Öğrenim-Öğretim ve Eğitimin Önemi

Hemen makalemizin başında bazı terimleri ele alalım: Eskiden “öğrenim” yerine “teallüm”, “öğretim” yerine “ta’lîm” ve “eğitim” yerine de “terbiye” denilirdi. Biz bugünkü makâlemizde, bir nebze, ta’lîm ve terbiyenin ehemmiyetinden bahsetmeye çalışacağız.

Eylül ayının ortalarında, ilköğretim okulları ile orta dereceli okullar ve yüksek öğretimden bir kısmı, Ekim başlarında da kalan yüksek dereceli okullar tedrîsâta başladılar.

Tabîî ki, her şey zamanında yapılmalıdır. “Ağaç yaşken eğilir” ve “Demir tavında dövülür” gibi atasözlerimiz meşhûrdur. Bu konudaki bir hadîs-i şerîf meâli de şöyledir: “Çocukken öğrenilen şey, taş üzerine kazılan nakış gibi kalıcıdır. Kişinin yaşlandıktan sonra ilim öğrenmeye kalkması ise, su üzerine yazı yazmaya benzer.” [Hatîb Bağdâdî]

İSLÂM DÎNİNDE EĞİTİMDEN MAKSAT

Burada şunu önemle ifâde edelim ki, geleceğimizin te’mînâtı olan çocuklarımızı ve gençlerimizi, millî, ma’nevî ve kültürel değerlere uygun olarak yetiştirmek, anne-baba, dede-nene, eğitimci, resmî, askerî ve sivil kuruluşlar, medya ve topyekûn toplum olarak hepimizin görevidir. Bizim kültürümüzde, terbiyenin, eğitimin gâyesi, iyi bir insan yetiştirmek ve bu insanı cemiyete faydalı hâle getirmektir.

İslâm dîninde, çocuk ve genç terbiyesinden, eğitimden maksat ta, çocukların ve gençlerin, Allahü teâlânın râzı olduğu, kulların beğendiği, âilesine, cemiyetine, milletine, vatanına, devletine ve bütün insanlığa faydalı birer insan olarak yetiştirilmesidir. Bunların tahakkuku için, çocuklar ve gençler, çeşitli güzel vasıflarla donatılmalıdırlar.

İLK GELEN VAHİY

Bilindiği gibi, Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem),  40 yaşında iken, Peygamberliği henüz kendisine bildirilmeden önce, Mekke-i mükerremede Nûr dağındaki Hırâ mağarasında tefekkür ve ibâdetle meşgûl oluyordu.

Mîlâdî 610 senesinde, Peygamberimiz yine böyle bir hâldeyken, uyanık iken, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Ramazân-ı şerîf ayının 17. gecesi, gece yarısından sonra, bazı karşılıklı konuşmaları müteâkıp ilk emri getirmişti. Bilindiği üzere, bu gelen ilk vahiy, “Alak Sûresi”nin ilk beş âyet-i kerîmesi idi. Meâl-i âlîsi şöyledir:

(Ey Habîbim Muhammed!Her şeyi) yaratan, [Yaratıcı] Rabbinin (yanî Allahü teâlânın) adı ile oku. O, insanı alaktan (yani pıhtılaşmış kandan) yarattı. Oku, senin Rabbin, en büyük kerem sâhibidir. O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti (yani öğretir).”

Resûlullah Efendimiz de onunla beraber okudu. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm; “Yâ Muhammed! Allahü teâlâ sana selâm söylüyor ve senin için; “Sen, benim, insan ve cinnîlere Peygamberimsin. Onları kelime-i tevhîde (lâ ilâhe illallah…..demeye) dâvet et!” buyuruyor dedi.”

Sevgili Peygamberimize, peygamberliğinin bildirildiği ilk vahiy, ilk emir “oku” diye başlamış, cihânı aydınlatan İslâm güneşi böyle doğmuştur. Kur’ân-ı kerîm, bir defada, toptan gelmeyip, lüzûmuna ve hâdiselere göre, bazen âyet âyet, bâzen de sûre sûre nâzil olmuş, takrîben 23 senede tamâmlanmıştır. [Bilindiği gibi, diğer semâvî kitaplar ise birer defada indirilmişlerdir.] Peygamber Efendimizin teblîği ve İslâma daveti de, 13 senesi Mekke-i mükerremede, 10 senesi de Medîne-i münevverede olmak üzere, yaklaşık olarak 23 sene sürmüştür.

