Kâmil Bir Müslümân Nasıl Olur?

Geçen haftaki makâlemizde, “iyi bir insanın vasıfları” hakkında bazı âyet-i kerîmelerle bir kısım hadîs-i şerîfleri ve bazı İslâm âlimlerinin sözlerini zikretmiştik. Bugün de inşâaallah, “kâmil bir müslümânın vasıfları” konusunda, bazı İslâm büyüklerinin bir kısım sözlerini nakletmek istiyoruz.

Allah’tan korkan bir mü’minin, bir müslümânın, ya’nî iyi bir insanın vasıfları nelerdir? Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden çıkan netîceleri özetleyecek olursak, Allah’tan korkan bir kimse, Onun emirlerini yapmaya, yasaklarından sakınmaya titizlikle çalışır. Yaptığı kusûrlara tevbe eder. Herkese iyilik eder. Her iyiliği Allah için yapar.

Allahü teâlânın her ân kendisini gördüğünü ve yaptıklarını, hattâ kalbinden geçenleri bile bildiğini düşünerek hiç kötülük yapmaz. O’nun emirlerine sarılır, yasaklarından kaçar. Hiç kimseye kötülük yapmaz; kötü kimselere de nasîhat verir, onlara uymaz. Kimsenin mâlına, cânına, nâmûsuna göz dikmez. Kendine kötülük yapanlara sabreder. Çalışırken, alış-veriş ederken, kimsenin hakkını yemez. Şüpheli şeylerden kaçınır. İlim ve ahlâk sâhiplerine saygı gösterir. Makâm sâhiplerine, zâlimlere yaltaklanmaz.

Arkadaşlarını sever ve kendisini sevdirir. Kimseye sert davranmaz. Cömert olur. Mâlı ve mevkıi herkese iyilik etmek için ister. Zararlı ve hattâ faydasız bir şey söylemez. Sözünün eri olur. Küçüklerine merhametli ve şefkatli olur. Misâfirlerine ikrâm eder. Kimseyi çekiştirmez. Keyfi, zevkı peşinde koşmaz.

Riyakârlık, iki yüzlülük yapmaz. Ucup sâhibi olmaz, ya’nî kendisini beğenmez ve kibirlenmez. Allah’tan korkanlar kendilerine, âilelerine, milletlerine, ülkelerine ve devletlerine faydalı olurlar. Hattâ bunların bütün müslümânlara ve tüm insanlara faydaları dokunur.

MÜSLÜMÂNLIĞIN GAYESİ NEDİR?

Burada, “Müslümânlığın gayesi nedir?” diye bir suâl soracak olursak,özet olarak şöyle cevaplandırabiliriz: “İnsanları, İslâm-ı hakîkî üzere yaşatıp onların îmân-ı kâmil ile bu dünyâdan göçmelerini sağlamak ve Cennet’te ebedî seâdete erişmelerini te’mîn etmektir.”

Yine İslâm dîninin gâyesinin, beş şeyi (ya’nî dîni, aklı, nesli, bedeni/canı ve malı) korumak olduğu bildirilmiştir. Bütün Peygamberler, ümmetlerine bildirdikleri emir ve yasaklarda, dâimâ bu beş şeyi gözetmişlerdir. Tabîî ki bu Peygamberler, bu emir ve yasakları, kendiliklerinden değil, Allahü teâlâ nâmına, O’nun emriyle bildirmişlerdir. Bu beş esâsın gâyesi de, îmânı muhâfaza ederek müslümân olarak ölmektir. Kur’ân-ı kerîmde mealen buyuruluyor ki: “Ancak müslümân olarak cân veriniz!” [Âl-i İmrân (3), 102]

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, râhatlık ve saâdet menbaı olan İslâm dînini gönderdi. En son, en mükemmel dîn, İslâm dînidir. Aslında Hazret-i Âdem aleyhisselâmdan Peygamber Efendimize gelinceye kadar dîn tektir, o da tevhîd dîni olan İslâmiyettir. [Diğer dînler, maalesef kötü insanlar tarafından değiştirilmiştir.]

Bilerek veya bilmeyerek, inanarak veya inanmayarak İslâmiyet’e uygun yaşayan bir kimse, bu dünyâda, yaptıklarının faydasını görür. Ama âhırette de faydasını görebilmesi için, behemehâl îmânla, İslâmla şereflenmesi lâzımdır.

