İyilerle Kötülerin Kısa Bir Mukayesesi

Bilindiği gibi Allahü teâlâ, Cenneti ve Cehennemi önceden yarattı. Her ikisini, insanla ve cinle dolduracağını ezelde dileyip, bunu kitâplarında ve Peygamberleri vasıtasıyla bildirdi. Âdem aleyhis-selâm’dan beri, Cennete gidecek îmânlı, iyi insanlar olduğu gibi, Cehenneme götüren kötülükleri yapan, îmânsız, akılsız, fenâ kimseler de gelmiş geçmiştir. Kıyâmete kadar da bu böyle devam edecektir.

Muhterem, kıymetli varlıklar olan Meleklerin sayısı, insanlardan dahâ çok hatta ölçülemiyecek kadar çok olup, hepsi îmânlı ve hep itâatlıdırlar. İnsanların ise, her zamân az bir kısmı îmânlı, çoğu ise, îmânsız, azgın, taşkın kimseler olmuşlardır.

İyi insanların kötüleri düzeltmek için çalışmalarına karşılık kötü insanlar, hep iyileri yok etmeğe uğraşmışlar, hatta kötüler, birbirlerine de saldırmış, târîh boyunca, kendileri de sıkıntılı, huzûrsuz yaşamışlar, başkalarını da sıkıntılar içerisinde yaşatmışlardır.

Îmânlılar, îmânsızları ıslâh etmek, îmâna getirip seâdet-i ebediyyeye kavuşturmak için, hatta bütün Âdem oğullarını dünyâda ve âhırette, mes’ûd ve râhat yaşatmak için, cihâd etmişlerdir. Îmânsızlar ise, dikta rejimi sürdürmüş, az bir zümrenin taşkınca zevk ve safâ sürmeleri, nefislerini, şehvetlerini doyurmaları için zayıflara, güçsüzlere, küçüklere saldırmışlardır. Kötülüklerinin, zararlarının, felâketlerinin örtbas edilmesi, herkesi aldatabilmeleri için, ahlâk, fazîlet, dürüstlük ölçülerini koyan Peygamberlere (aleyhimüs-selâm) ve onların getirdikleri dinlere de saldırmışlardır. Bu saldırmaları bazı asırlarda harp vâsıtaları ile, ölüm-kalım savaşı şeklinde olmuş, bazan da yalan propagandalarla, fitne, fesâd çıkararak, dinleri içinden bozmak, müslümân devletleri, içeriden yıkmak şeklinde olmuştur.

Allahü teâlânın bütün dünyâdaki insanlar arasında, her bakımdan, en üstün, en güzel, en şerefli olarak yarattığı ve bütün milletlere Peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün Peygamberi olan Muhammed Mustafâ (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin, kurtuluş, yükseliş yolunu gösteren, maddede ve ma’nâda ilerlemeğe ışık tutan parlak dînini yıkmak için de, îmânsızlar, ahlâksızlar, nefislerinin esîri olan alçak tabiatlı kimseler, her asırda, haçlı savaşları, zulüm ve işkence ile onun dînine saldırdığı gibi, müslümân şekline girerek, yalan ve hîleli sözleri ve yazıları ile müslümanları aldatmağa, kardeşi kardeşe düşürerek, içerden yıkmağa uğraşmışlar ve çok zarar yapmışlardır. Maalesef bunda başarı da sağlamışlardır.

Dahâ Eshâb-ı kirâm (aleyhimür-rıdvân) zamânında, Abdüllah bin Sebe’ isimli bir Yemen yahûdîsi, müslümân olduğunu söyliyerek, müslümânlar arasına fitne, ikilik sokmuştur. Bozuk bir çığır açmıştır. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbını kötülemeğe kalkışmıştır. Sonraları, nice nice din düşmanları, müslümân adı alarak, hattâ Lawrens ve Hempfer gibi bazıları din adamı şekline bürünerek, bozuk, sapık yollar meydâna çıkarmışlardır. Milyonlarca müslümânın doğru yoldan ayrılmasına sebep olmuşlardır.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetinin başına gelecek bu acıklı hâli haber vererek, “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bunlardan, yetmişikisi, doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim ve Eshâbımın izinde, doğru yolda kalacaktır“ buyurdu.

