaların tümü, gerçekte İngiliz derin devletinin sinsi politikalarının bir sonucudur. Keza, savaşları alttan alta planlayan ve ateşleyen de daima İngiliz derin devleti olmuştur. Yapılan bu anlaşmaların sonrasında kazançlı çıkan taraf her defasında sadece İngiliz derin devletidir. Osmanlı ise, İngiliz derin devletinin güdümü altında imza atmak zorunda kaldığı her anlaşma sonrasında çöküşe bir adım daha yaklaşmıştır.

Austen Henry Layard

Henry Elliot’dan sonra İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi olan Henry Layard, elçilik görevi ile Osmanlı topraklarına giren ajanlardan bir diğeridir. İngiltere’de Gladstone Hükümeti tarafından Privy Council üyeliğine yükseltilen Layard, 1878 Kıbrıs Antlaşmalarıyla Kıbrıs’ın İngilizlerin egemenliğine girmesini sağlayan kişi olarak kabul edilir.

Türk dostu gibi gözükse de ana politikası, Osmanlı ve Rusların karşılıklı güçlerini tüketmesi ve İngiliz derin devletinin bundan faydalanmasıdır. Elbette bu dönemde II. Abdülhamid’in, İngiliz derin devletine, İngiltere’nin Kıbrıs hakimiyetini sağlayacak imkanlar vermesi de Layard’ın işini oldukça kolaylaştırmıştır.

 

Layard, İngiliz Dışişleri Bakanı Robert Gascoyne-Cecil’e, İslami geleneğe göre bir idarecinin Halifelikten ve tahttan azledilebilmesi için ancak ve ancak deli hükmünde olması gerektiğini belirtmiştir. Bu yönlendirmeyle kurulan bir tertip neticesinde Sultan V. Murad tahttan indirilmiş, yerine de İngiliz derin devletinin baskısına boyun eğmek zorunda kalan II. Abdülhamid geçmiştir. Bu örnek, İngiliz ajanları yoluyla Osmanlı tahtı sahiplerinin bile değiştiğinin vahim bir göstergesidir.

Dipnotlar:

  1. “Arabistanlı Lawrence: Arap İsyanının Öncüsü İngiliz Casus”, Serenti, 19.08.2016, http://www.serenti.org/arabistanli-lawrence-arap-isyaninin-oncusu-ingiliz-casus/
  2. Frank Jacobs, Winston’s Hiccup, The New York Times, 6 Mart 2012, https://opinionator.blogs.nytimes.com/2012/03/06/winstons-hiccup/?_r=0
  3. Richard Norton-Taylor, “From Dracula’s nemesis to prototype foreign spy”,

The Guardian, 1 Nisan 2005, https://www.theguardian.com/politics/2005/apr/01/highereducation.artsandhumanities1

  1. Mim Kemal Öke, Saraydaki Casus: Gizli Belgelerle Abdülhamid Devri ve İngiliz Ajanı Yahudi Vambery, İstanbul: Kasım 1991, s. 252

 

Osmânlı Topraklarındaki Bir İngiliz Ajanının Notları

https://www.dunyabizim.com/kitap/osmanli-topraklarindaki-bir-ingiliz-ajaninin-notlari-h24828.html

‘Beş Türk Eyaletine Doğru’ adlı kitabında Mark Sykes, 1899’daki seyahatinde Halep, Bağdat, Musul, Bitlis ve Van izlenimlerini paylaşmış. Yazar kitabın sonunda amacının sadece bu topraklarda dolaşmak, bu coğrafyayı tanımak olduğunu söylese de uğradığı yerler hakkındaki gözlemleri bu düşüncesini pekiştirmiyor. Sedat Palut yazdı.

 

29 Eylül 2016 Perşembe 10:52

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda, yıkılmaya yakın döneminde topraklarımız üzerinde emeli olan çok sayıda seyyah görünümlü ajan Anadolu’da dolaştı. Hedefleri özellikle denetimin zayıf, kargaşanın çok olduğu Ortadoğu ve Mezopotamya’da dolaşıp, burada olup bitenleri devletlerine haber olarak uçurmaktı.

1916’da Osmanlı Devleti topraklarının paylaşılmasını içeren antlaşmaya adını veren İngiliz yazar, diplomat, asker ve gezgin Mark Sykes de bu seyyah görünümlü ajanlardan birisidir. İnsan Yayınları tarafından yayımlanan Beş Türk Eyaletine Doğru adlı kitabında yazar 1899’daki Halep, Bağdat, Musul, Bitlis ve Van izlenimlerini paylaşmış. Yazar kitabın sonunda amacının sadece bu topraklarda dolaşmak, bu coğrafyayı tanımak olduğunu söylese de uğradığı yerler hakkındaki gözlemleri bu düşüncesini pekiştirmiyor.

Sykes, kitabına Şam’dan Halep’e seyahatine dair notlarıyla başlamış. Yanına aldığı aşçı, garson, katırcı ve seyisle yollara düşen Sykes, kitabının ilk sayfalarında çevirmeninin Batılı devletlerle ilgili düşüncelerini okurlarla paylaşmış: “İngilizlerin ne kadar yozlaşmış olduğunu düşünse de onları birçok millete üstün tutardı. Almanların hasis ruhlu ve cimri, Ruslarınsa kafasında kötü fikirler, vücudunda kötü kokular taşıyan rezil, pasaklı insanlar olduğunu söylerdi. İtalyanlara sağduyulu olmadıkları için güldüklerini söylerdi. Fransızlara gelince hepsinin maymunlar gibi bazen güldüğünü, bazen başını bazen elini sallayan aptal insanlar olduğunu anlatırdı. Ermenileri şeytani yalancılar ve utanmazlar olarak tarif  ediyordu (s. 13)