Müslümân olsun, kâfir olsun, herhangi bir insan, bilerek veya bilmeyerek İslâmiyet’e uygun yaşarsa, dünyâda hiç sıkıntı çekmez; râhat ve neş’e içerisinde yaşar. Avrupa’da ve Amerika’da İslâmiyet’e uygun olarak çalışan kâfirler, böyle râhat ediyorlar. Fakat kâfirlere âhirette hiç sevâp ve mükâfât verilmez. Böyle çalışan, eğer müslümân olur ise, âhirette de sonsuz saâdete kavuşacaktır.

İslâm’a tâm uyan tâm huzûrlu olur. İslâmiyet, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için ihsân edilmiştir. Ama insanın i’tikâdda ve amelde noksânı olursa huzûrsuz olabilir. “İslâm, huzûrlu olmaya yeterli mi?” diye bir suâl sorulacak olursa, “elbette yeter” deriz. “Yetmez” diyen, hâşâ, “Allahü teâlâ, dînini eksik göndermiştir” demiş olur, O’na kusûr isnâd etmiş olur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı hakîminde, “…..Bugün size dîninizi ikmâl ettim, üzerinizdeki ni’metimi tamâmladım ve size dîn olarak İslâma râzî oldum, size dîn olarak İslâmı seçtim…..” [Mâide, 3] buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz de buyurmuştur ki:

“Mü’min olmadıkça Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de [kâmil] mü’min olamazsınız…..” [Müslim]

“Allah indinde en sevgili kimseler, ahlâkça en güzel olanlardır. Bunlar, başkaları ile ülfet ederler, kendileri ile de kolayca ülfet olunur. Allahü teâlânın sevmediği kimseler ise, laf taşıyanlar, kusûr araştıranlar, iki kişinin arasını açanlardır.” [Hatîb Bağdâdî]

MÜSLÜMÂNLIK, SEVGİ VE KARDEŞLİK DÎNİDİR

Müslümânlık, sevgi, kardeşlik, afv, mağfiret ve güzel ahlâk dînidir. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve İslâm târihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Sevgi hakkındaki âdetâ sayısız âyet-i kerîmelerden birkaçı meâlen şöyledir. Allahü (teâlâ) şu kimseleri sever:

“…..Allahü (teâlâ) iyilik edenleri sever.” [Bakara (2), 195]

[Ey Habîbim, Yahûdî ve Hıristiyânlara] de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin, günâhlarınızı affetsin…..” [Âl-i İmrân (3), 31]

“…..Allahü (teâlâ) ihsân edenleri sever.” [Âl-i İmrân (3), 134]

“…..Allahü (teâlâ) sabredenleri sever.” [Âl-i İmrân (3), 146]

“…..Allahü (teâlâ) adâlet edenleri sever.” [Mâide (5), 42]

Ama Allahü teâlâ şu kimseleri sevmez [Yine misâl olmak üzere, sâdece birkaç tanesini zikredeceğiz]:

“…..Allahü (teâlâ) zâlimleri sevmez.” [Âl-i İmrân (3), 57]

“…..Allahü (teâlâ) çirkin sözün açıklanmasını sevmez.” [Nisâ (4), 148]

“…..Allahü (teâlâ) fesâtçıları sevmez.” [Mâide (5), 64]

“…..Allahü (teâlâ) isrâf edenleri sevmez.” [En’âm (6), 141]

“…..Allahü (teâlâ) kibirlenenleri sevmez.” [Nahl (16), 23]

Bazı hadîs-i şerîflerde, sevgiyle alâkalı olarak buyurulmuştur ki:

“Allahü teâlâ cemîldir [güzeldir], cemâl sâhiplerini sever.” [Müslim]

“Allah tektir, teke riâyet edeni sever.” [Beyhekî]

“Allahü teâlâyı seven hayâ sâhibi olur.” [Râmûzu’l-Ehâdîs]

“Seven kişi, sevdiği ile berâberdir.” [Buhârî]

“Âşık olup, sevgisini gizleyen ve iffetini muhâfaza eden, şehîd olarak ölür.” [Hatîb Bağdâdî]

“İyiliği, iyilik edeni sevin!” [Ebu’ş-şeyh]

“Kendisi için sevdiğini arkadaşı için sevmeyen, [kâmil] mü’min olamaz.” [Buhârî]

“Allahü teâlâ, komşusuna ve zimmîlere zulmedeni sevmez.” [Deylemî]

