Osmanlıların Temizlik Konusundaki Titizlikleri

Osmanlılar, temizlik konusunda da, İslâmın ışıklı yoluna sarılmışlardır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, temizlik konusunda meâlen şöyle buyurmuştur:

“…Onda (Kubâ mescidinde) tertemiz olmayı seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (Tevbe,108)

Sevgili Peygamberimiz de: “Nezâfet (temizlik) îmândandır” buyuruyor.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İstanbul’un her mahallesinde sıcak ve soğuk banyo yapma mekânları, çeşmeler, haftanın belirli günlerinde de sadece kadınlara açık olan hamâmlar mutlaka bulunurdu.

Bir zamanlar, hamâm sayısının sekiz olduğu Paris’te, halk, ancak “banyocu” denen esnâf sâyesinde yıkanma şansına sahipti. Bu adamlar, bakırdan bir tekneyi peşlerinden sürükleyerek sokak sokak, mahalle mahalle dolaşırlardı. Bu o kadar masraflı bir işti ki, dar gelirli şehirliler, böyle lüks bir işe pek seyrek kalkışırlardı. Orta hâlli bir Paris’li bile, ancak bayramlar ve önemli günler öncesinde temizlenme şansına sâhipti.

1552 yılında Türklere esîr düşüp, üç yıl boyunca Kaptân-ı Deryâ Sinân Pâşâ’nın yanında, kölelikle işe başlayıp en bilgili ve gözde hekîmleri arasına yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı “Kânûnî Devrinde İstanbul” isimli kitapta deniliyor ki:

 “…Türklerin, bize haklı olarak yönelttikleri tenkitlerin başlıcası, kirli oluşumuzdur. İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek yoktur. Türk hamâmlarında çok su harcanır. Dünyâda İstanbul kadar çeşmesi olan hiç bir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.”

Bu garîp durum, sâdece İspanya’ya hâs bir şey değildir; bilakis o dönem Avrupa’sında yaşayan doktor ve dîn adamlarının, kendi toplumları üzerinde bıraktıkları tesîrlerin, hattâ baskıların sonucunda, bütün Avrupa’da yaşanan sıradan bir vak’adır.

Zîrâ o dönemlerdeki doktorlar, banyoyu tavsiye etmedikçe, yıkanmanın sağlık açısından tehlikeli olduğu inancı yaygındı. Doktor John, “Günlük Sağlık Bakımı” isimli kitâbında: “Kulaklara kaçırmamak şartıyla başınızı yıkayabilirsiniz” diyordu.

Fakat Jean de Renoe adlı başka bir doktor, aynı fikirde değildi: O, sâdece “Ellerinizi yıkayabilirsiniz” diyor, “Ayaklarınızı da yıkamanızda bir mahzûr yoktur. Fakat başa su sürmek, son derece tehlikelidir. Unutmamalıdır ki başa sürülen su, her türlü derdin kaynağıdır” görüşünü savunuyordu.

Bu gibi konularla yakından ilgili bir yazar olan Theophrashe Renaudot da bir kitabında aynı konuya şöyle temâs etmektedir: “Doktorlar tavsiye etmedikçe banyo yapmak, sâdece lüzûmsuz bir hareket değil, aynı zamanda tehlikelidir de… En büyük zararı da müstakbel annelerin karınlarındaki hayât meyvelerini yok etmesidir.”

Hıristiyan dîn adamları ise, yıkanma eylemini kötü bir fiil olarak değerlendiriyorlardı. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından çok sonra, Roma hamâmlarında yaşanan rezillik ifrâtına, tefrîtle karşılık vermişler ve temizliği yasaklamışlardı.

VI. yüzyılda Azîz Benedik, dindârlara ve özellikle gençlere; “Banyo, ancak bazı durumlarda izne tâbidir” diye seslenirken, Azîz Francis ise, “Yıkanmamış vücut, dindârlığın işâretidir” şeklinde sözler ediyordu.

İspanya Kraliçesi İzabel, hayât boyu sâdece iki defa, doğumunda ve gerdeğe girerken banyo yapmış olmakla övünüyordu.

Papa olan ilk keşiş Büyük Gregory, “Vakit kaybettirecek bir lüks” durumuna gelmediği sürece, ancak Pazar günleri yıkanmaya izin vermişti.

İşte, Avrupa toplumunda, sudan bu derece korkulduğu dönemlerde, pislik almış başını gidiyordu. Öyle ki uzun süredir yıkanmayan, hattâ silinip temizlenmeyen insanlar,  özellikle kadınlar, üzerlerindeki pis kokuyu bastırmak için ağır parfümler kullanıyorlardı.

Bunlar, bugün inanılması  çok zor olan hususlar.

Şimdi bir de Osmanlı ülkesine bakalım:

Evliyâ Çelebi’nin naklettiğine göre, 17. Yüzyılda, sâdece İstanbul’da 300 adet halka açık hamâm ve 4 bin 536 da özel hamâm bulunuyordu.

Muhtelif dönemlerde, uzun yıllar ülkemizde kalan seyyahlar, Osmanlıların temizliğini şöyle anlatmaktadırlar:

Meselâ M. de Thevenot 1665 yılında Paris’te yayınladığı “Relation d’un voyage fait an Levant” isimli eserinde, “Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiç birini bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de, sık sık hamâma gitmeleri ve yiyip içmedeki itidâlleridir. Çünkü az yemek yerler; Hıristiyanlar gibi karma karışık şeyler yemezler, içki âlemleri yapmazlar ve dâimâ idmân yaparlar” demektedir.

Yine seyyâhlardan biri olan Edmondo de Amicis, 1883 yılında Paris’te yayınladığı “Constantinople” isimli eserinde, Osmanlılardaki temizlikle ilgili olarak şunları yazmıştır:

“… Yüzler, eller, ayaklar, tertemiz; yamalı kıyâfet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok; bütün ictimâî sınıflar arasında umumî ve mütekâbil bir hürmet ve riâyet manzarası göze çarpıyor.”