Sykes’in Kürtler ve Ermeniler ile ilgili düşünceleri

Yazar, Halep yolu üzerinde yaşayan insanların bedevi, güvenilmez ve göçebe köylüler olduğunu, uzaktan bunlardan bir grubun yaklaştığı fark edildiğinde hemen tüfeklerni hazırlandığını söylüyor. Kitabı okudukça yazar, yol boyunca yukarıda ismini zikrettiğim yerleri ziyareti sürecinde Kürt ya da Ermeniler tarafından ya soyulmaya ya da öldürülmeye çalışıldığını aktarıyor. Hem Ermenilerin hem de Kürtlerin evinde kalan Sykes buraları detaylarıyla, olumsuzlayarak tasvir ediyor ve Ermenilerin ve Kürtlerin silahlı birlikler halinde dolaştığını ifade ediyor. Halep’te kaymakamın sarayında ağırladığını, kaymakamın kendisiyle ilgili detaylı sorular sorduğunu paylaşıyor. Kaymakam kendisine İngiltere’de işinin ne olduğunu, özellikle bu bölgede neden bulunduğunu, nereden geldiğini ve seyahat ederkenki amaçlarını sormuş. Sykes, belki kendisine belki de İngilizlere güvenilmediğinden gittiği her yerde hem yetkililer hem de halk tarafından buna benzer sorularla karşılaştığını ifade ediyor. Halep’in turistler tarafından sıkça ziyaret edildiğine değinen yazar, bu ziyaretlerde turistlerin genel olarak sıkıntı çektiğine değiniyor:  “Mesela bir Türk yerleşimine ziyarette bulunmanız hoşa gitmiyor ya da giydiğiniz şapka taş yağmuruna tutulmanız için yeterli sebep olabiliyor.” (S.33)  Halep Bağdat yolunda, buradaki Ermenilerin Türk kadınlarını nasıl öldürdüğünü anlatıyor Sykes. Burada şuna değinmeden geçemeyeceğim. Yazar bu seyahat esnasında çok sayıda Ermeni ile karşılaşıyor. İzlenimlerinin çoğu olumsuz: Hırsızlık, adam öldürme, eşkıyalık, pirelerle dolu evler vs. Hatta bir yerde, “Ermenilere karşı öyle içten bir önyargı var ki” diye başlayan bir cümle kuruyor. Yazar, Ermenilerin ancak Amerikan misyonerleri vasıtasıyla değişeceğini düşünüyor.

Kitabın en ilginç kısımlarından birisi o dönemin Süleymaniye’sinde Kürtlerin silah üretmesi: “Silah üreticileri bugün hâlâ 15. ve 16. birliklerin kullandığı Amerika patentli Martini- Peabody’i kendilerine model seçmişler; ama oyma yerleri için de kendilerine Rus Bourdan tüfeğini örnek almışlar.” (S. 53) Silah üretiminin yoğun olması, savaş atmosferinin hiç eksik olmaması yazarın paylaştığı noktalar… Yazar “Musul’da, Bitlis’te Fransız konsolosluğu varken neden İngiliz konsolosluğu yoktur” diye sorarak memleketine hayıfta bulunuyor.

  1. yüzyılın sonunda Halep, Bağdat, Musul, Bitlis ve Van’ı bir yabancı seyyahın gözünden görmek isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap, Beş Türk Eyaletine Doğru…

Mark Sykes, Beş Türk Eyaletine Doğru, İnsan Yayınları.

Sedat Palut [sedat.palut @ gmail.com] Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2018, 15:51

 

SABETAYCILAR

Sabetaycılar, çeşitli tarikatlerin yanısıra, Rifâî tarikatına sızarlar. İstanbul’da, Fatih’te Ümmi Kenân tekkesinin kurucusu Selânikli ünlü Kenan Rifâî de, bu cemaatin bir mensubuydu. 1867’de Selanik’te doğan Kenan Bey, burada önce Alliance Israélite ve Terakki mekteplerine devam eder, daha sonra İstanbul’da Galatasaray Sultanisi ve hukuk mektebini bitirir. Medine, İstanbul ve başka şehirlerde muallimlik yapar. Medine’de iken Rifâî şeyhlerinden Şeyh Hamza Efendi’den icazet aldığını ileri sürer.

İstanbul’da Fatihte halen mevcut olan Ümmü Kenan tekkesini kurar. Tekke 1909’da Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’ye yaptırılır. 1925’e kadar tekke faaliyetini sürdürür. Geniş meşrepli olup, bir sosyete tarikatı şeklinde faaliyetlerini sürdüren Kenan Rifâî (Büyükaksoy) 7 Temmuz 1950 yılında vefat ederek Merkez Efendi mezarlığına defnedilmiştir.

Kenan Rifâî’yi takiben bir çok Sabetaycı aile mensubu halen merkez Efendi ve Kozlu mezarlıklarına defnedilmeye devam etmektedir. Kenan Rifâî’den sonra Kubbealtı cemiyeti şeklinde faaliyetini sürdüren cemaatin başına Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kızkardeşi Samiha Ayverdi geçer. (Ölümü: 1993)

DERLEYEN: MÜFÎD YÜKSEL

Aşağıda verilen iki konu başlığı, bir e-dergi olan Akademi‘den izin alınarak alıntılanmış olup, faydalanmanız için eklenmiştir. Akademi e-dergide bu konu hakkında daha fazla malumata sahip olabilirsiniz.

Mevlevî Tarîkatını bozan Sabetayist; BEY BABA

Ney denilen musiki aleti, hiç bir manevi değer ifade etmedi. Tasavvuf ehli Müslümanlara, tasavvuf ehli olmayan müslümanlara caiz olan şeyler bile haram iken, zikir ehline mübahlar bile haram iken, müzik aletleri nasıl olur da ibadet olarak kullanılabilir? Aşağıya iktibas edeceğimiz ropörtajı okuduğunuzda, aylardır anlatmak istediğimiz acı gerçekleri görmüş olacaksınız.

 

Mevlevî tarîkatı nasıl tahrîf edildi?

Alanya eşrafından, Hasan Arıkan ve Mehmed Arıkan hocaefendilerin babaları muhterem Mustafa ARIKAN (merhum) ile yapılan röportaj.

Bu röportaj 1978’de Haftalık UFUK gazetesinde yayınlanmıştır. Ufuk soruyor, o da cevaplıyor…

UFUK: Efendi Hazretleri (Süleyman Hilmi Tunahan k. s.), MEVLEVÎ tarikatının bozulduğunu, size nasıl anlatmıştı?

MUSTAFA ARIKAN: Efendi Hazretlerine (k. s.), bir münasebet düştüğünde sormuştum:

– “Konya’da Celaluddin-i Rumî hazretlerinin türbelerini ziyaretimde dikkatimi çeken, birkaç dervişin, düğmeye basınca raksettikleri doğru mu ve SEMA’dan mıdır, yoksa nefsani raks mıdır?” diye sorduğumda, Efendi Hazretleri, bu soruma şöyle karşılık vermişlerdi:

– “Konya MEVLEVÎ tekkesinde, son zamanlarda bir Yahudi dönmesi, üç sene şeyhlik yaptı. Ve [tarikatı] bu hale getirdi. Fakat MEVLEVÎ tekkesini bozabilmek için, kuvveti ve ana fikri şuradan almıştı:

“Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretlerini terbiye eden Şemseddin Tebrizî, Celaleddin-i Rumî’yi sohbetine alınca, onun teslimiyetini ölçmek için ‘sohbette hamr (içki) lazımdır’, buyurmasıyla, Celaleddin-i Rumî Hazretleri müskiratçıdan şarap alıp getirmişti.

