“İstişâre” ve “İstihâre” Ta’bîrleri Hakkında

“İstişâre”, “Meşveret”, Müşâvere”, “Şûrâ” ve “İstihâre” ta’bîr(ıstılâh, terim)lerinin birbirleriyle yakın alâkası vardır. Almanların “Konsultieren” ve “Beratung”, Fransızların “Consultation”, İngilizlerin ise “Advice” ve “Consulting” diye ifâde ettikleri  “İSTİŞÂRE”: “Danışma, güvenilir birisiyle fikir alış-verişinde bulunma; yapılacak mühim bir iş için, tecrübeli, emîn ve bilgili kimselerle meşveret etmek, onlara danışmak, sormak ve her yönden onlarla konuşmak” ma’nâsında kullanılan bir terimdir. “MEŞVERET”, “MÜŞÂVERE” ve “ŞÛR” kelimeleri de ma’nâ itibâriyle bununla yakından alâkalıdır. İnşâallah biraz sonra, onların da kısa kısa ta’rîflerini yapacağız.

İSTİŞÂRENİN  EHEMMİYETİ

İslâmiyette “İstişâre”nin önemi büyüktür. Allahü teâlâ, Sevgili Peygamberine bile: “Yapacağın işte, (önce) meşveret et” buyuruyor. Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz, yapacağı işlerde, Sahâbe-i kirâmın fikrine birçok kerre başvurmuştur.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyurdu ki:

Sen, (Uhud harbinde), Allahü teâlâdan gelen bir merhametle onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli olsaydın, elbette onlar etrâfından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Onlara Allah’tan mağfiret dile. İş husûsunda onlarla istişâre et. Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a güven! Çünkü Allah tevekkül edenleri (her işte kendisine güvenenleri) sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 159)

“Onlar ki, Rableri için da’vete icâbet etmekte, namazı dosdoğru kılmaktadırlar; işleri de aralarında hep istişâre ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan (hak yolunda) sarfederler.” (Şûrâ sûresi, 38)

“İstişâre”nin cemiyette de mühim yeri vardır. Devlet işlerinden şahsî duruma kadar bütün insanları ilgilendirir.

“İstişâre” yapılacak kimsenin emîn olması, doğruyu söylemesi, söylenilenleri başkalarından gizlemesi lâzımdır. İnsan, malını, emniyet ettiği kimseye bıraktığı gibi, doğru söyleyeceğine emîn olduğu kimse ile istişâre eder, danışır.

Bundan başka, istişâre edilecek kimsenin aklı ve fikri kuvvetli, ileriyi gören, hattâ sıhhati yerinde olan kişi olması gerekir. Bu şartları taşımayan kimselerle istişâre yapmak uygun değildir. İstişâreden sonra bir işe karâr verilince de bir daha karâr değiştirilmez. Zîrâ Allahü teâlâ, istişârede bereket yaratır. Hadîs-i şerîfte; “İstişâre eden pişmân olmaz. İstihâre eden zarar etmez…” buyuruldu.

Tıptaki bilgilerin son derece artması, bir hekîmin her konuda a’zamî bilgiye sâhib olmasını imkânsız kılmıştır. Tıpta, çeşitli durumlarda başvurulan bir yol olan ve “KONSÜLTASYON” diye kullanılan bir terim vardır. Bu terim, “Tıpta, çeşitli dallarda uzman olan hekîmlerin, tâm aydınlatılmamış olan bir vak’a yâhût teşhîsi zor bir hastalık karşısında yaptıkları fikir alış-verişi, istişâre” demektir.

“Konsültasyon” yapılan bir diğer durum da, uygulanacak tedâvî üzerinde hekîmlerin yaptıkları istişâredir. Hastada uygulanacak ameliyâtın yapılıp-yapılmaması veya ameliyât tekniğinin ne olacağı cerrâhlar arasında yapılan “konsültasyon”da belirlenir. Ameliyâtlardan başka çeşitli hastalıklarda uygulanacak tedâvîler de, hekîmler arasında yapılan “istişâre”yle tesbît edilir.

Büyük Osmânlı Sultânı Yavuz Sultân Selîm’e, “Muvaffakıyetinin sırrı nedir?” diye sorulunca: “Şu meâldeki âyet-i kerîmeye uydum, muvaffak oldum” demiştir:

“…(Ey Peygamberim!) İş husûsunda (Eshâbınla) istişâre et. Bundan sonra bir şeyi yapmaya karar verince, artık Allahü teâlâya tevekkül et. Muhakkak Allahü teâlâ, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 159)

“İstişâre” kelimesiyle aynı kökten gelen “MEŞVERET” ta’bîrinin ma’nâsına gelince: “Aklı-fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, görüşüne başvurma” demek olup insanı pişmân olmaktan koruyan bir kale gibidir.

