İnsanlar, Rehbersiz Kalınca Yanlış Yollara Sapmışlardır

Geçen hafta Cumartesi günü yazdığımız makâlemizde, bir nebze, insanların rehberlere olan ihtiyâcından bahsetmeye çalışmıştık. Bugün, aynı konuda birkaç kelime daha yazalım:

Beşer târihini inceleyecek olursak,insanların, önlerinde Allahü teâlânın gönderdiği bir “Rehber” olmadan kendi başlarına gittiklerinde, hep yanlış yollara saptıklarını görürüz. Şöyle ki, insan, kendisini yaratan büyük kudret sâhibinin var olduğunu, aklı sâyesinde anlamıştır. Fakat ona giden yolu bulamamıştır. Peygamberleri işitmiyenler, Hâlıkı (Yaratanı) evvelâ kendi etrâflarında aramışlardır. Kendilerine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sanmışlar ve ona tapmağa başlamışlardır. Kısacası, insan kendi başına, “eşi-benzeri olmayan, bir, ezelî ve ebedî olan Allahü teâlâ”yı bir türlü tanıyamamıştır. Çünkü rehbersiz, karanlıkta doğru yol bulunamaz. Peygamberler en büyük rehberlerdir.

Burada şunu ifâde edelim ki, bütün kâinâtı, canlı-cansız her varlığı, en mükemmel bir nizâm ve intizâm üzere yaratan ve onları her ân varlıkta durduran Allahü teâlâ,  yarattığı şu mükemmel âlemle, kendi varlığını belli ettiği gibi, kullarına çok merhamet ve şefkat ettiği, acıdığı için, var olduğunu ayrıca “Peygamber”leri vâsıtasıyla da bildirmiştir.

“İlk Peygamber” Âdem aleyhisselâmdan başlayarak, “son Peygamber” olan Sevgili Peygamberimize gelinceye kadar her asırda, dünyânın her tarafındaki insanlar arasından en iyi, en üstün olarak seçtiği bir zâta (bir Peygambere), bir “melek”le [“Cebrâîl” aleyhisselâm’la] haber göndererek, kendi varlığını, isimlerini ve sıfatlarını bildirmiştir.

Yüce Allah, insanlara muhtâc oldukları her türlü ni’meti de lutfetmiştir. Bu ni’metler sayılamıyacak kadar çoktur. Bu konuda 2 âyet-i kerîme vardır:

“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın ni’met[ler]ini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zâlim, çok nankördür!” [İbrâhîm, 34]

“Hâlbuki Allah’ın ni’met[ler]ini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” [Nahil, 18]

Bu ni’metlerin en büyüğü, Peygamberler ve kitaplar göndererek, onların arkalarından da birçok âlim ve velîyi halkederek, sırât-ı müstekîmi, doğru yolu, Cennet’e götüren yolu, rızây-ı İlâhî’sine götüren yolu göstermesidir.

İslâm dînini teblîğ eden, en son ve en üstün Peygamber, Muhammed aleyhisselâmdır. O’na verilen kitâb “Kur’ân-ı kerîm”, İlâhî kitapların en üstünüdür.Peygamber Efendimizin, doğru yolu gösterici mübârek sözlerine, “hadîs-i şerîf” denir. Bir insan, bir rehber olmadan Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ma’nâlarını anlayamaz. Bunun için, eskiden olduğu gibi şimdi de, yetişmiş ve yetiştirebilen “Mürşid-i kâmil” denilen büyük din âlimlerine ihtiyâç vardır.

“MÜRŞİD-İ KÂMİL”LERİN EN ÜSTÜNLERİ DÖRT MEZHEB İMÂMLARIDIR

Geçen hafta datemâs ettiğimiz gibi,büyük âlim ve velîlerden Abdülhak-ı Dehlevî (rahmetullahi aleyh): “Mürşid-i kâmil”lerin en üstünleri dört mezheb imâmılarıdır. Bunlar; İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şâfiî, İmâm Mâlik ve İmâm Ahmed bin Hanbel’dir (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) buyurmuştur.

Bu dört büyük imâm, İslâm dîninin dört temel direkleridirler. Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ma’nâlarını doğru olarak öğrenmek için, bunlardan birinin kitâblarını okumak lâzımdır.

Bunların herbirinin kitâblarını açıklayan binlerce âlim gelmiştir. Bu açıklamaları okuyan, İslâm dînini doğru olarak öğrenir. Bu kitâbların hepsindeki îmân bilgileri aynıdır. Bu doğru îmâna “Ehl-i Sünnet” i’tikâdı (inancı) denilmektedir.

Dînimiz, nefsimizi terbiye etmemizi, nefsini terbiye edenlerin iki cihân saâdetine kavuşacaklarını bildiriyor.  Nefsimizle cihâdın önemi büyüktür. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Asıl mücâhid, Allah’a itâat uğrunda nefsi ile cihâd edendir.” [Tirmizî] 

Peygamber Efendimiz, “Ahlâkınızı güzelleştiriniz” buyurmuştur. (İbn-i Lâl) Resûlullah aleyhisselâma “Dîn nedir?” diye suâl edilince, “Dîn, güzel ahlâktır” buyurmuştur. (Deylemî) 

Şu hâlde dînin emirlerine uyup, yasak ettiklerinden kaçan kimse, huyunu değiştirip güzel ahlâka sâhip olur. Sevgili Peygamberimize, güzel ahlâkın ne olduğu sorulduğu zaman da buyurdu ki: “Güzel ahlâk, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek ve zulmedeni affetmektir.” [Hâkim]