“Gerek Tebrizî, gerek Celaleddin-i Rumî hazretleri, asla şarap içmediler. O getirilen şarab, kabı kırılarak helâya dökülmüştü.

“İşte tarihteki bu imtihan hadisesinden, Yahudi dönmesi faydalandı. Böyle meşruiyetin hilafına bir imtihanı, Yahudi dönmesi, silah gibi kullandı.

“Bu dönme, evvela tarikata intisap edip MEVLEVÎ tekkesine alındı ve uzun zaman yemeden-içmeden ibadet etti… Halbuki geceleri kimsenin görmediği zamanda yerdi.

“Fakat yemez-içmez, ibadet eder, diye şöhret yaptı. Bu arada da tekkenin şeyhi vefat etti. Bu Yahudi dönmesi, yemez-içmez ibadet eder, şöhretiyle postnişîn yapılarak, bütün MEVLEVÎ müridleri kendisine (biat ve) inabe ettiler.

Bu usta Yahudi epey bir zaman müridleri tam kendisine bend edinceye kadar çalıştı. Bütün müridlere hakim olduğuna dair iyice kanaati hasıl olunca, yavaş-yavaş menfur fikirlerini işlemeye başladı.

“Biz, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri’nin yolcusuyuz. Hâlbuki o, Şemseddîn-i Tebrîzî ile sohbette şarap içtiler, bilâhare nasûh bir tevbe ederek bu dereceye kadar yükseldiler” gibi, güya nasihat ederek müridleri içkiye hazırladı.

“Biz de içeriz, bilâhare tevbe eder yükseliriz” dedi. Ve içkiler içildi. Tâm sarhoş olunca, dışarıda adamları vâsıtasıyla hâzırladığı, kötü kadınları da, içeri aldırdı. Sarhoşların önünde kadınlar dönmeye raksetmeye başladılar. Yoksa Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin SEMÂ’ı ile bunların uydurdukları birbirine tamâmen zıttır.”

***

Mustafa Arıkan devâmla şöyle dedi:

– O Yahûdîyi ben tanıyorum.. Efendi Hazretlerinden (k. s.) bunları dinlediğim zaman, hafızamdaki Beybaba hâtıram aklıma geldi.

Hz. Üstâzımızın (k. s.), bu hâdisede bahsettiği adam olduğuna inandığım için, bu adamla cereyân eden hâtıramdan bahis ile canlı bir misâl vermiş olacağım.

***

Beybaba Kimdir?

1931 Yılında Adana ili Karaisalı ilçesinin pos ormanından kestirilen keresteler, Bayraklı deresiyle Seyhan nehrine naklediliyor ve oradan da Adana’ya taşınıyordu.

Babam rahmetli, bu nakliye işinin müteahhidi olarak çalışıyordu.

O zaman, Orman işletmesinin müteahhidi olarak de Sadettin Bey adında bir zat var idi. Bunun müstear ismi, yani lakabı “BEYBABA” idi. Ben babamın kâtipliğini yapıyordum ve henüz 17 yaşındaydım. Keresteleri Bayraklı deresinden nehre ve oradan Adana’ya kadar 4 ay gibi uzun bir zamanda 300 işçi ile indirmiştik.

Tam Adana tren köprüsü civarına keresteler gelince, nehrin önüne bağladık. Keresteleri dışarı çıkaracağımız sırada, kuvvetli bir sel geldi. Bağı kırdı.

Keresteler denize doğru yürümeye başladı. Bunu gören Adana’nın bilhassa fellah insanları: – “Nehir getirdi, biz götürdük” diyerek, nehirdeki keresteleri kısmen evlerine taşıdılar. Bilâhare Orman İdaresi, duruma el koydu.

‘İhbar edene 20 kuruş verileceği ilan edildi’. Ve birçok ihbar geldi… Kerestenin büyük bir kısmı bu suretle tekrar ele geçirildi.

Fakat Orman İşletmesi müteahhidi Beybaba orman rüsûmünü yatırmamış olmasından sebep, kerestelere Orman Müdürlüğü el koydu.

***

Devletin Ameleye Verecek Parası Yok

Biz, amele başı olarak getirme ücretimizi almak için ziraat vekaletine müracaat ettik. Bize telgrafla cevap verdiler.

– “Amele hakkı mahfuzdur. Keresteler satılınca hakkınız verilecektir” dediler.

Bunun üzerine Orman Müdürlüğü, ameleyi, Alanya’ya gönderecek kadar o zamanki kereste tüccarlarından bize para alıverdi. Ameleyi gönderdik.

Ben işleri takip için Adana’da kaldım. Bu arada bir gazete de, aklımda kaldığına göre (Ahmet Emin Yalman’ın çıkardığı Vatan Gazetesi olsa gerek),

“Oyuncu bir Bar kızının bir buçuk milyon lira ile Türkiye’den Macaristan’a dönmekte olduğunu” yazmıştı.

Bu haber beni şok etti. Sanki bu millet parayı sokakta buldu da verdi. O zaman hükümetin bütçesi ancak bu kadardı. Hükümet bir senelik bütçesi mukabili parayı Macar oyuncusunun götürmesine nasıl müsaade ediyor, aklım bunu kabul etmedi.

Bunda bir esrar var, Beybaba’dan sorayım’ diyerek gazeteyi elime aldım. Ekseri Beybaba’nın gündüzleri bulunduğu, Yıldız Kıraathanesi’ne vardım. Beybaba bir masada birkaç adamla iskambil dedikleri oyunda idi. Karşısına dikildim, beni görünce;

– “Ne o Mustafa” diye sordu. Ben de gazetenin o kısmını göstererek dedim ki:

– “Macar oyuncuya para bulunuyor.. Efendim bunu çözemedim.

Ziraat vekaleti bize amelenin hakkını vermiyor. Parası yok. Kerestelerin satılmasını bekliyor. Fakat Macar oyuncuya bu kadar para veriyor. Bunun sizin tarafınızdan çözülmesini rica ediyorum.”

Beybaba, Kilisli Kör Mahmûd diye marûf kâhyası ile birlikte bizi evine çağırdı ve:

– “Akşam ben sana, bu husûsu geniş geniş anlatayım” dedi.

Akşam dediği saatte Beybaba’nın evine gittik.

