“Hudeybiye Musâlehası[Andlaşması]”nın İslâm Târihindeki Yeri ve Ehemmiyeti

Resûl-i ekrem ve Server-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin 627 (H. 6) senesinin Zilka’de ayında, Mekke hudûdundaki “Hudeybiye” denilen yerde, Mekke’li müşriklerle yaptığı andlaşmaya, “Hudeybiye Musâlehası” denilir.

Hendek gazâsından sonra, İslâm devletinin gücünü çevredeki kabîlelerin bir kısmı kabûl ettiler. Artık müslümânlarla dost geçinmenin, hattâ müslümân olmanın en isâbetli yol olacağını düşünmeye başladılar. Bâzıları, Peygamber Efendimizin huzûruna gelip, müslümân olmakla şereflendiler.

Hicretin altıncı senesinin Zilka’de ayı idi. Bir gece Nebiyy-i Muhterem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz rüyâsında, Eshâb-ı kirâm ile Mekke-i Mükerremeye gidip Kâbe-i muazzamayı tavâf ettiklerini, bir kısmının saçlarını kısalttıklarını, bir kısmının da kazıttıklarını gördü.

Resûlullah Efendimiz, bu rüyâsını, Eshâbına anlattığında, onlar pek ziyâde heyecânlandılar. Hicretten bu yana, doğup büyüdükleri, acı-tatlı hâtıralarla dolu, o güzel yurtları olan Mekke’ye gideceklerdi. Beş vakit namazda yönlerini döndükleri ve hasretini çektikleri mukaddes Ka’be’yi ziyâret edip tavâfta bulunacaklardı. Bu ne güzel bir müjde idi…

Eshâb-ı kirâm, sevgili Peygamberimizin; “Siz, muhakkak Mescid-i harâm’a gireceksiniz!” müjdesini alır almaz, hemen hâzırlıklara başladılar.

Habîb-i Ekrem Efendimiz, hâzırlıklarını bitirdikten sonra, Abdullah bin Ümm-i Mektûm’u, Medîne’de vekîl bıraktı. Zilka’de ayının birinci Pazartesi günü, “Kusvâ” ismindeki devesine bindi. Hâzırlanan 1500 eshâbı ile birlikte, Medine’de kalanlarla vedâlaştılar. Ömreye niyet ederek, mukaddes belde Mekke’ye doğru yürüdüler. Yanlarına yolcu silâhı olan kılıçlarını ve kurbân etmek üzere de yetmiş deve almışlardı. Kâfileye iki yüz atlı ve dört hanım sahâbî katılmıştı. Hanımlardan biri, sevgili Peygamberimizin mübârek, temiz zevcesi Hazret-i Ümmü Seleme idi.

Zü’l-Huleyfe denilen mîkât yerine geldiklerinde, ihrâma girdiler, öğle namazını kıldılar. Sonra, kesilecek develerin kulaklarını işaretleyip, boyunlarına ip bağladılar. Nâciyetü’bnü Cündüb Eslemî (r. anh), kendisine yardımcılar verilerek, develerin başında vazîfelendirildi. Abbâd bin Bişr, yirmi kişilik bir süvârî birliğine kumandân tâyin edilerek ileri keşfe gönderildi. Bişr bin Süfyân; Mekke’ye haberci gönderildi.

İhrâm elbisesini giyen sevgili Peygamberimiz ve kahramân Eshâbı, beyâzlara bürünmüş bir hâlde, Allahü teâlâya hamd ve şânının yüceliğini tasdîk etmeye ve yalvarmaya başladılar; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyke Lâ şerîke leke Lebbeyk! İnnel-Hamde ven-ni’mete leke vel-mülk, la şerîke lek!” Bu mübârek telbiye ile yer-gök inliyor, Zü’l-Huleyfe, nûrânî bir havaya bürünüyordu. Herkes heyecânlanmış, bir an önce Mekke’ye varmak için Zü’l-Huleyfe’den ayrılmışlardı.