Resûlullah Efendimiz, kendisine indirilen âyet-i kerîmeleri ezberler ve aslâ unutmazdı. Nitekim “A’lâ sûresi”nin 6. âyet-i kerîmesinde meâlen, “Sana (Cebrâîl’in öğreteceği üzere) Kur’ân-ı kerîmi okuyacağız ve sen hiç unutmayacaksın” buyurulmuştur.

Resûlullah Efendimiz, kendisine gelen âyet-i kerîmeleri, Eshâb-ı kirâmına da okur, onlar da ezberlerdi. Gelen vahyi, emrindeki husûsî vahiy kâtiplerine de yazdırır, her âyet-i kerîmenin hangi sûreye yazılacağını bildirirdi. Vahiy kâtiplerinin sayısı 42’yi bulmuştur; bunlar Sahâbe-i kirâmın en önde gelen sîmâlarıdır.

Demek ki, Resûlullah Efendimiz sağlığında, gelen vahiyleri, vazîfelendirdiği kâtiplerine yazdırdı. Aynı âyet-i kerîmeyi, aynı anda birçok kimsenin yazdığı da olurdu.

Cebrâîl aleyhisselâm her sene bir kere gelip, o zamana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîmi, levh-i mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamberimiz de dinler ve tekrâr ederdi. Resûlullah Efendimizin âhirete teşrîf edeceği sene iki kere gelip tamâmını okudular.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilk emri, “Oku” şeklinde başlayan ve teblîği 23 sene devâm eden İslâm dîninde ilme ve okumaya büyük ehemmiyet verilmiştir. Hakîkaten İslâmiyet ilme, fenne, tekniğe, endüstiriye  lâyık olduğu üzere önem verir. İlim mevzûunda, ilmin temîn edeceği yüksek dereceler husûsunda, Kur’ân-ı kerîmde müteaddid âyet-i celîle ve Peygamber efendimizin birçok hadîs-i şerîfi vardır.

Burada şunu da belirtelim ki, hakîkatte ilim sıfatı, Allahü teâlânın yüce sıfatlarındandır. Kullarına da cüz’î olarak vermiştir. Allah’ın ilmi şüphesiz ki küllîdir; ama kulların bilgisi cüz’îdir. Yüce Allah, gaybı da (gizliyi de), açık olanı da bilir. İnsanların ilim sâhibi olmaları ilmi, kitapları ve âlimleri sevmeleri ve onları okuyup dinlemeleriyle mümkün olmaktadır.

İLİMLE İLGİLİ BAZI ÂYET-İ KERÎMELER VE HADÎS-İ ŞERÎFLER

Şimdi de bugünkü konumuzla ilgili birkaç âyet-i kerîme meâlini sunmak istiyoruz:

“De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sâhipleri (bunları) düşünürler.” (Zümer, 9)

“….Allah, sizden îmân etmiş olanlarla, kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini yükseltir…” (Mücâdele, 11) 

” Allah’tan kulları arasında (hakkıyla) ancak âlimler korkar …” (Fâtır, 28)

Sevgili Peygamberimizin, bu konudaki hadîs-i şerîflerinden de birkaç tanesini zikredelim:

“Beşikten mezâra kadar ilim tahsîl ediniz.”

“İlim talebetmek (erkek ve kadın) her müslümâna farzdır.”

“Sadakanın en fazîletlisi, müslümân kimsenin ilim öğrenmesi, sonra onu müslümân kardeşine öğretmesidir.”

“Ya âlim veya öğrenici yahud dinleyici olarak veyahud da (bunlara) muhabbet besliyerek hâl ve istikbâlini te’mîn et. (Bu dört grubun dışında) beşinci olma, yoksa helâk olursun.”

“İstediğiniz kadar okuyun, bildiğinizle amel etmedikçe, Allah size mükâfât vermez.”

“Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini de öğretir.”

Bir rivâyette: “Bilmediği ilme onu vâris kılar” buyurulmuştur.

Misâl olmak üzere birkaç tanesini zikretmiş bulunduğumuz bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden başka, ilim mevzûunda birçok âyet  ve hadîs daha  vardır, onlara temâs etmeye yerimiz müsâit değildir. İslâm âlimleri ve atalarımız, asırlarca gecelerini gündüzlerine katarak çok kıymetli kitaplar yazmışlar ve bunları kütüphânelerde gözleri  gibi koruyup bizlere kadar ulaştırmışlardır. Bizlere düşen, bunları okuyup istifâde etmek ve gereğini yapmaktır.

İSLÂMİYETTE OKUMAYA VE ÖĞRENMEYE VERİLEN BÜYÜK ÖNEM

Bilindiği üzere, ilk emri, “Oku” diye başlayan İslâm dîninde ilme büyük ehemmiyet verilmiştir. İlim mevzûunda, ilmin temîn edeceği yüksek dereceler husûsunda, Kur’ân-ı kerîmde müteaddid âyet-i celîleler ve Peygamber Efendimizin birçok hadîs-i şerîfleri vardır. Neden? Çünkü, şüphesiz ki kâmil bir îmân, tâm bir tâat ve ibâdet, Allahü teâlâya ve Resûl-i Ekremine bi-hakkın itâat ve ittibâ, iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme, cihâd, i’lâ-yı kelimetullah için yapılacak çalışmalar, İslâmı en iyi şekilde teblîğ, Allah yoluna da’vet ve sâir hizmetler, lâyıkı vechile, ancak ilim, irfân ve hikmetle yapılabilir.

Kur’ân-ı kerîmde en çok geçen kelime, “Allah” lafz-ı celâlidir. Bu kelime, değişik şekillerde 2.697 defa geçmektedir. Kökü “alime” olan “ilim” kelimesinden müştak (türemiş) olan kelimeler de, Kur’ân-ı kerîmde pekçok defa zikredilmiştir. Mu’cemlerden, fihristlerden yaptığımız bir araştırmaya göre, bu kelimelerin sayısı toplam olarak 676(altıyüz yetmişaltı)dır ki, “Allah” kelimesinden sonra, Kur’ân-ı kerîmde en sık geçen kelimelerden biri olduğunda şüphe yoktur.

İSLÂMİYETTE İLME VE İLİM ADAMLARINA VERİLEN YÜKSEK DEĞER

En son ve en mükemmel dîn olan İslâmiyette, ilme ve ilim adamlarına çok büyük değer verilmiştir. Mukaddes dînimizde okumanın önemi de çok büyük ve kitap sevgisi ise had safhadadır.

Herkesçe bilindiği gibi, mahlûkâtın, yaratıkların en üstünü olan “insan”ların diğer varlıklardan mümtâz (seçkin), imtiyâzlı ve üstün olmaları, kuvvetle, vücut iriliğiyle, çok yemekle, yiğitlikle değil, îmân, takvâ, ilim, ahlâk ve edebe sâhip olmaları iledir.

Şerefü’l-insâni bil-ilmi vel-edeb, lâ bil-mâli ve’n-neseb: İnsanın şerefi ilim ve edebledir. Mâl ve neseble değildir” kelâm-ı kibârı (büyüklerin sözü), ne kadar mânidârdır ve konuyu ne güzel özetlemektedir? Bundan dolayı, en son ve en mükemmel dîn olan mukaddes dînimiz İslâmiyette, ilme, ilim adamlarına, kitâba, okumaya çok büyük önem verilmiştir.

Yine “İlim rütbesi, rütbelerin en yükseğidir” hadîs-i şerîfi, ilim rütbesinin durumunu yeteri kadar ifâdeye kâfî olsa gerektir.

Peygamberimiz, ilmin önemi ve âlimlerin fazîleti üzerinde o kadar durmuştur ki, iki sınıf dışındaki insanlarda âdetâ hayır olmadığını söylemiştir. Bu iki hayırlı sınıf ise, âlimler (ilim adamları) ve müteallim(talebe, öğrenci)lerdir.  [Yine Peygamberimizin, 4 sınıftan (âlim=öğreten, müteallim=öğrenen, müstemi’=dinleyen ve muhib=seven) biri olmayı, 5. gruptan olmamayı tavsiye etttiğini de biliyoruz.]