– “Çocuk seni gözüm tuttu. Bizim işimize yarayacaksın. Ve ileride seni büyük adam edeceğim” diye söze başladı ve şöyle devam etti:

“Oğlum bu milleti, birinin kıçını koklamadan (izahı ileride gelecek) kurtarmak için evvela nefis ve şehvet yollarını açtık ve ilk olarak Macaristan’dan bin oyuncu çingene kızı getirdik. Bunların en ustası ile İstanbul’da Daru’l-bedâyi’ adında (şimdiki Şehir Tiyatrosunu) açtık. Ve sanattır diyerek genç kızları teşvik etmeğe başladık.

Barlar açtırdık. Gazinolarda çalıştırmak suretiyle yavaş-yavaş yerli halkın taassubunu kırarak sahnelere, barlara, gazinolara rağbeti temin ettik. Ve bugün artık, Macar çingenelerine ihtiyaç kalmadı. Yavaş-yavaş gönderiyoruz. Ancak giderken sırtlarındaki elbise ve pek cüz’î bir harçlıkla hudûd dışı edildiler.

Fakat yerli halkı bu işe teşvik için birbuçuk milyon götürüldü, diye ilan edilir. Böylece, güzel kızları olan anne ve babalar özenirler: ‘Bizim kızımız yapamaz mı, yüz lira da mı alamaz, diye düşünerek adım-adım yaklaşırlar” dedi.

Bu hale milleti getirinceye kadar bunun gibi bir çok planlar tatbik ettiklerini söyledi.

Selanikliymiş!

Selanik asıllı olduğunu sonradan öğrendiğim, Beybaba, daha sonra şunları anlattı:

“Ben Rusya’da uzun zaman sağır görünerek kiliseye hizmet ettim. Ve İstanbul patrikhanesine “Ben Rusya’da uzun zaman sağır görünerek kiliseye hizmet ettim. Ve İstanbul patrikhanesine çancı olarak gönderildim. Patrikhanede epey bir müddet sağır olarak çalıştım. Beni sağır diye söz saklamazlardı.

Ayrıca, ben seferberlikten önce, Adana’nın Karaisalı kazasında kaymakamlık yaptım. O zaman kızılbaşlara Babalık yapmıştım. Sizin getirdiğiniz keresteleri, bana ücretsiz taşıdılar. Daha ben neler gördüm ve neler geçirdim.

Mesela İstiklal muhakemesinden sonra istediğimiz inkılâpları yapmağa iki cihetten itiraz başladı.

Birisi siyasi idi. Harpte çarpışıp da kazananlar arasında bu mühim idi.

Diğeri de, arkasından gidilen büyük ve şöhret sahibi âlimler idi. Bunları yok etmek lazımdı.

BİRİNCİ mühim olan, siyasi ve fikri ayrılığı bulunanları temizlemekti. Bunun için “İzmir suikastı” tertiplendi. Bunda benim rolüm büyüktü. Bu suretle bir çok fikir muhalifi kimseler öldürüldü.

İKİNCİ olarak, arkasından gidilebilecek şöhret sahibi büyük âlimler geliyordu. “Menemen hadisesi” yapıldı. Edirne’den Van’a kadar şöhret sahibi âlimler, bu hadise ile alakalandırılarak, ele geçenler imha edildi.”

***

Şimdi de MEVLEVÎHÂNE’ye Gidiyor

“Ben tekkeleri kapatmak için, Konya MEVLEVÎ tekkesine intisap ederek yemez-içmez dervişlik yaptım. Şöhrete ulaştım.

Oğlum, yemez-içmez adam yaşar mı? Ama, geceleri gizli yer, kimseye görünmezdim. Bir gün şeyhimiz öldü. Benim yemez-içmez ve devamlı ibadetimden dolayı en ehil olarak şeyhlik makamına geçmemi uygun gördüler. “postnişîn” oldum.

Arkadaşları güzel idare ederek kendime bağladım. Ve yavaş-yavaş işlemeye başladım: “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin O kadar büyük dereceyi kazanması, sohbet esnasında ŞEMS-İ TEBRÎZÎ ile şarap içti, bilâhere nasûh bir tevbe edip bu dereceye erişti, bizim de aynı yolu takip etmemiz lâzım” diyerek işledim.

Bir gün şarabı tekkeye soktum. Dışarda bu işi tezgahlayanlar da vardı. Güzel kadınlar da hazırlandı. Şarap içince, tabii şişede durduğu gibi durmadı, sohbet kadınsız olmaz dedik, kadınları da tekkeye soktuk. Onlar da raks etmeye başladılar.

Kadınların raksı ile SEMÂ dedikleri, böylece birbirine karıştı. Kısaca tekke, meyhane ve kerhane haline getirildi. Muayyen günlerde insanlara da bu durumu teşhir ettim. Sarhoş dervişlerle kadınların SEMÂ yapması, RAKSI, zıplamaları, hoplamaları derken TARİKATın ahlâksızlık olduğuna seyircileri inandırdıktan sonra, bu durumda, tarikatların ve tekkelerin artık kapatılmasının gerekli olduğu hakkında rapor vererek, MEVLEVÎ tekkesinden ayrıldım. Ve benim raporumla tekkeler, tarikatlar suçüstü yakalandı.”

Selanik asıllı Beybaba, bana dönerek devam etti:

“Oğlum kötülüğünü göstermeden kapatsak, halk tepki gösterirdi. Buna mahal bırakmadık. Ben Selanik’liyim. Bunları söylemekten maksadım beni tanımanızdır. Ben, seni yanıma alıp yetiştireceğim.”

***

Bu sözlerini, uzun süre hayretler içerisinde dinleyip ayrıldıktan sonra, otele gelirken, yanımdaki kâhya’ya, Kilisli Kör Mahmûd’a sordum:

– “Bu Beybaba’nın; ‘Milleti, birbirlerinin kıçını koklamaktan kurtardık” demesi nedir? Kâhya: – “Anlamadın mı?.. Cemaatle namaz kılmak, arka arkaya değil mi?” dedi. Ben de: – “Anladım da, ancak senin nasıl anladığını öğrenmek için sordum”, dedim.

Sonradan, Kâhya’nın anlattığına göre, bu adama, Beybaba denilmesinin sebebi, milyonlarca liralık araziye sahip olmasıymış! Çok zenginmiş…

Gittiği kahvede bütün oturanların çay paralarını, oturduğu lokantada yemek yiyenlerin bütün ücretlerini ödemesinden dolayı, halk ona bu ismi takmış.

Kâhya ayrıca, – “Bu adamın, karısı adına Selanik’te bir buçuk milyon liralık (o zamanın parasıyla) mal ve arazisi var, diye, Adana’dan sürülen Rumların hanları, dükkânları ve çiftlikleri bu adama verildi. Adana’nın en zengini oldu. Güya Rumlara da Selanikte’ki arazileri verilmiş..” dedi.

