Örnek İnsan Fâtih Sultân Mehmed Hân

Türk târihi, husûsen Müslümân-Türk’ün târihi sayılamayacak kadar çok kahramân ve cihângîrlerle doludur. Fâtih Sultân Mehmed de bunların başlarında gelir. İstanbul’u, biz torunlarına mîrâs bırakan Fâtih’in hayâtı, Garp’ta ve Şark’ta asırlar boyu, her cephesiyle incelenmiş, hakkında nice kitaplar yazılmıştır. Tetkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihângîrin sayılamıyacak kadar çok üstün vasıfları vardır.

İstanbul Fâtihi Sultân Mehmed Hân’ın vefâtı 3 Mayıs, nâşının İstanbul’a getirilmesi 22 Mayıs, İstanbul’u fethi de 29 Mayıs’ta olmuştur. Bu bakımdan Mayıs ayına, “Fetih ve Fâtih Ayı” dense lâyıktır. (Eski ta’bîrlerle revâ ve sezâdır.)

Sultân Fâtih’in vefâtı 3 Mayısta olduğu için, bu haftadan itibâren onun hakkında makâleler yazmak ve bir çağın kapanıp diğer bir çağın açılışına başlangıç kabul edilen ve dünyâ târihinde çok önemli bir hâdise olan “İstanbul’un Fethi” [29 Mayıs] târihine kadar da devâm ettirmek istiyoruz.

Osmanlı padişahlarının yedincisi, II. Murad Hân’ın oğlu ve II. Bayezid Hân’ın babası olan Fâtih Sultan Mehmed Hân, 1431’de Edirne’de doğdu. Daha 21-22 yaşında iken, İstanbul’u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son veren bu büyük hükümdar, Arnavutluk’u, Bosna ve Hersek’i de almış, Yunanistan’ın fethini tamamlamış ve Balkanları idâresi altında birleştirmiş, Trabzon-Rum Pontus Devleti’ne de son vermiştir.

Toplam 2 İmparatorluk, 4 Krallık, 6 Prenslik ve 5 de Dükalık olmak üzere, 17 devlet fetheden, büyük bir askerî dehâya sâhip ve târihin en büyük hükümdârlarından olan Fâtih Sultân Mehmed Hân, 1481’de 300.000 kişilik çok kudretli ve büyük ordusuyla yeni bir zafer yolunda iken, [bazı rivâyetlere göre] maalesef zehirlenmiş, vatanından sonra en çok sevdiği kahramân ordusunun başında, askerleriyle berâber iken, 3 Mayıs 1481 günü Gebze’de vefât etmiştir. Onun vefâtı ile Hıristiyânlık dünyâsı bayram yapıp kiliselerinde 3 gün çan çalmışlardır. Cenâzesi İstanbul’a getirilip 22 Mayıs 1481 günü, Fâtih Câmii bahçesindeki kabrine tevdî edilmiştir.

Fâtih Sultan Mehmed Hân, çok cesûr ve çok zekî olduğu kadar, çok mükemmel yetişmiş bir hükümdârdır. Çeşitli ilimleri öğrenmek için devrin en mütehassıs âlimlerini kendisine hoca ta’yîn ederdi. Bunlar her gün muayyen sâatte gelip, kendisine ders okuturlardı. Hocazâde, Molla Gürânî, Molla İlyâs, Sirâceddin Halebî, Molla Abdülkâdir, Hasan Samsûnî, Molla Hayreddîn gibi büyük âlimler ona hocalık yapmışlardır.

Arapça, Farsça, Lâtince, Sırpça, Yunanca dillerini biliyor, Avrupa ilim ve tekniğini çok iyi takip ediyordu. Coğrafya, matematik ve astronomi ilimlerine karşı husûsî bir merâkı vardı. Astronomi, matematik, askerlik, târih, coğrafya bilgisi çoktu. Kelâm ve matematikte devrinin otoritelerindendi. Edebiyâta da merâkı çoktu; hattâ “Avnî” mahlasıyla şiirler de yazdı.