İnsanlar arasında muhabbeti, meveddeti, sevgiyi te’mîn eden en mühim vesîlelerden biri olan selâmlaşmanın dînimizde önemi büyüktür. Müslümânların yanına girerken, çıkarken, karşılaşınca, ayrılırken mutlakâ selâm vermelidir! Bu husûstaki hadîs-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

“Mü’min kardeşine selâm vermek, yanına gelince ona yer göstermek ve hoşlandığı isimle hitâp etmek, aradaki sevgiyi pekiştirir.” [Taberânî]

“Tatlı dilli olmak, selâmlaşmak ve yemek yedirmek, Cennete götürür.” [Hâkim]

“Darlıkta infâk eden, rastladığı müslümâna selâm veren, kendi aleyhinde de olsa adâletli davranan, îmân hasletlerini toplamış olur.” [Ebû Nuaym]

“Yirmi müslümâna selâm veren bir mü’min, Cenneti hak eder.” [Deylemî]

“İYİ BİR MÜSLÜMÂN NASIL OLUR?”

Bir genç, Ulemâ ve Evliyânın büyüklerinden Sehl-i Tüsterî’ye (rahmetullahi teâlâ aleyh) gelerek: “Efendim! İyi bir müslümân nasıl olur?” diye sordu.

Büyük Velî ona cevâbında: “İyi bir müslümân, insanları memnûn etmeyi değil, Allahü teâlânın rızâsını düşünür” buyurdu.

Bilindiği gibi, Allahü teâlâ ve Resûlü, emirlerinin yapılmasından ve yasaklarından sakınılmasından râzîdırlar; ama harâmların işlenmesinden ve bid’atlardan râzî değildirler.

Aynı âlime, bir başkası da, “İhlâslı olmak nasıl olur?” diye sorduğunda, ona cevâben de:

“İhlâslı olan kul, bir iş yapacağı zaman: ‘İnsanlar beğenir mi?’ diye düşünmez. ‘Rabbim beğenir mi?’ diye düşünür ve O beğenecekse yapar, yoksa yapmaz” buyurdu.

İnsanlardan ilk istenen şey, doğru îmân etmek ve İslâmın şartlarını yerine getirmektir. Peygamber Efendimiz, doğru îmânın ve İslâmın ne olduğunu, Kur’ân-ı kerîmin nâzil olduğu 23 yıl boyunca Eshâb-ı kirâmına anlattılar ve öğrettiler. “Doğru yol, benim ve Eshâbımın gittiği yoldur, fırka-i nâciye budur” buyurdular.

Bu îmân ve İslâm bilgilerini Eshâb-ı kirâm, Tâbiîne, onlar da Tebe-i Tâbiîne, onlar ise Etbâ-ı Tebe-i Tâbiîne öğrettiler.

Tâbiînden olan İmâm-ı A’zam ve kendisi gibi müctehid olan talebeleri, Tebe-i Tâbiînden diğer üç mezhep imâmlarımız ve müctehid talebeleri, Peygamberimizin 23 yıllık tefsîrini, hadîs-i şerîflerini, îmân ve İslâm bilgilerini toplayarak fevkalâde güzel, mufassal bir şekilde kitaplara yazdılar. Böylece dört hak mezhep meydâna geldi.

Bu âlimlerin kitapları, Osmânlı târih sahnesinden çekilinceye kadar ”şer-‘i şerîf ” olarak esâs alındı.

İslâm devletlerinin Şeyhu’l-islâmlık, Müftülük makâmları ve şer’î mahkemeler, bu ana kaynaklara, ya’nî şer-‘i şerîfe uymayan sözlere ve kitaplara izin vermediler.

İslâm âlemindeki bütün âlimler, yüzyıllar boyunca, dört hak mezhep âlimlerinin kitaplarını esâs alarak, ya’nî onların kitaplarından nakiller yaparak, çok külliyyetli miktarda tefsîr, hadîs, fıkıh ve ahlâk kitapları yazdılar.

Dört hak mezhebin müctehid âlimlerine ve onların kitaplarından naklederek yazan âlimlere “Ehl-i Sünnet Âlimleri” denir. Kitaplarındaki bilgilere de “Ehl-i Sünnet Yolu” denir. Ehl-i sünnet âlimlerinden nakil yapmayarak, onlara aykırı olarak, kendi akılları ve görüşleriyle yazanların tefsîrleri ve dîn kitapları “bid’at ehlinin kitapları” diye tavsîf olunmaktadır.