Efendi Hazretlerinin (k.s.) bize bildirdiği: “MEVLEVÎ tarîkatını tahrîf eden Yahûdî dönmesinin” perde arkasındaki kimliğini okuyucuların firaset ve iz’anlarına sunuyoruz. (Alanya / Kıvrasıllı, Mustafa ARIKAN) (1)

İslâm dîninin on iki hak tarikatından biri olan Rifaî tarikatının da son dönemde Sabetayistlerin eline geçtiğini… Son Rifâî şeyhlerinden biri olarak bilinen Kenan Rifaî Büyükaksoy’un 1867 Selanik doğumlu bir Sabetayist gizli Yahûdî olduğunu…

Bu şahsın soy isminin bile tipik bir Sabetayist kriptoloji ürünü olduğunu… (-büyük, -ak, -soy) Bu şahsın hem itikadi/inanç anlamında hem de muamelat/yaşam tarzı anlamında inanılmaz, akıl almaz bir sapkınlık içinde olduğunu…

Sabetayistlere karşı, yazılarında ciddi bir yer ayırıp mücadele eden Sâmiha Ayverdi’nin bile Kenan Rifâî Büyükaksoy’un Sabetayist olduğunu bilmeden ona bağlandığını… Ona aldanıp bozuk bir yol tuttuğunu…

Kenan Rifâî Büyükaksoy

Kenan Rifâî’nin, 1925’te tekkelerin kapatılmasını “Hakk’ın tasarrufu” ve “Onlar zaten kendilerini fesh etmişlerdi” diyerek çok mânidâr bir şekilde yorumladığını, kapatılma kararına hiç tepki göstermediğini ve bu nedenle büyük tepkiler aldığını…

Bu sabatayist gizli yahûdî zâtın kabrinin, Merkez Efendi Câmii avlusunda bulunduğunu…

Araştırmacılarımızın, yazarlarımızın bir dakika bile kaybetmeden bu meselenin üzerine gitmesi gerektiğini…

 

KERİMAN HÂLİS ECE

Türk güzellik kraliçesi. Babası devlet memuru Tevfik Hâlis’tir. 1913 senesinde İstanbul’da doğdu. Önce evde öğrenim gördü, daha sonra Feyziye Mektebine girdi. Ancak Akşam Kız Sanat Okulundan ileri gidemedi.

1932’de Cumhûriyet Gazetesi tarafından tertiplenen güzellik yarışmasında Türkiye güzeli seçildi. Babası Tevfik Hâlis’e; “Keriman’ı güzellik yarışmasına sokacağız” dediklerinde; “Bu kara kızı mı?” diye alay etmişti.

Aynı yıl Belçika’nın Spa şehrinde yapılan dünyâ güzellik yarışmasında 28 ülkenin temsilcileri arasından dünyâ güzeli îlân edildi. Kendisine Ece soyadı Atatürk tarafından verildi.

Hâlid Turhan Bey Hatıraları’nda Keriman Hâlis Ece’nin dünyâ güzeli seçilmesini şu şekilde anlatıyor:

1932 senesinde Cumhûriyet Gazetesinin tertiplediği güzellik yarışmasını Keriman Hâlis kazanmıştı. Aynı yıl Belçika’nın Spa şehrinde 28 ülkenin katılmasıyla dünyâ güzellik yarışması düzenlenmişti. Keriman Hâlis bu yarışmaya Türkiye’yi temsilen katıldı. Günlerce Spa şehrinde kalan güzeller, çeşitli kimselerle görüştü ve konuştular. Yarışma gününde jürinin önünden kızlar birer birer geçip giyimleriyle, bakışlarıyla, tebessümleriyle puan toplamaya çalıştılar. Jüri salona geçip puan değerlendirmesi yapmak istedi.

Başkan kürsüye geçerek şöyle konuştu:

“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünyâ üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede bu, Hıristiyanlığın zaferidir.

Müslüman kadınların temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz.

Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdâhale eden Kanûnî Sultan Süleyman’ın torunu, işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik, Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünyâ güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.”

Böylece Keriman Hâlis dünyâ güzeli seçildi. Resimleri gazetelerde basıldı. Hattâ kartpostal yapılarak satıldı, elden ele dolaştı. Keriman Hâlis iki sefer evlendi ise de, her iki evliliği de kısa sürdü.

Türkiye’nin katıldığı bu güzellik yarışmasının maksatlı sonucu, yurt içinde de kısa zamanda etkisini göstererek kiraz güzeli, karpuz güzeli, festival güzeli….. gibi yarışmaların yayılmasına sebeb oldu.

 

TENBÎH:

Bugün müslümân ismi altında üç büyük İslâm fırkası vardır. Şî’îliği yehûdîler kurdu. Vehhâbîliği ingilizler kurdu. İslâmiyyeti türkler korudu. Misyonerler, hıristiyanlığı yaymağa, yehûdîler, Talmûtu yaymağa, İstanbuldaki Hakîkat Kitâbevi, İslâmiyyeti yaymağa, masonlar ise, dinleri yok etmeğe çalışıyorlar. Aklı, ilmi ve insâfı olan, bunlardan doğrusunu iz’ân, idrâk eder, anlar. Bunun yayılmasına yardım ederek, bütün insanların dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmalarına sebeb olur. İnsanlara bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli bir hizmet olamaz. Bugün hıristiyanların ve yehûdîlerin ellerindeki Tevrât ve İncîl denilen din kitâblarının, insanlar tarafından yazılmış olduklarını kendi adamları da söyliyor. Kur’ân-ı kerîm ise, Allahü teâlâ tarafından gönderildiği gibi tertemizdir. Bütün papazların ve hahamların, Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği kitâbları dikkat ile ve insâf ile okuyup anlamağa çalışmaları lâzımdır.

2- …………………………………………………..

Cenâb-ı Hak, hepimizi dünyâ ve âhıretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâya “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak se’âdetiyle şereflendirsin. Çünki cenâb-ı Hak, Ona tâbi’ olmağı, Ona uymağı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhıret ni’metlerinden dahâ üstündür. Hakîkî üstünlük, Onun Sünnet-i seniyyesine tâbi’ olmakdır ve insanlık şerefi ve meziyyeti, Onun dînine uymakdır. [Sünnet kelimesi, üç ayrı ma’nâya gelir. Burada, “Ahkâm-ı İslâmiyye” demekdir.]

[Ona tâbi’ olmak, ya’nî Ona uymak, Onun gitdiği yolda yürümekdir. Onun yolu, Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği yoldur. Bu yola “Dîn-i İslâm” denir. Ona uymak için, önce îmân etmek, sonra müslümânlığı iyice öğrenmek, sonra farzları edâ edip harâmlardan kaçınmak, dahâ sonra, Sünnetleri yapıp mekrûhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mubâhlarda da Ona uymağa çalışmalıdır.