Fâtih, medreseleri bizzat teftîş eder, dersleri dinler ve mükâfât verirdi. Sarayda, seferlerde, yolda, sünnet düğünü gibi cemiyetlerde büyük ilmî münâzaralar yaptırırdı.

AKŞEMSEDDİN’İN FETİH MÜJDESİ

Bilindiği gibi, İstanbul’un fethi, 6 Nisan – 29 Mayıs 1453 tarihleri arasında 53 gün süren muhâsaradan sonra gerçekleşmiştir.

 “Menâkıb-ı Akşemseddîn” isimli kitapta anlatıldığına göre:

 İstanbul’un fethinin zorlandığı bir günde Sultân Mehmed Hân, vezîri Veliyyüddîn oğlu Ali Paşa’yı Akşemseddîn’e gönderdi.

“Kale feth olmak ve düşmâna zafer bulmak ümîdi var mıdır?” dedi.

Şeyh cevap verip; “Muhammed ümmetinden bu kadar müslümânlar ve gâzîler bir kâfir kalesine hücûm edeler, inşâallah feth olunur” dedi.

Pâdişâh, bu kadar işâretle yetinmedi. Adı geçen Vezîri yine gönderdi: “Vaktini de ta’yîn eylesin!”

Molla Akşemseddîn murâkabeye daldı. Mübârek yüzü güldü ve şöyle dedi:

“Bu yılın Rebîu’l-evvel ayının 20. günü, seher vaktinde, ihlâs ve gayretle filân taraftan yürüsünler. O gün feth ola, Konstantîniyye’nin içi ezân sesiyle dola!”

Bundan sonra, o gün o sâat oldu. İslâm askerine yürüyüş emir buyuruldu. Asker hisâra hücûm eyledi. Sultân Mehmed, Şeyh’i da’vet eyledi. Meğer Şeyh, talebesine tenbîh etmişti ki, “Benim yanıma kimse girmesin!”

Pâdişâh, Şeyh gelmeyince kalktı, onun çadırına geldi. Çadırın kapısını aralayıp baktı ve gördü ki, Şeyh namaza durup, secdeye varmış. Sarığı, başından düşmüş. Saçını sakalını ve yüzünü toprağa bulamış. Gözünden yaşlar akar. Sofra kadar yer yaş olmuş, duâ eyler.

Şeyh’in bu hâlini ve inleyişini görüp döndü, makâmına geldi. Kaleye baktı. Gördü ki; İslâm askerinin önünde, ak abâlar giyinmiş bir grup hisâra hücûm ederler. Hemen o sâat kale feth oldu.

Hadîs-i şerîfle müjdelenen Konstantîniyye fethi tamâm olduktan sonra, Sultân Mehmed Hân, hocası Akşemseddîn’i arattı, ama bir müddet bulunamadı. O günden sonra, Edirnekapı yakınında bir vîrânede, ibâdet eder hâlde buldular. O zamandan beri o mahalleye “Ak Şemseddin Mahallesi” diye ad koydular.”

İstanbul fethinin çok önemli bazı sonuçları olmuştur. Bunlardan ba’zılarını şöyle özetliyebiliriz:

1-  Bizans’ın çöküşü ile “Ortaçağ” kapanıp “Yeniçağ” açıldı. Bu; ilmin, tekniğin, san’atın ve îmânın eseriydi.

2- Fetihten sonra Tuna’nın güneyi ile Fırat-Toros hattının batısındaki sâha Osmânlılara katıldı.

3- Boğdan, Sırbistan, Mora, Amasra, Çandarlı Beyliği, Trabzon Rum İmparatorluğu, Akkoyunlu Beyliği, Kırım Hanlığı Osmânlılara ilhâk edildi.

4- Venedik’in deniz üstünlüğü bitti.

5- Dünyânın en büyük kilisesi Ayasofya, câmi hâline getirildi.

6- Dünyânın her tarafından ilim adamları akın akın İstanbul’a geldi. İstanbul bir ilim ve san’at merkezi oldu.

7- Hıristiyan halk, hattâ Papazlar bile İstanbul’da lâtin şapkası yerine, Türk sarığı görmeyi tercîh ettiklerini söylediler.

