İslâm Dîninde Tefekkür Vardır

Hazret-i Ebû Bekir, günler ve geceler boyu süren tefekkürden sonra buyurdu ki: “İdrâkin aczini idrâk etmekten daha büyük idrâk olmaz!..”

İki haftadan beri akıldan, felsefeden, filozofların kısımlarından bahsediyoruz. Bugün ve yarınki makalelerimizde ise, çok kıymetli bir ibâdet olduğu bildirilen, İslâm dînindeki “tefekkür”den bahsedeceğiz inşallah…

Evet, İslâm dîninde “tefekkür” vardır ve çok kıymetli bir ibâdet olduğu bildirilmiştir. “Tefekkür”:“Fikri, bâtıldan hakka çevirmek” olarak târif edilmiştir. Tefekkür eden kimseye “mütefekkir” denir. 

Tefekkürden maksat iki şeydir:

Birincisi: Allahü teâlânın azametini (büyüklüğünü) ve kudretini düşünerek, insanın bu azamet karşısındaki acz ve zayıflığını anlayarak, O’na yönelmek ve sığınmak; eşyâdan, olaylardan, kâinattan ibret alarak, eserden müessire (o eseri yaratana) yol bulmaktır.

İkincisi ise: Günlük hayâtta karşılaşılan güçlük ve sıkıntıları yenmek, eşyâyı, ilmi ve tekniği, İslâm dîninin bildirdiklerine uygun, insanların rahat ve huzurunu temin etmek maksadıyla kullanmak için akıl ve fikir yormaktır.

Her iki türlü tefekkürün de çok mühim olduğu ve birincisinin, ikincisinden daha kıymetli olduğu bildirilmiş olup, her ikisi de Müslümânlara emredilmiştir.Bu yolda çalışanların en üstünü ve en büyüğü olan Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), günler ve geceler boyu süren tefekkürden sonra: “İdrâkin aczini idrâk etmekten daha büyük idrâk olmaz” diyerek, insanın, Allahü teâlâyı anlamakta âcizliğini ve O’na teslîm olmanın şart olduğunu belirtmiştir.
İmâm-ı A’zam‘ın (rahmetullahi aleyh), “Ey bilinen Zât! Seni hakkıyla tanıyamadık” buyurması da çok mühimdir.Yine İmâm-ı Gazâlî:“Gördüm ki akıl izmihlâl (yıkılma, çökme) içindedir. Akıl daha kendisinden bile habersizdir. Her şey, Peygamberlik gerçeğindedir. Bu gerçeğe yapıştım ve kurtuldum” demiştir.Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin; “Hocam Şems-i Tebrîzî’yi tanıyınca, ona tâbi oldum; kendi aklıma uymadım, kurtuldum” sözü de meşhurdur.

İslâm âlimlerinin yüz binlerce cilt kitaplarında, bu konu ile ilgili her söz, aynı şeyi tekrarlamaktadır. Dolayısıyla İslâm dünyâsında aklı temel alan bir felsefe olmamış, vahyin bildirdiklerine uygun tefekkür (düşünme, fikir yorma) olmuştur. Böylece akıl, yerinde kullanılmıştır.Aklı başında olan hiçbir Müslümân, Peygamberlik makâmının ve Peygamberlerin bildirdiklerinin yerine aklını koymamıştır.
Fârâbî, İbn-i Rüşd ve İbn-i Sînâ gibi bazı filozoflar ve diğer bazı bid’at fırkaları da, Yunan filozoflarının tesirinde kalıp, akla çok güvendikleri, nakli değil, aklı esas aldıkları,Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri, kendi akıllarına göre açıkladıkları için, İslâm âlimleri tarafından tenkîd edilmişler, hattâ doğru yoldan ayrılarak îmânlarını tehlikeye attıkları bile ifâde edilmiştir.

Akıl konusunda, felsefede kuru akılcılığı yıkan Bergson’a “Siz akılcılık mesleğini yıktınız, ama metodunuz yine aklîdir!” denildiğinde, cevap olarak söylediği; “İşte aklın atacağı en nihâî (son) adım, kendi aczini ve hiçliğini anlamasıdır!” sözü de pek mânâlıdır…