Îmân etmek, bütün insanlara lâzımdır. Herkes için îmân zarûrîdir. Îmân edenlerin, farzları yapıp harâmlardan kaçınması lâzımdır. Her mü’min, farzları yapmağa ve harâmlardan kaçınmağa, ya’nî müslümân olmağa me’mûrdur. Her mü’min, Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem”, malından ve cânından dahâ çok sever. Bu sevgisinin bir alâmeti, Sünnetleri yapıp mekrûhlardan kaçınmakdır. Bir mü’min, bütün bunlara tâbi’ oldukdan sonra, mubâhlarda da, ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir müslümân olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, ya’nî sevgili olur.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” söylediklerinin hepsini beğenip kalbin kabûl etmesine, ya’nî inanmasına “Îmân” denir. Böylece inanan insanlara, “Mü’min” denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamağa veyâ iyi ve doğru olduğunda şübhe etmeğe “Küfr” denir. Böyle inanmıyan kimselere “Kâfir” [Allah düşmanı] denir. Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerîmde, yapılmasını açıkca emr etdiği şeylere, ya’nî bu emrlere “Farz” denir. Yapmayınız diye açıkça men’ ve yasak ettiği şeylere “Harâm” denir. Allahü teâlânın, açıkca bildirmeyip, yalnız Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yapılmasını övdüğü, yâhud devâm üzere yapdığı, yâhud yapılırken görüp de mâni’ olmadığı şeylere “Sünnet” denir. Sünneti beğenmemek küfrdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği şeylere ve ibâdetin sevâbını gideren şeylere “Mekrûh” denir. Yapılması emr olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere “Mubâh” denir. Bu emr ve yasakların hepsine “Ahkâm-ı İlâhiyye” veyâ “Ef’âl-i mükellefîn” ve “Ahkâm-ı İslâmiyye” denir.

3  – Se’âdet-i ebediyyeye kavuşmak için, müslümân olmak lâzımdır. Müslümân olmak için, hiçbir formaliteye, müftîye, imâma gitmeğe lüzûm yokdur. “Makâmâti mazheriyye” onikinci faslında diyor ki, “Allahü teâlâya ve Resûlüne ve Onun Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Allahü teâlânın ve Resûlünün dostlarını severim ve düşmanlarını sevmem demek kâfîdir. Her bilgiyi delîl ile isbât etmek, ya’nî Kur’ân-ı kerîmdeki veyâ hadîs-i şerîflerdeki yerlerini göstermek, âlimlerin vazîfesidir. Her müslümâna lâzım değildir.”

4  – Bütün insanlara önce lâzım olan şey, “Ehl-i Sünnet” âlimlerinin kitâblarında bildirdikleri gibi, bir îmân ve i’tikâd edinmekdir. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yolunu bildiren, Kur’ân-ı kerîmden murâd-ı ilâhîyi anlayan, hadîs-i şerîflerden murâd-ı peygamberîyi çıkaran bu büyük âlimlerdir. Kıyâmetde kurtuluş yolu, bunların   gösterdiği   yoldur.   Allahü   teâlânın   Peygamberinin   ve   Onun   Eshâbının “radıyallahü  teâlâ  anhüm  ecma’în”  yolunu  kitâblara geçiren, değişdirilmekden  ve bozulmakdan koruyan, “Ehl-i Sünnet” âlimleridir.

5   – Dört mezhebde ictihâd derecesine yükselmiş olan müctehidlere ve bunların yetişdirmiş oldukları büyük âlimlere “Ehl-i Sünnet” âlimleri denir. Ehl-i Sünnetin reîsi ve kurucusu, “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit” ve iki imâm, Ebû Mensûr Mâ-türîdî ve Ebûl-Hasen-i Eş’arîdir.

6   – Hakîkate varmış Evliyânın büyüklerinden olan Sehl bin Abdüllah Tüsterî “rahmetullahi aleyh” diyor ki, “Eğer Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın ümmetlerinde, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) gibi bir zât bulunsaydı, bunlar yehûdîliğe ve hıristiyanlığa dönmezdi.”

7-………………………………………………………………………………………………………………

8- …………………………………………………………………………………………………………….

9  – Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarılan ilmler içinde, kıymetli ve doğru olan, yalnız “Ehl-i Sünnet” âlimlerinin anladıkları ve bildirdikleridir. Ehl-i Sünnet âlimleri, bu ilmleri, Eshâb-ı kirâmdan öğrendi. Bunlar da, Resûlullahdan öğrendiler. Her mülhid, her bid’at sâhibi ve her câhil, tutduğu yolun, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun olduğunu sanır ve iddi’â eder. Bu hâlde, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarılan her ma’nâ, makbûl ve mu’teber değildir.

10 – Ehl-i Sünnet âlimlerinin, o büyük ve dindâr insanların bildirdikleri i’tikâddan, îmândan kıl kadar ayrılanların, kıyâmetde azâbdan kurtulmaları imkânsızdır. Böyle olduğu akl ile, Kur’ân-ı kerîm ile ve hadîs-i şerîfler ile ve din büyüklerinin “Basîretleri” ile ya’nî kalb gözleri ile görmeleri ile anlaşılmakdadır. Yanlışlık ihtimâli yokdur. Bu büyüklerin kitâblarında bildirdikleri doğru yoldan kıl kadar ayrılanların sözleri ve kitâbları, zehrdir. Hele dünyâlık toplamak için, dîni âlet edenlerin ve kendilerine din adamı ismini verip, her akllarına geleni yazan zındıkların hepsi, din hırsızıdır. Bu kitâbları ve mecmû’aları okuyanların îmânlarını çalarlar. Bunlara aldananlar, kendilerini müslümân sanıp nemâz kılar. Hâlbuki, îmânları çalınmış, gitmiş olduğundan nemâzları ve hiçbir ibâdetleri ve iyilikleri kabûl olmaz ve âhıretde işe yaramaz.

Dinlerini dünyâya satanlar hakkında, Bekara sûresinde meâli, “Câhiller, ahmaklar, dünyâdaki zevk ve lezzetlere kavuşmak için, dinlerini, îmânlarını verdi. Âhıretlerini satıp, dünyâyı, şehvetlerinin istediklerini aldılar. Kurtuluş yolunu bırakıp, helâke koşdular. Bu alış verişlerinde birşey kazanmadılar. Bunlar, ticâret ve kazanç yolunu bilmedi. Çok ziyân etdi” olan onaltıncı âyet-i kerîmesi gönderildi.