Yolda, Hazret-i Ömer ile Sa’d bin Ubâde (radıyallahü anhümâ), Habîb-i Ekrem Efendimize yaklaşıp; “Yâ Resûlallah! Seninle harp hâlinde bulunan kimselerin üzerine silâhsız olarak mı gideceğiz? Kureyşlilerin size saldırıp, mübârek vücûdunuza bir zarar vermelerinden korkarız?…” diyerek endişelerini belirttiler. İki cihânın serveri, onlara; “Ben, ömreye niyet ettim. Bu hâlde iken silâh taşımak istemem” buyurdular.

Yolculuk sâkin geçiyordu. Yol üzerindeki çeşitli kabîlelere uğranıyor, Peygamber Efendimiz, onları İslâm’a da’vet ediyordu. Bir kısmı, kabûl etmekten çekiniyor, bir kısmı ise hediyeler gönderiyorlardı. Bu şekilde yolun yarısını geçmişler, Usfân’ın arkasında Gadîru’l-Eştât denilen mevkıe varmışlardı. Burada, daha önce Mekke’lilere haber gönderilmek üzere vazifelendirilen Bişr bin Süfyân Hazretleri, Kureyşlilerle görüşüp geri dönmüştü.

Peygamber Efendimize, gördüklerini şöyle anlattı:

“Yâ Resûlallah! Kureyşliler, senin geldiğini haber almışlar, korkularından etrâftaki kabîlelere ziyâfetler çekerek, onların yardımlarını istemişler. İki yüz kişilik bir süvârî birliğini keşf için size doğru yola çıkardılar. Etrâftaki kabîleler, bu isteği kabûl edip Beldah mevkıinde birleştiler. Pek çok askerî yığınak yaptılar ve sizi Mekke’ye sokmamak üzere yemîn ettiler.”

Bu habere, Âlemlerin efendisi çok müteessir oldular ve; “Kureyş helâk oldu. Zâten harb onları yiyip bitirmiştir… Kureyş müşrikleri, kendilerinde bir kuvvet mi var zannediyor? Vallahi, Allahü teâlânın, yaymak için beni gönderdiği bu dîni, hâkim ve üstün kılıncaya, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışmaktan asla geri durmayacağım!” buyurdu.

Sonra kahramân Eshâbına dönerek, bu konudaki rey ve görüşlerini sordu. Bütün benliği ile Resûlullah’a kendilerini adamış olan şanlı Eshâbı; “Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir. Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Biz, Beytullah’ı tavâf etmek niyetiyle yola çıktık. Bir kimseyi öldürmek ve çarpışmak için gelmedik. Ancak, Kabe’yi ziyâret etmemizi engellemek isterlerse, muhakkak onlarla çarpışır, hedefimize ulaşırız!…” dediler.

Eshâb-ı kirâmın bu karârlı hâli, sevgili Peygamberimizin hoşuna gitti. Buyurdular ki: “Haydi, öyle ise Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile yürüyünüz!…” Sahâbîler, Peygamber Efendimizin etrafında; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!…” diyerek telbiye ve; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbîr getirerek Mekke’ye doğru ilerlemeye başladılar.

Bir öğle vaktinde Bilâl-i Habeşî (r. anh), sesinin bütün güzelliği ile ezân-ı şerîfi okuyarak, namaz vaktinin girdiğini bildirmişti. Bu sırada, iki yüz kişilik Kureyş süvârî birliği de oraya yetişmiş, Mekke ile sahâbîlerin arasına girerek, hücûma hâzır vaziyette durmuştu. Buna rağmen, Âlemlerin efendisi, yüce Eshâbı ile saf olup namaza durdular. Sevgili Peygamberimizin arkasında bin beş yüz civârındaki Eshâbının saf hâlinde hareketsiz kıyâmda duruşları, rükûya eğilmeleri, görülmeye değer bir manzara idi. Hele, hep birlikte secdeye gitmeleri, heybetli bir dağın eğilip, doğrulmasına benziyordu. Onların, Allahü teâlânın huzûrunda şerefli alınlarını toprağa sürerek tevâzu göstermeleri, Kureyş süvârîlerinden bâzılarının kalblerine İslâm’ın muhabbetini düşürdü. Eshâb, selâm verip namazdan çıktıklarında. Kureyş süvârî komutanının; “Müslümânların bu hâllerinden istifâde ederek baskın yapsaydık, onların çoğunu öldürürdük! Onlar namazda iken niçin saldırmadık?” diye hayıflandığı, sonra da: “Merak etmeyiniz. Nasıl olsa. namaza tekrâr duracaklardır” diyerek, bu defa fırsatı kaçırmayacaklarını arkadaşlarına bildirdi.

