Sevgili Peygamberimizin Yüksek İlmi

Hemen makâlemizin başında ifâde edelim ki, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm,Mekke-i mükerreme’de doğup büyümüş, belli kimseler arasında yetişmiştir. O, “ümmî” idi. Yâni kimseden ders görmemiş, herhangi bir kitap okumamış, hiçbir yazı yazmamıştır. Fakat insanlar ve melekler içinde, en çok ilim O’na verilmiştir. “Ümmî” olduğu hâlde, yâni kimseden birşey okuyup öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ, O’na herşeyi bildirmiştir. Âdem aleyhisselâma herşeyin ismi bildirildiği gibi, O’na da herşeyin ismi ve ilmi bildirilmiştir.

 Şunu belirtelim ki, “Ümmî” terimi, câhil demek değildir. Okur-yazar olmayana “Ümmî” denir. “Ümmî” olan âlimler de vardır. Kâinâtın Efendisi Muhammed aleyhisselâm da “Ümmî” idi. Fakat bütün ilimlere vâkıf idi. O kadar âlim idi ki, Onu görmekle şereflenip sahâbî olanlar bile, oradan ayrılınca hikmet ehli olurdu. Yani doktorlarla tıp ilminden, zirâatçılarla zirâat ilminden, subaylarla harp tekniğinden konuşabilirlerdi. Elbette bu, Peygamber Efendimizin bir mu’cizesi idi. Her okuma-yazma bilene âlim denmeyeceği gibi, her “Ümmî” olana da câhil denmez. Allahü teâlânın varlığına inanan ve zarûrî bilinmesi gerekli dîn bilgilerini bilen müslümâna da câhil denmez.

Evet, Muhammed aleyhisselâm, “Ümmî” idi; ya’nî hiç mektebe gitmedi. Kimseden ders almadı. Fakat, herşeyi biliyordu. Ya’nî her neyi düşünse, her neyi bilmek istese, Allahü teâlâ O’na bildiriyordu. Cebrâîl aleyhisselâm adındaki melek gelip, O’na her istediğini söylüyordu.

Bu husûsu, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle bildiriyor: “Sen bu Kur’ân-ı kerîm gelmeden önce, bir kitap okumadın; yazı da yazmadın. Eğer okur-yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi.” (Ankebut sûresi, 48).

Bu âyetin tefsîrinde şöyle denilmektedir: “[Ey Muhammed! Bu Kur’ân-ı kerîm sana indirilmeden önce] Sen bir kitaptan okumuş ve elinle onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı müşrikler, [Kur’ân-ı kerîmi, başkasından öğrenmiş veya önceki semâvî kitaplardan almış] derlerdi. [Yahûdîler de, Onun vasfı Tevrâtta ümmî olarak bildirilmiştir, bu ise ümmî değil diye şüpheye düşerlerdi.]

Diğer bir âyet-i kerîmede meâlen, “Yanlarındaki Tevrât ve İncîlde yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygambere uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri harâm kılar. Onunla birlikte gönderilen Nûr’a [Kur’âna] uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır” [A’râf, 157] buyurulmuştur.

Esâsen Cenâb-ı Hak, Muhammed aleyhisselâmı Peygamber olarak seçerken, O’nun bilhâssa Ümmî” yâni okuma-yazma öğrenmemiş olmasını ve bu sebebden Kur’ân-ı kerîmin ancak Allahü teâlâ tarafından vahy edilebileceğinin anlaşılmasını istemiştir.

Hadîs-i şerîfte de; “Ben ümmî Peygamber Muhammed’im… Benden sonra Peygamber yoktur” buyuruldu.

Yine Kur’ân-ı kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

“O (Muhammed aleyhisselâm) kendiliğinden, kendi arzûsu ile konuşmaz, konuşmamaktadır. Onun [dîn işlerinde] konuşması ancak vahiydir; O’nun sözleri, O’na bir vahy ile bildirilmekte, öğretilmektedir.” [Çünkü O, tevhîdi i’lân ve şirki yok etmek ve İslâmiyeti yaymak ile emrolunmuştur] buyurulmuştur. (Necm sûresi, 3-4)

Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğunu inkâr eden ve Muhammed aleyhisselâm tarafından hazırlandığını iddiâ edenleri red eden âyet-i kerîmeler nâzil oldu.

İsrâ sûresinin 88. âyetinde meâlen, “De ki, insanlar ve cinnîler birbirlerine yardımcı olarak, [belâgat, güzel nazm ve kâmil mânada] bu Kur’ânın bir benzerini ortaya koymak için biraraya gelseler, yemîn olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar” buyuruldu.