 “Meşveret” olunacak kimsenin, insanların hâlini, zamânın ve memleketin şartlarını bilmesi lâzımdır. Buna “ilm-i siyâset = siyâset bilgisi”denir.

Yine “İstişâre” ve “Meşveret” kelimeleriyleaynı kökten gelen “MÜŞÂVERE” terimi ise: “Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, meşveret etme, görüşüne başvurma” ma’nâsındadır. Allahü teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:

(Ey Resûlüm!) Eshâbın ile müşâvere et; onlara danış.” (Âl-i İmrân sûresi, 159)

Büyük Osmânlı âlimi Muhammed Hâdimî demiştir ki:

“İslâm halîfelerinin hepsinin müşâvirleri (her işte danışacakları kimseleri), meclisleri, ilim adamları vardı. Müşâvere etmeden bir şey yapmazlardı.”

Büyük İslâm âlimlerinden İmâm Mâverdî de şöyle buyuruyor:

“Müşâvere yapılacak kişide şu beş şart bulunmalıdır:

1) Akıllı ve tecrübeli olmalıdır.

2) Dîndâr ve takvâ sâhibi (Allahü teâlâdan korkarak harâmlardan kaçan) olmalıdır.

3) Nasîhat eden bir dost olmalıdır.

4) Zihnini meşgûl eden bir sıkıntısı olmamalıdır.

5) Kendisine danışılacak işte, onu ilgilendiren bir maksadı ve onu etkileyecek bir arzû ve menfaati de olmamalıdır.”

Donald Rockwell de, müslümanların müşâvere etmelerini çok güzel olan hasletlerden sayıyor:

 “Müslümanlığın çok mantıkî oluşu ve sâdeliği, câmilerin insanı kendine çeken câzibesi, bu dîne mensûb olanların dînlerine büyük bir ciddiyet ve muhabbet ile bağlanmaları, işlerde müşâvere edip insanlara dâimâ merhamet ve şefkat ile muâmelede bulunmaları, yoksullara yardım etmeleri, ilk defâ olarak kadınlara da mâl sâhibi olma hakkını vermeleri… gibi pek çok şeyler, o zamâna göre yapılan en muazzam medenî inkılâblar, benim üzerimde çok büyük te’sîrler yapmıştır.”

“Bir işin yürütülmesi için seçilen ve belli vasıfları taşıyan kişilerden meydana gelen danışma meclisine veya bu meclisin toplandığı yer”ede “ŞÛR” denilir. İslâm târihinde devlet ve millet işlerinin görüşüldüğü, “Halîfe”ye veya “Hükümdâr”a yardımcı olan, idâre edenlerle idâre edilenlerin karşılıklı düşünce ve görüşlerini açıkladıkları, insanlar için en faydalı olanın karara bağlandığı meclislere de “Şûrâ” adı verilmiştir.

Arapçada; “danışmak, istişâre etmek ve meşverette bulunmak, istişârenin yapıldığı yer ve müessese” ma’nâlarını ifâde eden “şûrâ”, İslâmiyette devlet idâresinin temel prensiplerindendir. Fert ve toplum hayâtında önemli bir yer tutar ve İslâm dîninin en önemli emirleri arasında yer alır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allahü teâlâ tarafından, Kur’ân-ı kerîmde, Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetinde Peygamber Efendimize hitâb edilerek meâlen; “…İş husûsunda onlarla müşâvere et. Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a güvenip dayan. Çünkü Allah kendine güvenip dayananları sever” ve Şûrâ sûresinin 38. âyetinde de meâlen; “İşleri kendi aralarında şûrâ iledir” buyurularak şûrânın önemine işâret edilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz de Kur’ân-ı kerîmde bildirilmeyen birçok işlerde Eshâb-ı kirâmın fikirlerine başvurarak, danışmanın ve şûrânın önemine işâret buyurmuştur. Meselâ, Uhud Savaşından önce, Medîne’de kalarak mı, yoksa düşmâna karşı şehir dışına çıkarak mı harp edilmesi husûsunda Eshâb-ı kirâmla müşâverede bulundu. Kendisi Medîne’de kalarak muhârebe etmeyi tercîh ettiği hâlde, çoğunluk şehir dışına çıkmayı istediği için, düşmâna karşı şehir dışına çıktı.

Buna benzer birçok husûsta, Eshâb-ı kirâmla istişâre eden Peygamber Efendimiz, yüce Allah’ın emrine uyduğu gibi kendisinden sonra, Eshâb-ı kirâm ve Müslümanlara da, hakkında kesin delîl bulunmayan husûslarda istişârede bulunmaları için örnek oldu.

