“Oniki İmâm” Denilen Yüksek Zâtlar Kimlerdir?

Bilindiği üzere, “Tıp”, “Hukûk”, “Edebiyât” gibi ilim dallarında bazı ta’bîrler vardır. Bunun gibi, dînî ilimlerde de bazı terimler bulunmaktadır:

Meselâ “Peygamberler” hakkında kullanılan “Nebî”, “Resûl”, “Ülü’l-azm” ta’bîrlerini çok duyarız. İlmî kitaplarda “Sahâbe”, “Tâbiîn”, “Tebe-i Tâbiîn”, “Etbâ-ı Tebe-i Tâbiîn” terimlerini  çok okuruz. Yine “Ehl-i Beyt, Âl-i Beyt, Âl-i Abâ”… gibiterimlerin özel ma’nâsı vardır.

“Sahâbe-i Kirâm”dan bahsedilirken, “Eshâb-ı Bedir = Bedir harbinde bulunan zâtlar”, “Aşere-i Mübeşşere = Cennet’le müjdelenen 10 Sahâbî ”, “Hulefâ-i Râşidîn = 4 Büyük Halîfe”, “Abâdile-i Erbaa = Eshâb-ı kirâmdan 4 Abdullah” gibi deyimleri de çok duyarız.

Fıkıh ilminde ise, “Eimme-i Erbaa = 4 İmâm”, “Eimme-i Selâse = 3 İmâm”, “Fukahâ-i Seb’a = Tâbiînden 7 büyük fıkıh âlimi” terimlerine çok rastlarız.

Ayrıca “12 İmâm” terimi vardır. İşte bugünkü makâlemizde, târihimizde çok önemli yerleri bulunan ve “Oniki İmâm denen yüksek zevât üzerinde durmak istiyoruz. Zaman içerisinde, inşâallah, diğer terimler üzerinde de dururuz.

ONİKİ İMÂM:

Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin, İmâm Zeyne’l-âbidîn, İmâm Muhammed Bâkır, İmâm Ca’fer-i Sâdık, İmâm Mûsâ Kâzım, İmâm Alî Rızâ, İmâm Muhammed Cevâd Takî, İmâm Alî Nakî, İmâm Hasan Askerî Zekî ve İmâm Muhammed Mehdî’dir.

Şimdi bunlardan kısa kısa bahsedelim:

1- HAZRET-İ ALÎ BİN EBÎ TÂLİB (radıyallahü anh)

599 senesinde (ya’nî hicretten 23 yıl önce) Mekke’de doğan [bu konuda başka rivâyetler de vardır], beş yaşından itibâren Peygamber Efendimiz’in yanında yaşayan ve on yaşındayken müslüman olmakla şereflenen Hazret-i Alî, Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib’in oğlu, “Hulefâ-i Râşidîn”in ve “Cennet’le müjdelenen on kişi”nin dördüncüsüdür.

Annesi, Peygamber Efendimize, kendi çocuğu gibi bakan Fâtıma bint-i Esed’dir.        Hazret-i Alî, Resûlullah’ın dâmâdı, “Ehl-i Beyt”in, “Âl-i Abâ”nın birincisidir.

Umûmî olarak müslüman olanların üçüncüsü, çocuklardan müslüman olanların ise birincisidir.

Künyesi “Ebü’l-Hasen” ve “Ebû Türâb”dır. Puta tapmadığı için “Kerremallahü Vecheh”; Allahü teâlâ’nın takdîrine râzî olduğu için “Murtazâ”, kahramân ve cesûr olmasından, dönüp dönüp düşmâna saldırmasından dolayı “Kerrâr”, Allahü teâlânın arslanı ma’nâsına da “Esedullâhi’l-Gâlib” ve “Haydar” lakablarıyla anıldı.

Hakkında bir kaç âyet-i kerîme nâzil olup, pek çok hadîs-i şerîfle medhedildi. Ehl-i Sünnet’in gözbebeği, Evliyânın reîsi, kerâmetler hazînesidir. Adâlet, ilim, cömertlik, merhamet ve diğer yüksek fazîletleri kendisinde toplamıştır. Peygamber Efendimiz, onun için, cömertlerin sultânı manâsına “Sultânü’l-eshıyâ” buyurmuşlardır.

Hazret-i Alî, İslâmiyeti kabûl ettikten sonra, Mekke devrinde onüç sene, Peygamber Efendimiz’in yanında, huzûrlarında ve hizmetlerinde bulundu. Peygamberimizin sevgi ve iltifâtlarına kavuştu. Mekke’li müşriklerin bütün ezâ-cefâlarına katlanarak, Resûlullah’ın en yakın yardımcılarından oldu.

Resûlullah’a (aleyhis-selâm) hicret için müsâade edilince, her tehlikeyi göze alarak, O’nun yatağına yatıp, hiç kimseden korkmadı, çekinmedi.

Kendisine emânet edilen şeyleri, ertesi gün sâhiplerine verip, Mekke-i mükerreme’den yola çıktı ve Peygamber Efendimiz’e Kubâ’da yetişti.

Mescid-i Nebevî’nin inşâatında çok gayret gösterdi.

Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün gazâlarda bulundu ve fevkalâde gayret ve kahramânlık gösterdi. Uhud Gazâsında on altı yerinden yaralandı. Resûlullah (aleyhis-selâm), pekçok gazâda sancağı Hazret-i Alî’ye vermiştir.

Hazret-i Alî, Hudeybiye Antlaşmasında, sulh şartlarının yazılmasında vazîfe aldı. Hayber Gazâsında bulunup, büyük kahramânlıklar gösterdi. Bu savaşta, ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmıştır. Huneyn Gazâsında da büyük kahramânlıklar gösteren Hazret-i Alî, Tebük Gazâsında, Resûlullah Efendimiz tarafından, vazîfeli olarak Medîne’de bırakıldığı için, bulunamadı. Daha sonra Yemen Muhârebesinde ordu kumandânı olarak vazîfelendirildi. Mekke-i mükerreme feth edilince, Ka’be’deki putları imhâ vazîfesi ona verildi.

Peygamber Efendimiz vefât edince, o yıkayıp kefenledi. Bu son mübârek vazîfe, ona, Hazret-i Abbâs’a, oğulları Fadl ve Kusem’e, bir de Üsâme bin Zeyd’e nasîb oldu.

Peygamberimizin defninden sonra, Halîfe seçilen Ebû Bekr’e bîat edip onun, devlet işlerini yürütmede istişâre ettiği zâtlardan oldu ve kâdîlık (hâkimlik) görevlerinde bulundu. Hazret-i Ömer’in halîfeliğine de bîat edip, Halîfenin danışmanı oldu ve hâkimliğini yaptı. Hazret-i Osmân’ın da halîfeliğine bîat edip, hilâfet işlerinde onun vezîrliğini yaptı.

Hazret-i Osmân’ın şehîd edilmesinden sonra, 656 (h. 35) yılının Zilhicce ayında Halîfe oldu. 660 (h. 40) senesinde Ramazân-ı şerîf ayının onyedinci (Cuma) günü, sabâh namazına giderken, İbn-i Mülcem adlı bir hâricî tarafından, başına kılıçla vurularak şehîd edildi. Kabirleri Necef denilen yerdedir.