11-………………………………………………………………………………………………………….

12 – Harâm işlememek ve bütün ahkâm-ı İslâmiyyeyi yerine getirmek, çok kolaydır. Kalbi bozuk olana güç gelir. Evet, birçok işler vardır ki, sağlam insanlara kolaydır. Hastalara ise güçdür. Kalbin bozuk olması, İslâmiyyete temâm inanmaması demekdir. Bu gibi insanlar, inandım dese de, hakîkî tasdîk değildir. Lâf ile tasdîkdir. Kalbde hakîkî tasdîkın, doğru îmânın bulunmasına bir alâmet, dîn-i İslâm yolunda yürümekde kolaylık duymakdır.

13 – Allahü teâlânın feyizleri, nimetleri, ihsânları, ya’nî iyilikleri, her ân, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlâd, rızk, hidâyet, irşâd ve selâmet ve dahâ her iyiliği fark gözetmeksizin göndermekdedir.

Fark, bunları kabûlde, alabilmekde ve ba’zılarını da almamak sûretiyle, insanlardadır. Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinde meâlen: “Allahü teâlâ, kullarına zulm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azâba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulm ve işkence ediyorlar” buyurulmuştur.

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şeklde, parlamakda iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyâzlatır.

[Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şeklde parladığı hâlde, elmayı kızartınca tatlılaşdırır. Biberi kızartınca acılaşdırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşden değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden dahâ çok acıdığı için, dünyânın her tarafındaki, her insanın, her âilenin, her cem’ıyyetin ve milletin her zamânda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lâzım geleceğini, dünyâda ve âhıretde râhat etmeleri ve seâdet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lâzım geldiğini, Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. Ehl-i Sünnet âlimleri, bunların hepsini, keskin görüşleri ile bulup, milyonlarca kitâb yazarak, bütün dünyâya bildirdi. Demek ki, Allahü teâlâ, insanları işlerinde başı boş bırakmamış, İslâmiyyeti girmediği bir yer kalmamıştır. Demek ki, İslâmiyyeti dünyâ işlerinden ayırmak mümkin değildir. İslâmiyyeti dünyâ işlerinden ayırmağa kalkışmak, İslâmiyyeti ve müslümânları yeryüzünden kaldırmağa çalışmak demek olmaz mı?]

Kâfirler, müslümânlığı dünyâdan kaldırmağa uğraşıyor, bu çalışmalarında öncülüğü ingilizler yapıyor. Bütün gayretlerine rağmen, gençlerin, müslümânlığı merâk edip araşdırmağa başlamasına bile, tehammül edemiyerek, Ehl-i Sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sözleri kulaklarına gelince, tepeden tırnağa kadar gayz, kin ve intikâm ateşi ile kızıyorlar. Mecmû’alarında, gazetelerinde, televizyonlarında sarık, tesbîh, sakal resmleri yaparak, hortlatılan kara kuvvet: İrticâ’, diyorlar. Îmânsızlıklarının cezâsı olarak, vücûdları ve rûhları, Cehennem ateşinde, sonsuz yanacağı gibi, habîs rûhları, dünyâda da, böyle kızıp yanmaktadır. Böyle gazete ve televizyon çok zararlıdır.

Cihâd, câhil ana, babaların ve dünyâ çıkarları için uğraşan papazların ve keyifleri, zevkleri için zulüm, işkence yapan şeflerin aldattığı, inletdiği insanları küfrden, felâket yolundan kurtarmak, onları güç kullanarak, İslâm ile şereflendirmektir. Cihâd, küfür, işkence ve kötülük içinde yetiştirilmiş, karanlığa atılmış zevallıları, İslâm ışığı ile aydınlanmalarına mâni’ olan diktatörlerin, sömürücülerin zararlarını yok etmek için, cânını, malını fedâ etmekdir. İnsanları, sonsuz Cehennem azâbından kurtarmak, sonsuz Cennet ni’metlerine kavuşdurmak için, zor kullanmaktır. Cihâdı ferdler değil, devlet yapar. Ferdlerin başkalarına saldırmalarına cihâd değil, çapulculuk, barbarlık denir. Cihâda katılamıyanın, mücâhidlere düâ etmesi farzdır. Kâfirler, cihâd sâyesinde zâlimlerin işkencelerinden kurtularak îmân ile şereflenir. İslâmiyyeti duyup, anladıktan sonra, îmân etmiyenlerden, İslâm devletinin adâleti altında yaşamağı kabûl edenlerin dînine, cânına, mâlına dokunulmaz. Bunlar, İslâmın adâleti, şefkati altında hür ve râhat yaşar. Cihâd sâyesinde, hiçbir kâfir, işitmedim, bilseydim inanırdım diyemiyecektir. Müslümânların cihâd etmek için çalışmaları, kuvvetlenmeleri farzdır. Çalışmaz, cihâd etmezlerse, bütün insanlığa büyük kötülük etmiş olurlar.

 

PATRİK GREGORYOS’UN, RUS ÇARI ALEKSANDR’A YAZDIĞI BİR MEKTUP

1821 Rum isyânının baş planlayıcısı olduğu için, Sultan İkinci Mahmûd Han zamânında Fener Patrikhanesinin kapısında asılan Patrik Gregoryos’un, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı (İstanbul’da senelerce  Rus sefîrliği yapan İgnatiyef’in hâtıraları arasında neşredilen) bir mektup, bizler için çok ibret vericidir:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkindir. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için, çok sabırlı ve mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına (devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine) olan itâat duygularından gelmektedir.

Türkler, zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk u idâre edecek reîslere sâhip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâatkârdırlar. Onların bu meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları da an’anelerine olan merbûtiyetlerinden (bağlılıklarından), ahlâklarının salâbetinden (sağlamlığından) gelmektedir.

Türklerde evvelâ itâat duygusunu kırmak ve mânevî râbıtalarını (bağlarını) kesr etmek (parçalamak), dînî metânetlerini (sağlamlığını) zaafa uğratmak (zayıflatmak) îcâb eder. Bunun da en kısa yolu, an’anât-ı milliyye ve mâneviyyelerine (millî ve mânevî geleneklerine) uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Mâneviyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok  kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için, mücerred olarak, harp meydanlarındaki zaferler kâfî değildir. Hattâ, sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakârını tahrîk edeceğinden, hakîkatlerine nüfûz edebilmelerine sebep olabilir.

Yapılacak olan iş, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır.”