Ayrıca kurduğu “İslâm Devleti”nin işlerini yürütmek için, görüşlerine başvurduğu kimselerden meydana gelen bir “Şûrâ Meclisi” de kurdu. Bu şûrâ meclisinin üyeleri ilk Muhâcirler ve Ensârın ileri gelenlerindendi. Daha sonra, bu şûrâ üyelerinin müslümanlar tarafından seçilmesi veya onlar adına karar verecek bir hey’etin seçilmesi şeklinde bir yol tutuldu ve uygulama böyle oldu.

“İSTİHÂRE” NE DEMEKTİR?

Şimdi de, “istihâre”yi çok kısa olarak tarîf edelim.

“İSTİHÂRE”: “Hayır istemek; girişilecek bir işin, hakkında hayırlı olup olmayacağını anlamak için abdest alıp iki rek’at namaz kıldıktan sonra, bu husustaki duâyı okuyarak, o işle ilgili rüyâ görmek üzere, hiç konuşmadan uykuya yatmak”tır.

Sözlüklerde: “Her gün evden çıkmadan iki rek’at namaz kılıp Allahü teâlâdan o günün ve işinin din ve dünyâsı için hayırlı olmasını istemek” de “istihâre” diye isimlendirilmektedir.

Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm), Resûlullah Efendimize (aleyhis-salâtü ve-selâm): “Kur’ân-ı kerîm ve sünnette bulamadığımız bir olay ile karşılaştığımızda ne yapalım?” diye sormaları üzerine; “Onu, sâlih kimselerden sorun ve onların istişâresine arz edin” buyurmuştur. (İhyâu Ulûmi’d-dîn)

Peygamber Efendimiz: “İstişâre eden (danışan) pişmân olmaz; istihâre eden aldanmaz, zarar etmez; iktisâd eden (tasarrufa riâyet eden) de fakîr düşmez” (el-Ikdü’l-Ferîd) buyurdu.

İmâm-ı Gazâlî (rahmetulahi aleyh): “Dört şeyi yapan dört şeyden mahrûm kalmaz. Şükreden, ni’metin artmasından; tövbe eden, kabûlden; istihâre eden, hayırdan; istişâre eden de hakîkate ulaşmaktan, doğruyu bulmaktan mahrûm olmaz” demiştir.

Merhûm Seyyid Abdülhakîm Arvâsî de buyurmuştur ki:

“Her mü’minin istihâre yapması sünnettir. İstihâreye yatacak kişi, önce iki rek’at namaz [“istihâre namazı”] kılar. Namazın birinci rek’atında “Fâtiha” ve “Kâfirûn”, ikinci rek’atında da “Fâtiha” ve “İhlâs” sûrelerini okur. Namazdan sonra “istihâre duâsı”nı yapar, yönünü kıbleye çevirip [ya’nî kıbleye dönerek] yatar. İstihâre, yedi gece yapılır. Rüyâda beyaz veya yeşil görmek hayra; siyah veya kırmızı görmek ise şerre alâmettir.”

İstihâre duâsı şöyledir:

“Allahümme estehîruke bi-ilmike ve estakdiruke bi-kudretike ve es’elüke min fadlike’l-azîm fe-inneke takdirü ve lâ akdirü ve ta’lemü ve lâ a’lemü ve ente allâmü’l-ğuyûb.”

Bir mektûbdan, kısa bir iktibâs yaparak bugünkü makâlemizi bitirelim:

Hindistan’ın büyük velîlerinden, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyâda ve âhirette, saâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesîle olan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen âlim ve velîlerin yirmibeşincisi olan, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve el-Urvetü’l-Vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin beşinci oğlu Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri [1639 – l684 (h. 1049 – 1096)], Mektûbât’ında yer alan ve zamânın sultânına yazdığı bir mektûbunda şöyle buyuruyor:

[“Sûre-i Hacc’ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın dînine kim yardım ederse, Allahü teâlâ da o kimseye yardım eder” buyurulmaktadır.

Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “İstihâre yapan ümîdsizliğe düşmez, zarar etmez. İstişâre eden de pişmân olmaz…”

Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakîr, duâların kabûl olduğu ve fakîrlerin sohbet ettiği zamanlarda, âfâkî ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmânlarınıza gâlip gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allahü teâlâya yalvarıyor ve O’ndan yardım diliyorum. Çünkü Hind yarımadasında ve Asya kıtasında İslâmın kuvvetlenmesi ve yayılması, duâ ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve netîcede devletinizin güçlenmesine bağlıdır…”]