İSTANBUL’UN FETHİ VE FÂTİHİ HAKKINDA BİRKAÇ KELİME DAHA

Fâtih’in yüksek vasıflarından bâzıları şunlardır:

Donanmayı, Beşiktâş’tan Halîç’e indiren teknik zekâ Fâtih’e mahsûstur. Haliç’te, Kasımpaşa’dan başlayarak boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatıp, Kasımpaşa-Ayvansaray arasında 5.5 m. eninde köprü teşkîl ettirmesi, onun askerî ve teknik zekâsının mahsûlüdür.

Askerî ve siyâsî sâhada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin işbirliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itâatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezâlandırırdı.

Kendi devrine kadar olan atalarının kısmen yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütûhât hâline getirdi ve devletini, istikrârlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük-büyük seferler, memleketin coğrafî işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gâyeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek durup dinlenmeden, yaz-kış demeden seferlere çıkmıştır.

Bütün bu seferleri, bir plâna göre yaptığından nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket ederdi. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle netîcelenmesini sağlamak için aylarca bu seferlerin bütün ön hazırlıklarını yapardı.

Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbîrleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükûnetle hazırlayan bir insandı.

Fâtih Sultan Mehmed, soğukkanlı ve cesûrdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad Muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman, hemen onların önlerine geçip düşmân hatlarına girerek göstermiştir. İstanbul Muhâsarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi, bu cesâretinin diğer büyük örneğidir.

Kumandânlığı ile diplomatlığı dâimâ berâber yürütürdü. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere, hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamânında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhûrdur.

Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Ordunun silâhları birkaç senede yenilenirdi. Râhatlıkla söylenebilir ki, Osmânlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir.

Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişâhtır. Fâtih’ten önce top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmânı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydân muhârebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukâvemet hesaplarını bizzât kendisi yaptı.

Yukarıda bir nebze temâs ettiğimiz “İSTANBUL’UN FETHİ” hâdisesi üzerinde, çok kısa bir şekilde biraz daha duralım:

İstanbul’un fethi, sadece Türkler ve Müslümanlar nezdinde değil, bütün insanlık nazarında, cihân târihi bakımından da çok önemlidir. Dünyâ tarihinde en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.

Fâtih Sultân Mehmed Hân, 23 Martta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklîfine gelen Bizans elçisine, genç Pâdişah İkinci Mehmed; “ Ya ben şehri alırım, ya şehir beni! ” cevâbını verdi.

Ulubatlı Hasan’ın burçlara bayrak dikmesi ile coşan askerler, delik deşik olan surlardan içeri girdiler. 20 parça donanma ve 300.000 askerden müteşekkil ordunun, yeri ve göğü sarsan “tekbîr” ve “tehlîl” sesleri arasında, öğleden sonra Fâtih Sultân Mehmed Hân, Topkapı’dan şehre girdi. 29 Mayıs sabâhı yapılan son taarruzda İstanbul düştü.

Bu şekilde ortaçağ sona erdi, yeniçağ başladı. İstanbul’un fethi, Türk târihinin en müstesnâ olayı sayılarak ona “Feth-i Mübîn” denildi.

Dünyânın en büyük kilisesi (Sainte-Sophie) ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya câmiye çevrildi. Fâtih bu ma’bedin kıyâmete kadar “Câmi” kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi.

Bütün Ortodoks Hıristiyânların başı olan Patrikliği ortadan kaldırabilecek güçte olmasına rağmen kaldırmadı. İstanbul’un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandân ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Hâlbuki Cenevizliler Türklerle dostluk anlaşması imzâlamışlardı. Bu ihânetleri ortaya çıkınca çok korkan ve kendilerine çok ağır cezâlar verileceğini bekleyen Cenevizlilere bir şey yapmadı. Fâtih Sultan Mehmed, Ceneviz vâlisi ve papazını çağırtarak sâdece üzüntülerini bildirdi.

[İnşâallah bundan sonra da, bu konuya temâs eden bazı makâleler yazmak istiyoruz.]