Onların bu sözlerini Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâm ile vahiy göndererek Peygamber Efendimize bildirdi. Gelen âyet-i kerîmede buyuruluyordu ki:

“(Ey Habîbim!) Sen de içlerinde bulunup, (düşmân karşısında) onlara (Eshâbına) namaz kıldıracağın zaman, (onları iki kısma ayır), bir kısmı seninle birlikte (namazda, diğeri de düşmân karşısında) dursun. Silâhlarını yanlarına alsınlar. Seninle namazda olup, bir rek’at kılanlar, (namazı bozacak amellerden sakınarak), düşmân karşısına gitsinler. Bundan sonra, henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip, ikinci rek’atı seninle kılsınlar ve onlar da zırhlarını, koruyucu âletlerini ve silâhlarını yanlarına alsınlar. (Teşehhüdü seninle okusunlar. Sen selâm verince, onlar selâm vermeden, düşmân karşısına gitsinler. Önce bir rek’at kılmış olanlar geri gelip, kendi başlarına bir rek’at daha kılarak selâm versinler, ikinci rek’atı imâmla kılmış olanlar da tekrâr gelip, bir rek’at daha kılarak namazı tamâmlayıp selâm versinler.) Kâfirler arzû ederler ki, silâh ve eşyâlanızdan gâfil bulunasınız da, size ansızın bir baskın yapalar… Eğer size, yağmurdan bir eziyet olursa, yahut hasta bulunursanız, silâhlarınızı koymanızda üzerinize bir vebâl yoktur. Fakat yine bütün ihtiyât tedbirlerini alın. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ, kâfirlere hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamıştır.” (Nisa sûresi, 102)

İkindi vaktinde, Hazret-i Bilâl, ezân okuduğunda, Kureyş süvârîleri, yine Mekke ile Eshâb-ı kirâmın arasında hücûma hâzır olarak durdular. Peygamber Efendimiz, Eshâbına âyet-i kerîmede belirtildiği gibi namazlarını kıldırdı.

Müslümânların bu tedbîrli namaz kılışlarına, müşrikler hayret ettiler. Allahü teâlâ, onların kalblerine korku verdi. Herhangi bir harekette bulunmaya cesâret edemediler. Mekke’ye haber götürmek üzere oradan ayrıldılar. Peygamber Efendimiz ve Eshâbı da, buradan “Hudeybiye” denilen mevkıe doğru harekete geçtiler.

Mukaddes Mekke hudûduna geldiklerinde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin devesi Kusvâ, zâhirî hiç bir sebep yok iken çöküverdi. Kaldırmak için çok uğraştılar, fakat kalkmadı. Bunun üzerine, Kâinâtın sultânı Efendimiz; “Onun böyle bir çökme huyu yoktur. Fakat, bir zamanlar (Ebrehe’nin) filini Mekke’ye girmekten tutup alıkoyan Allahü teâlâ, şimdi de Kusvâ’yı tutup alıkoydu. Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Kureyş, Allahü teâlânın, Harem dâhilinde yapılmasını harâm ettiği (çarpışmayı ve kan akıtmayı terk etmek gibi) şeylerden hangisini benden isterlerse istesinler, onların bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim!” buyurdu.

Bundan sonra Kusvâ’yı kaldırmak istediler. Deve sıçrayıp kalktı. Harem hudûdundan içeri girmedi, tâm hudûd üzerinde bulunan “Hudeybiye” mevkıinde durdu. Peygamber Efendimiz, Eshâb-ı kirâmla, az bir suyu olan yerde konakladılar.

Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), çadırını, mübârek Mekke hudâdunun dışına kurdu. Eshâbıyla burada beklemeye başladılar. Vakit girince, namazları, Mekke-i Mükerreme hudûdu içinde kılıyorlardı. Kuyularda içecek ve kullanacak su kalmamıştı. Sâdece Peygamber Efendimizin ibriğinde vardı. Güç durumda kalan Sahâbîler; “Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! “Yanımızda, yalnız sizin ibriğinizdeki su var, helâk olacağız…” dediler. Âlemlerin Efendisi; “Ben, sizin aranızda iken, siz helâk olmazsınız” buyurdular. Sonra “Bismillah” diyerek, mübârek elini ibriğin üzerine koydular, sonra kaldırıp; “Alınız!…” buyurduğunda, mübârek parmaklarının arasından, çeşme gibi, sular akmaya başladı. Eshâb-ı kirâm; kana kana su içtiler, abdest aldılar, bütün kırbalarını doldurdular, at ve develerini suladılar. Eshâbını gülümseyerek seyreden merhamet deryâsı sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd ettiler.

O gün, orada hâzır bulunan Hazret-i Câbir bin Abdillah; “Biz, bin beş yüz kişi idik. Eğer yüz bin kişi dahî olsaydık, o su, hepimize yeterdi” buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hudeybiye’de iken öteden beri müslümânlarla dost olan Huzâa kabîlesinin reîsi Büdeyl, huzûra gelip, Kureyş ordusunun çevre kabîlelerinin de katılmasıyla Hudeybiye’de konduklarını, orduları dağılıncaya kadar çarpışmaya yemîn ettiklerini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, çarpışmak üzere gelmediklerini, maksadlarının sâdece ziyâret olduğunu bildirdi. Büdeyl, bu haberi müşrik ordu kumandânına bildirmek üzere yola çıktı. Müşrikler, Büdeyl’den Peygamber Efendimizin buyurduklarını dinledikten sonra, ileri gelen adamlarından Urve bin Mes’ûd’u görüşmeye gönderdiler.

Urve, Kureyş’in hiç kimseyi Mekke’ye sokmamak üzere kesin karârlı olduğunu bildirince, Habîb-i Ekrem Efendimiz; “Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbânlık develerin kurbân edilmelerine, şu Kâbe-i muazzamayı ziyâret ve tavâfa mâni olunur mu?” buyurduktan sonra; “Biz, buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak umre yapmak, Kâbe-i muazzamayı tavâf ve ziyâret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Buna rağmen bizi, kim Beytullah’ı ziyâretten alıkoymaya kalkarsa, onunla çarpışırız. Şüphesiz ki, harpler Kureyş’i ziyâdesiyle yıpratmış, güçsüz hâle getirmiş ve pek çok zararlara uğratmıştır. Şâyet onlar arzû ederlerse, kendilerine bir mütâreke müddeti tâyin edeyim. Bu müddet içinde, benim tarafımdan emniyet içinde bulunsunlar. Onlar, benimle diğer kabîleler arasına girmesinler. Beni, onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o kabîlelere gâlip gelir de, Cenâb-ı Hak da onlara hidâyet ihsân edip müslümân olurlarsa, Kureyş müşrikleri isterlerse, onlar gibi müslümân olabilirler. Şâyet ben, zannetikleri gibi, diğer topluluklara gâlip gelemezsem, o zaman kendileri de râhata kavuşmuş, kuvvet kazanmış olurlar. Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabûl etmez de, benimle çarpışmaya kalkarlarsa, varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, yaymaya çalıştığım bu dîn uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. O zaman Allahü teâlâ da, bana yardım edeceği hakkındaki va’dini şüphesiz yerine getirecektir!” buyurdu.

Urve, bir taraftan Peygamber Efendimizi dinlerken, bir taraftan da Eshâb-ı kirâmın hâl ve hareketlerine, birbirlerine ve Âlemlerin Efendisine olan davranışlarına, saygı ve hürmetlerine dikkat ediyordu. Sevgili Peygamberimizin teklîfini dinledikten sonra kalktı. Kureyşîlere bunu anlatmak üzere yürüdü.