8 haçlı seferinde, asîl milletimizi yok edemeyen güçler, bakın hangi taktikleri uygulamaktadırlar:

Ders kitaplarında ezberletilecek kadar mühim olan bu mektupta ibret alınacak çok şey varsa da, gördüğünüz gibi, şu iki husus bilhassa önemlidir:

1) Türklerin mâneviyâtının ve dîninin yıkılması için, Türkleri yabancı fikir ve âdetlere alıştırmak,

2) Türklere hissettirmeden bünyelerindeki tahrîbâtı tamamlamaktır.

Görüldüğü gibi, Türklerin muvaffakiyet sebepleri arasında, devlet ve millet birliği, müslüman olmaları, güzel ahlâk sâhibi bulunmaları, an’anelerine bağlılıkları gibi bâzı mühim hususlar sayılmış, ancak ve ancak mâneviyatları sarsıldığı, dînî metânetleri zaafa uğratıldığı zaman, yâni kültürlerinden ayrıldıkları zaman, Türklerin mağlûb edilebilecekleri ve Osmanlı Devletinin yıkılabileceği açıkça zikredilmiştir.

 

Batılılar bu şekilde, bir taraftan, aydınlar vâsıtasıyla, bilhassa İslâm ülkelerini, kültürlerine yabancılaştırma politikasını güderken, diğer taraftan da o ülkelerde eğitim yuvaları açmak sûretiyle etkili bir faâliyet başlattılar.

Nitekim Lozan Barışı sırasında Avrupalı delegelerin Türk delegeleriyle yaptıkları en çetin münakaşa, bu yabancı okullar mevzuunda oldu. Kânûnî devrinden beri verilen kapitülasyonların kaldırılması hususunda o kadar direnmedikleri halde, yabancı okullar mevzuunda çok ısrar ettiler ve isteklerini aldılar.

Türkiye’de okul açan yabancılar (Amerikalı, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan vb.) kendi kültürlerine sırt çevirmiş bir milletin evlatlarını daha kolay etki altına alabileceklerini çok iyi biliyorlardı.

Şurası bir gerçektir ki, bir millet, başka bir milletin toprağını istilâ ettiğinde, bunun belli bir zaman sonra, er veya geç geri alınabildiği, ama fikirleri millî ve mânevî değerleri bozulan ferd ve cemiyetlerin kişi ve milletlerin düzelmelerinin kendilerini toparlamalarının çok zor bir iş olduğu görülmüştür.

Bunun gerek tarihte, gerek yakın zamanlarda pek çok misâllerini görmek mümkündür. Fransa, işgâl ettiği Afrika ülkelerinden, İngiltere de sömürge yaptığı Hindistan’dan askerî güç olarak çıkmışlardır. Ama, maalesef kültürel yönden tesirleri daha devâm etmektedir.

Benliğinden, millî ve ahlâkî faziletlerinden, örf ve an’anelerinden uzaklaşarak, ruhsuz, köksüz ve inançsız yetişen nesiller, aşağılık kompleksi içinde sapık fikir ve yabancı ideolojilerin esîri olmaya mahkûmdurlar.

Köklü, sağlam, millî ve manevî değerlerle teçhiz edilen (donatılan) âilelere dayanan milletler, her türlü felâketlere karşı göğüs gererler. Sağlam temellere dayanmayan âile ve topluluklar, en küçük bir zorlama karşısında dağılırlar.

Türk milletinin tarihi boyunca her sahada kazandığı zafer ve başarılarda, Türk âilesinin çok büyük payı vardır. Türk âile yapısı, her türlü kötülük ve tuzaklardan korunmalı, millî ve manevî yapısı kuvvetlendirilerek sağlıklı bir şekilde devâmı sağlanmalıdır.

“National Geographic” dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, insan ticareti, yaşadığımız yüzyılın en büyük problemlerinden biri haline geldi. Günümüzde dünyanın her tarafında alınıp satılan, esîr edilen, şiddet gören, sırtından para kazanılan 27 milyon insan bulunuyor ve bu rakamın çoğunluğunu da genç kız ve kadınlar teşkil ediyor. En çok, 16 ilâ 24 yaş arasındaki kadın ve kızlar risk altında bulunuyor.

 

YEŞİLAYIN KURULUŞ SEBEBİ

Birinci Dünyâ Savaşı‘ ndan sonra yurdumuzu işgal eden düşmanlar, Türk varlığını içten çökertmek için çareler aradılar. Gemilerle getirdikleri alkolü fazla içkileri, bilhassa gençlere ulaşacak şekilde dağıttılar. Ülkemizde kısa bir zaman sonra içki ve uyuşturucu madde alışkanlığı bir salgın hâlini aldı. Bilhassa yurt müdâfaasında faâl unsur olan gençlerimize ulaştırıyorlardı.

Bunun üzerine 1919 yılında Şeyhülislâm İbrahim Efendi, Doktor Mazhar Osmân ve arkadaşları önceleri gizli olarak “Alkol ve Uyuşturucu Mâddelerle Mücâdele” teşkîlâtını kurdular. Daha sonra bu kurucular, merkezi İstanbul olmak üzere, 5 Mart 1920’de “Hilâl-i Ahdar” (Yeşilay) adını verdikleri cem’iyeti resmen kurdular.

Yeşilay Cemiyeti; ahlâkî ve kültürel bir kalkınma atmosferi içinde içki, uyuşturucu mâdde ve sigara tüketimini, devlet organlarıyla da işbirliği yaparak asgarîye indirmeyi hedef almıştır.

UYUŞTURUCULARIN ZARARLARI

Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmânı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve ârızalarıdır. Delilik, erken bunama, şuur kaybı, uykusuzluk, felçler hezeyan (sayıklama, saçmalama, akıl dışı davranışlar ) halüsinasyonlar (vehim, hayâl görme, işitme vs. ), zekâ ve hâfıza kayıpları. En kısa ifâde ile: Akıl hastalıkları, zihnî ve rûhî karmaşa ve kaoslar.

Gözlerde: Işık ve mesâfede uyumsuzluk, şaşılık gece körlüğü, göz bebeği büyümesi, küçülmesi, göz adele felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.

Solunum Sisteminde: Nefes darlığı, öksürük, boğulma hissi, bu yolla kalp sıkışmaları, solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.

Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev bu organlara düşmekte olup, karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara, karaciğerde yetersizlik, yağlanma, sertleşme  (siroz)…

Böbreklerde büyük tahribat, albümin, kan ve idrar çoğalması, tıkanmalar, ağır böbrek hastalıkları

Sindirim Sisteminde: Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmları, kanama ve yaraları, gastrit, ülser vs.

Kan organlarında: Kan, insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan büyük zararlar görür. Kansızlık, kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar değişiklikleri, kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.

Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD, tekerrür ederse “Müzmin Zehirlenme” adını alır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir