Seyyid Tâhâ-i Hakkârî’nin Bazı Menkıbe ve Kerâmetleri

Bugünkü makâlemizde, Hakkârî’de tertip edilen Uluslararası bir sempozyum vesîlesiyle, Mayıs ayında yazdığımız 4 makalede kendilerinden bahsettiğimiz, Osmânlılar zamânında Anadolu’da yaşayan evliyânın en büyüklerinden, rûh bilgilerinin mütehassısı, Rabbânî ilimler hazînesi Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin bir-iki menkıbe ve kerâmetini dile getirmek istiyoruz.

Arapça bir isim olan “Menkıbe (veya Menkabe)” kelimesi, sözlüklerde: “Dîn büyüklerinin veya târihe geçmiş kimselerin medhe değer taraflarını, üstünlükleri”ni ifâde için kullanılmaktadır.

Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (kuddise sirruh), Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin onbirinci batından torunu, ya’nî Peygamber Efendimizin soyundan olup, seyyiddir [aslında Hazret-i Hasan Efendimizin torunlarından olup şerîftir]. İnsanları Hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin de otuzbirincisidir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinin büyüklerindendir. Mevlânâ Hâlid’in talebesi olan Seyyid Abdullah’ın kardeşi, Molla Ahmed’in oğludur. Lakabları: “Şihâbüddîn”, “Imâdüddîn” ve “Kutbül-irşâd vel-medâr”dır.

Hocası tarafından Şemdinân’ın Nehri kasabasında ders vermeye me’mûr edildi. Bütün İslâm âlimleri gibi, o da gecelerini gündüzlerine katarak İslâmın güzel ahlâkını yaymış, herkesi iyilik yapmaya teşvik eylemiştir.

1269 (m. 1853) senesinde Nehrî’de vefât etmiştir. Kabr-i şerîfinin ayakucunda kardeşi Seyyid Muhammed Sâlih, yan tarafta mahdûmu Seyyid Habîb, kabristânın alt tarafında ise amcası ve hocası Seyyid Abdullah-i Şemdînî (kaddesallahü esrârehüm) medfûn bulunmaktadırlar.

Seyyid Tâhâ (rahimehüllah), küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsîline başladı. Süleymâniye, Kerkûk, Irâk, Erbîl, Bağdâd gibi ilim merkezlerine giderek oralarda şöhretli âlimlerden; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri, zamanın fen ve edebiyât bilgilerini öğrendi.

Seyyid Tâhâ (rahmetullahi teâlâ aleyh), daha ilim talebesi iken, birgün Bağdâd’a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları: “Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz” deyince; “Bu, mâ-i cârîdir, ya’nî akarsudur. Dînimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar” buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına uzatarak; “Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır” deyip elindeki bir balığı gösterdi. Bu büyük kerâmeti gören arkadaşları: “Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana i’tirâz etmiyeceğiz” dediler.

Seyyid Tâhâ hazretleri dergâhı teşrîflerinde, herkesin gönülleri, inci saçılan dillerinden çıkacak sözlere bağlanırdı. Nehrî kasabası binyediyüz hâne iken, hiçbir evde yemek söz konusu değildi. Hepsi tekkeden yer, içerdi. İkindi namazından sonra “Hatm-i hâcegân-ı kebîr”, sonra İmâm-ı Rabbanî hazretlerinin “Mektûbât”ı okunurdu. Seyyid Fehîm hazretleri Nehrî’de ise ona, o yok ise, muhterem dâmâdı ve halîfelerinden Seyyid Abdülehad hazretlerine okuturlardı.

Seyyid Tâhâ hazretlerinin, Köse Halîfe nâmıyla ma’rûf, âlim, âmil ve veliy-yi kâmil bir talebesi var idi. Seyyid Tâhâ’nın halîfelerinden olup ismi Tâhâ idi. Edebinden, “İsmim Tâhâ’dır” demeye hayâ ederdi. Üstâdından kendisine bir isim vermesini düşünür, fakat arzedemezdi. Sakalı biraz seyrek idi. Birgün, bu düşüncesini ve utancını keşfeden hocası, bir talebesine; “Bizim Köse buraya gelsin” buyurdu. Buna çok sevinip, bu ismi üzerine aldı ve hilâfetle şereflendikten sonra da ismi, “Köse Halîfe” kaldı.

Seyyid Tâhâ hazretleri zamanında, İrân Şâhı, Şemdinân’a yakın 145 pâre köyü, her şeyi ile berâber Seyyid Tâhâ’ya bağışladı. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, bir ân başını eğip kaldırdıktan sonra; “Elhamdülillah” dedi. İrân şâhı ölünce, oğlu bu köyleri geri aldı. Haberi Seyyid Tâhâ’ya getirdiklerinde, yine başını eğip bir an sonra kaldırdı ve yine “Elhamdülillah” buyurdu. Köse Halîfe; “Efendim! Köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz. Geri aldıklarında da hamd ettiniz. Hikmeti nedir?” diye arzedince; “Hediye ettikleri zaman kalbimi yokladım. Dünyâ malına sevinmediğimi gördüm, bunun için hamd ettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadığını gördüm. Yine hamd ettim” buyurdu.