Onların yanına varıp; “Ey Kureyş topluluğu! Benim, Kayser, Necâşî, Kisrâ gibi birçok hükümdârın huzûrlarına elçi olarak gittiğimi bilirsiniz. Yemîn ederim ki, ben, şimdiye kadar, müslümânların, Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve saygının hiç bir hükümdâra yapıldığını görmedim. Sahâbîlerinden hiç biri, O’ndan izin almadıkça konuşmuyor, başından bir kıl düşse, kapıp bereketlenmek için koyunlarında saklıyorlar. Aldığı abdest suyunu, birbirleriyle kapışırcasına paylaşıyorlar. Yanında konuşurlarken, seslerini duyulmayacak kadar kısıyorlar. O’na olan hürmetlerinden, yüzüne bakamıyor ve gözlerini önlerine indiriyorlar. O, Eshâbına bir işâret verse veya bir emirde bulunsa, can behâsına da olsa, yerine getirmeye çalışıyorlar.

Ey Kureyş cemâati! Elinizi ne kadar kılıçlarınıza atsanız, bütün çârelere başvursanız onlar, Peygamberlerinin bir kılını bile size teslîm etmezler. Hattâ her hangi bir zararın erişmesine ve O’na kimsenin el sürmesine bile meydân vermezler. Durum budur. Bundan sonrasını iyi düşünün! Hâl böyle iken, Muhammed bize iyi bir mütâreke teklîf ediyor, bundan faydalanın!” dedi. Kureyşli müşrikler, bu sözleri kabûl etmeyip, Urve’ye kaba davrandılar ve onu darılttılar.

Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kureyş karârgâhından bir haber gelmeyince, Hırâş bin Ümeyye’yi (r. anh), teklîflerini tekrâr etmek üzere elçi olarak gönderdiler. Müşrikler, İslâm elçisine çok kaba davrandılar. Devesini kesip yediler, kendisini öldürmek için üzerine yürüdüler. Ellerinden zor kurtulan Hırâş bin Ümeyye, Peygamber Efendimizin huzûruna gelip durumu anlatınca, elçisine yapılan bu hakârete çok üzüldüler.

Bu sırada müşrik karârgâhından Ahâbiş kabîlesinin reîsi Huleys göründü. Peygamber Efendimize doğru geliyordu. Müşrikler elçi olarak onu görevlendirmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz, Huleys’in geldiğini görünce; “Bu gelen, kurbâna saygı gösteren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye ve ibâdet yapmağa özenen bir kavimdendir. (Ey Eshâbım!) Kurbânlık develeri, ona doğru sürünüz de görsün!” buyurdu. Eshâb-ı kiram, kurbânlık develeri ona doğru salıverdiler ve; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!” diye telbiye getirdiler. Huleys, boyunları bağlı, kulakları işâretli kurbânlıkları görünce, uzun uzun baktı. Gözleri doldu ve; “Müslümânların, Ka’be’yi tavâf ve ziyâretten başka hiç bir niyetleri yok. Onları, bundan men etmek, ne kadar kötü bir harekettir! Ka’be’nin Rabbine yemîn ederim ki, Kureyşliler, bu yanlış hareketlerinden dolayı helâk olacaklardır!” demekten kendini alamadı.

Bu sözleri işiten Âlemlerin efendisi; “Evet öyledir, ey Kinâne oğullarına mensûb olan kardeş” buyurdu. Huleys, utancından Resûlullah Efendimizin huzûruna gelemediği gibi, mübârek yüzüne dahî bakamadı. Geri Kureyş karârgâhına döndü. Gördüklerini anlatıp; “Sizin, O’nu, Ka’be’yi ziyâretten men etmenizi doğru bulmuyorum” diye açıkça fikrini söyledi. Kureyş müşrikleri çok sinirlendiler ve Huleys’i câhillikle suçladılar.

Müşrikler, bu defa gaddârlığı ile nâm salmış Mikrez bin Hafs’ı elçi gönderdiler. O da cevâbını alarak geri döndü. Mikrez’in elçiliğinden sonra müşrikler, müslümânların ânî bir baskın yapmasından korkuya kapıldılar.

