“İsrâ Ve Mi’râc Gecesi”nin Düşündürdükleri

Bundan önceki makalemizde de belirttiğimiz gibi, evvelki gece, yanî 31 Ağustos (26 Receb) Çarşambayı 1 Eylül (27 Receb) Perşembeye bağlıyan gece “Mi’râc Kandili” idi.

Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamberliğinin kendisine bildirilmesinin 11 – 12. yıllarıydı. Mekke ehâlîsi îmân etmiyor; müslümânlara çok sıkıntı veriyorlardı.

Hicretten bir yıl önce, Sevgili Peygamberimiz 52 yaşındayken, Zeyd bin Hârise’yi de yanına alarak Tâif’e gitti. Tâif halkına bir ay nasîhat etti. Hiç kimse îmân etmedi.

Yorgun ve üzüntülü olarak Mekke’ye geri döndüler; karanlıkta şehre girdiler. Her taraf düşman idi; gidecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümm-i Hânî’nin evine geldi. O zamân Ümm-i Hânî,  henüz îmân etmemişti; ama Resûlullah’ı (aleyhisselâm) içeri alıp, kendisine bir hasır, leğen ve ibrik verdi.

Gelen müsâfire ikrâm etmek, onu düşmandan korumak, Arablar için en şerefli vazîfe sayılırdı. Bir evdeki müsâfire zarar gelmesi, ev sâhibi için büyük yüzkarası olurdu. Ümm-i Hânî düşündü: “Bunun Mekke’de düşmanları çok; hattâ öldürmek istiyenler var. Şerefimi korumak için, sabâha kadar O’nu görüp gözeteyim” dedi. Babasının kılıcını alıp, evin etrâfında dolaşmağa başladı.

Resûlullah (aleyhisselâm), o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, afv dilemeğe, kulların îmâna gelmesi, saâdete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.

O ânda, Allahü teâlâ, Cebrâîl’e:

“…..Git, Habîbimi getir; Cennetimi, Cehennemimi göster. O’na ve O’nu sevenlere hâzırladığım ni’metleri ve O’na inanmıyanlara, O’nu incitenlere hâzırladığım azâbları da görsün…..” buyurdu.

Cebrâîl (aleyhisselâm), bir ânda Resûlullah’ın (aleyhisselâm) yanına geldi. Peygamberimiz, onu hemen tanıdı ve Rabbinin darılmış olacağından çok korktu: “Ey Cebrâîl kardeşim! Böyle vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir hatâ mı ettim, Rabbimi gücendirdim mi?…..” buyurdu.

Cebrâîl (aleyhisselâm): “Ey bütün yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi! Ey Peygamberlerin efendisi, iyilikler menbaı, üstünlükler kaynağı olan şerefli Peygamber! Rabbin sana selâm ediyor. Hiçbir Peygambere, hiçbir mahlûkuna vermediği ni’meti sana ihsân ediyor. Seni kendine da’vet ediyor. Lütfen kalk; buyur, gidelim” dedi.

Kâ’benin yanına geldiler. Cennetten gelen “Burak” adındaki beyâz hayvana binip, bir anda Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya vardılar. Cebrâîl (aleyhisselâm) kayayı parmağı ile deldi; Burak’ı oraya bağladı.

Geçmiş Peygamberlerden ba’zılarının rûhları insan şeklinde orada idi. Cemâatle namâz için Âdem, Nûh, İbrâhîm Peygamberlere, imâm olmalarını sıra ile söyledi. Hiçbiri kabûl etmedi; kusûrlu olduklarını söylediler; özür dilediler.

Bunun üzerine Cebrâîl (aleyhisselâm), Habîbullah’ı ileri sürdü. “Sen varken, başkası imâm olamaz” dedi.

Namâzdan sonra, mescidden çıkıp bilinmiyen bir mi’râc ile, bir ânda, yedi kat gökleri geçtiler. Her gökte bir büyük Peygamberi gördü. Cebrâîl (aleyhisselâm) Sidre’de kaldı ve “kıl kadar ilerlersem, yanar, yok olurum” dedi. [Sidretü’l-müntehâ, altıncı gökte bulunan büyük bir ağaçtır.]

Resûlullah (aleyhisselâm), Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri gördü. “Refref” adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsî, Arş ve rûh âlemlerini geçip, bilinmiyen, anlaşılamıyan, anlatılamıyan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekânsız, zamânsız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu.

Hiçbir mahlûkun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı ni’metlere kavuşup, bir ânda, Kudüs’e ve oradan da Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hânî’nin evine geldi. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi de durmamış idi. Dışarıda dolaşan Ümm-i Hânî ise uyuklamış, birşeyden haberi olmamıştı.

Sabâh olunca, Kâ’be-i muazzama yanına gidip mi’râcını anlattı. İşiten kâfirler alay ettiler. Ama Ebû Bekr (radıyallahü anh), Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle: “Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur; inandım. Canım sana fedâ olsun” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve selem), o gün Ebû Bekr’e “Sıddîk” dedi.

“Rûhu’l-beyân”da “Tefsîr-i Hüseynî”den naklen deniliyor ki: “Resûlullah’ın Mekke’den Beytü’l-makdise götürüldüğüne inanmıyan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, dâl ve mübtedi’, ya’nî sapık olur.”