Doğru yolda bu bir fırkaya, “Ehl-i sünnet vel-cemâ’at“ fırkası denir ki, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Onun Eshâbının gittiği yolda gidenlerdir. Bu yolu Eshâb-ı kirâmdan alıp, tâ bizlere kadar getiren ve bildiren, dört mezheb imâmlarımız ve onların yetiştirdikleri büyük âlimlerdir. İşte bu büyük âlimlerin hepsi diyorlar ki, Ehl-i sünnetin şartlarından, alâmetlerinden birisi de, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmekdir.

Hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâm için, iyilikden başka bir şey söylememek, onlara hürmet etmek, hepsini büyük bilmek, herbirinin ismi geçdikçe (radıyallahü anh) demek lâzımdır. Hele Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye hicret eden Muhâcirîn ve bunları Medînede karşılayıp barındıran Ensâra ve ağaç altında Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) söz verip, her şeylerini ona fedâ eden 1700 (binyediyüz) Sahâbîye ve Bedir muhârebesinde bulunanlara ve Uhud’da şehîd olanlara ve diğer gazâlarda bulunanlara, dahâ çok ehemmiyyet vermelidir. Ümmet-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bunların çok yüksek oldukları konusunda icmâ’ etmiş, söz birliği yapmışlardır.

Biz müslümânların vazîfesi, bunların dîn-i islâma olan hizmetlerini, fedakârlıklarını düşünerek, (radıyallahü anhüm) diyerek hepsine iyi duâ etmektir. Çünkü bunlar, dîn-i islâmda ileri gidip yol gösterenlerdir. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) uymakta ve onun dînini dünyâya yayıp herkese bildirmekte önder olanlar, Allahü teâlânın emirlerini O’nun Peygamberinden bize getirenler, dîn-i islâmın temelini kuvvetlendirenler, onlardır. İslâmiyyeti her memlekete ulaştıran onlardır. Allahü teâlânın arzına, topraklarına, O’nun kullarına, O’nun dînini yayanlar onlardır. Şu bizlere gelen “Dîn-i İslâm” ni’metinden dahâ büyük bir nimet var mıdır? Hepimiz, her zamân onların bu iyiliklerine şükr etmeliyiz! Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize yakın olan zamânlarda bulunmayıp da, sonradan uydurma, yalan, iftirâ ve hikâyeler üzerine kurulan, Eshâb-ı kirâm (radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn) hakkında kin, düşmanlık, dil uzatmak ve la’net etmekler, hep Abdüllah bin Sebe’den bulaşmıştır. Bu hezeyânlardan ve benzerlerinden sakınmak hepimize vâciptir.

Maalesef günümüzde, tarihte gelmiş-geçmiş ve çok büyük hizmetler yapmış bulunan İslam alimlerinin kıymeti bilinmediği gibi, İslamiyet için mallarını, çoluk-çocuklarını, ailelerini, hatta canlarını feda eden  Sahabe-i güzinin bile kıymetini, yüksekliğini, üstünlüğünü, faziletini anlayamayan bed-bahtlar çıkmaktadır. Halbuki geçen haftaki yazımızda Sahabe- kiramın ne kadar büyük insanlar olduğundan bir nebze bahsetmeye çalışmıştık. Bu konu gerçekten çok önemli bir konudur; onun için bu mevzua başka makalelerimizde de temas etmek yerinde olacaktır. Fakat bu makalemizin sonunda “hitâmuhu misk“ kabilinden iki hadis-i şerifi zikretmekle yetineceğiz.

Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:

“Allahü teâlâ bütün insanlar arasından beni seçdi. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsân eyledi ve benim için eshâb ayırdı, seçdi. Eshâbım arasından benim için akrabâ ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için, benim Peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahü teâlâ da, onu Cehennemden muhâfaza eder. Bir kimse, benim hâtırımı düşünmiyerek, Eshâbımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü teâlâ da, onu Cehennem azâbı ile yakar, sızlatır.“

Yine diğer bir  hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki:

“Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeğe uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikde yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz“.

Bu hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâmın hepsini (radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn) sevmemiz, hepsini büyük bilmemiz lâzımdır.