Peygamber Efendimiz, işi yarıda bırakmak istemiyor ve Kureyşlilerce i’tibârlı olan bir sahâbîsini göndermek istiyordu. Netîcede Hazret-i Osmân’ın gönderilmesine karâr verildi. Sevgili Peygamberimiz, Osmân bin Affân’a (r. anh); “Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sâdece Kâbe-i muazzamayı tavâf ve ziyâret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbânlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle” ve “Onları İslâm’a da’vet et” buyurdular. Ayrıca Mekke’de bulunan müslümânlara, Mekke’nin yakın bir zamanda fethedileceğini müjdelemesini de tenbîh ettiler.

Hazret-i Osmân, müşriklerin yanına gidip, Peygamber Efendimizin buyurduklarını aynen anlattı. Onlar, Hazret-i Osmân’ın teklîfine de olumsuz cevap verdiler. İstediği takdîrde, sâdece kendisinin, Beytullah’ı tavâf edebileceğini söylediler. Hazret-i Osmân ise; “Resûlullah aleyhisselâm, Beytullah’ı tavâf etmedikçe, ben de etmem!” buyurdu. Buna çok kızan müşrikler, onu alıkoydular. Bu haber, Eshâba; “Osmân şehîd edildi!” şeklinde ulaştı.

Durumu, Peygamber Efendimize bildirdiklerinde çok üzüldüler ve; “Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız” buyurdular. Sonra orada bulunan Semüre ismindeki ağacın altına oturup; “Allahü teâlâ, bana bî’at etmenizi emretti” buyurarak, Eshâbını bî’ate da’vet etti. Eshâb-ı kirâm aleyhimür-rıdvân Hazretlerinin herbiri, elini, Peygamber Efendimizin mübârek eli üzerine koyarak; “Allahü teâlâ, sana zafer ihsân edinceye kadar, önünde çarpışa çarpışa fethi gerçekleştirmek veya bu uğurda şehîd olmak üzere bî’at ettik!” diye söz verdiler. Peygamber Efendimiz, bir elini, diğer elinin üzerine koyarak, orada bulunmayan Hazret-i Osmân nâmına, kendi kendine bî’at etti. Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, Eshâbının bu bî’atına çok memnûn olup; “Ağaç altında, gerçekten bî’at edenlerden hiç biri Cehennem’e girmeyecektir” buyurdu. Gönderilen Fetih sûresinin on sekizinci âyet-i kerîmesinde de meâlen; “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden Allahü teâlâ elbette razıdır” buyuruldu. Bu bî’ate, “Bîat-ı Rıdvân” denildi.

“Bîat-ı Rıdvân”a katılan Eshâb-ı kirâmın hepsi, inanmayanlara karşı tek bir kalb ve tek bir vücûd olmuşlardı. Bu bağlılık ve sevgileri, Peygamber Efendimizin etrâfında, çelikten bir kale meydâna getirmişti. Birlik ve beraberliğin, kardeşliğin, inanmanın en güzel nümûnesini göstermişlerdi. Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm), artık kılıçlarını çekmiş, yerlerinde duramıyor, Resûl aleyhisselâmın bir işâretini bekliyorlardı.

Bu sırada, İslâm karârgâhını gözetleyen Kureyş câsûsları, mücâhidlerin, sevgili Peygamberimize, bu uğurda şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmak üzere bî’at ettiklerini ve hâzırlık yaptıklarını görmüşlerdi. Derhâl Kureyş karârgâhına varıp, olup bitenleri anlattılar. İslâm ordusunun, gece-gündüz savaşa hâzır durumda beklediğini ve her ân saldırabileceklerini anlayan küffâr ordusunun kalbine korku düştü. Anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını görerek, acele bir elçilik hey’eti seçtiler. Süheyl bin Amr başkanlığındaki bu hey’ete; “Bu sene, Mekke’ye girmemeleri şartıyla andlaşma yapın” denildi.

[İnşâallah sulh maddeleri üzerinde öbür hafta duralım.]