Bilinmeyen konuların, mutlakâ ilim ehli kimselere sorulması, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir emirdir. Müslümanlar içinde, terbiye ve aydınlatma işiyle görevli husûsî muallimlerin bulunması gerekir. İslâm nazarında öğretmen yetiştirilmesi, her türlü ihtiyâçtan önce gelmektedir. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Gazâlî (rahimehüllah), her şehirde, akâid konusunda ortaya çıkacak tereddütleri gidermek için bir İslâm âliminin bulunmasının farz-ı kifâye olduğunu belirtmektedir.

İlmin ayakta durması, ulemânın varlığına bağlıdır. Dünyâ durdukça, ilim adamlarına olan ihtiyâç devâm edecektir. Muallimler de eğitim ve öğretimin temel ihtiyâcıdır. Bir eğitim ve öğretimde, öğretmenin bilgisi, şahsî özellikleri ve öğretim metodlarına vukûfiyeti, birbirinden ayrılmaz bir bütün olup pedagojik esâslara göre çok önemlidir.

Yine İmâm-ı Gazâlî; âlimlerin, velîlerin, mürşidlerin, rehberlerin, eğitimcilerin derece ve mertebesini ne kadar vecîz bir şekilde ifâde etmektedir. Buyuruyor ki: “İlim adamları olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Çünkü âlimler insanları, öğretim vâsıtasıyla barbarlıktan çıkarıp insanlık seviyesine yükseltirler.

Bilindiği üzere bugün, insanların cânlarına, mallarına ve ırzlarına tasallutta bulunan ve çeşitli kötülükleri yapanların çoğu, ilimden, irfândan, edepten, ahlâktan, dînden, îmândan nasîbi olmıyan câhil kimselerdir.

Son Peygamber olan Hazret-i Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem), 23 sene gibi çok kısa zaman zarfında, 150 bin mübârek insan, güzîde sahâbe, “hayırlı bir ümmet” meydana getirmesi, onların da 50 sene gibi yine çok kısa bir zaman diliminde, gâyet mahdût imkânlarla, Endülüs’ten Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, medeniyet, adâlet, hakkâniyet, insan hakları, nûr ve hidâyet götürmeleri  konusu ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.

Şüphesiz ki, Peygamberimizi, belirli kişilere veya özel bir sınıfa ders veren klasik bir eğitimci olarak düşünmemek gerekir. “O, Sahâbe-i Kirâm’ı ya’nî ilk müslümânları nasıl eğitmiştir?” diye bir soru sorulacak olursa, tabîî ki evvelâ “Kur’ân-ı Kerîm ile eğitmiştir” denilebilir. Zâten Hz. Âişe vâlidemiz de, Peygamberimizin ahlâkının, Kur’ân-ı Kerîm ahlâkından ibâret olduğunu ifâde etmiyor mu?

Tarihte “Câhiliye Devri” denilen bir dönem vardır. Bu dönemde, Arabistân Yarımadası’nda, insanlar putlara tapıyor, fıçılarla içki içiyor, sabâhlara kadar kumar oynuyorlardı. Yine o devirde kuvvetli olan haklı sayılıyor, kadınlar bir ticâret eşyâsı gibi satılıp-alınıyor, kız çocukları diri-diri toprağa gömülüyorlardı. Elbette bunlardan râhatsız olan, memnûn olmayan akl-ı selîm sâhibi insanlar -az da olsa- mevcûttu ve bunlar Cenâb-ı Hakk’a tazarru’ ve niyâzda bulunuyor, bu karanlık gecenin bitmesi için âdetâ cân-hırâş bir şekilde yalvarıyorlardı. Tabîî ki Avrupa, Afrika ve Asya’da da durum Arabistân’dakinden farklı değildi. Hazret-i Ömer Efendimizin: “Biz, en zelîl bir kavim idik; Allahü teâlâ, bizi İslâmiyyetle azîz eyledi” sözü ne kadar mânidârdır.

Yine Hz. Ömer’in (r.a.): “Câhiliye döneminde yaptığımız iki iş vardır ki, birine hâlâ gülerim; diğerine de hâlâ ağlarım” sözü de çok önemlidir. Bilindiği gibi bu iki şeyle kasdettiği, yolda tapınmak için yanlarına aldıkları putu, kıtlık olunca parçalayıp yemeleri ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri husûslarıdır.

[Şüphesiz ki bu konu, burada bir makâleye sığmayacak kadar geniştir.]