“Hicret” ve “Feth-i Mübîn”e Dâir Birkaç Kelime

Bu sene, takvîmlere göre, 25 Kasım 2011 / 29 Zilhicce 1432 Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece [Muharrem ayının birinci gecesi], müslümânların hicrî-kamerî yılbaşı gecesi idi. Muharrem ayının 1. günü [26 Kasım 2011 Cumartesi günü]  de, müslümânların yeni yılının, ya’nî 1433 hicrî-kamerî yılının ilk günü idi.

[Muharrem ayının birinci günü olan ilk Hicrî-kamerî senebaşı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cum’a günü idi.]

31 Aralık 2011 / 06 Safer el-hayr 1433 Cumartesi günü de, mîlâdî 2011 senesinin son günü, o gece de mîlâdî yılbaşı gecesi, 01 Ocak 2012 Pazar günü ise yeni bir mîlâdî yılın başlangıcı idi.

Târihte; mâhiyet, sebep ve netîceleri îtibâriyle en mühim “hicret [göç]”, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, İslâm dînine inananlar[Eshâb-ı Kirâm]la beraber, Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere’ye yaptıkları “hicret”tir. Lüğatte göç etmek, bir memleketten başka bir memlekete gitmek mânâsına gelen bu büyük hâdiseye “Hicret” denir ve hicrî takvîmin başlangıcıdır.  İslâm târihinde, Peygamber Efendimiz ve Eshâb-ı kirâmın bu “Hicret”leri, hem İslâm târihinin, hem de cihân târihinin en mühim hâdiselerinin başlarında gelir.

Allahü teâlâ, Mekke’de sıkıntıda olan müslümânların Medîne’ye hicret etmelerine izin verdi. Sayıca az olan ilk müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke’de mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne’ye hicret etmişlerdir. Ama sekiz yıl sonra, 12.000 kişilik çok güçlü ve kalabalık bir ordu hâlinde geri dönüp orayı fethetmişlerdir.

Bilindiği gibi, hemen hemen bütün Peygamberler, dînin emirlerini yerine getirmek ve yaymak için hicret etmişlerdir. Bunlardan Lût, Mûsâ, İbrâhim ve Îsâ (aleyhimüsselâm)ın hicretleri meşhûrdur. “Eshâb-ı kirâm”dan bir kısmı, Medîne’ye hicretten önce, iki defâ Habeşistân’a hicret etmişlerdir. Ayrıca “Eshâb-ı Kehf”in de Allah yolunda yaptıkları hicret, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

En mühim “fetih” de, Kur’ân-ı kerîmde Feth sûresinde, “Feth-i mübîn” diye zikredilen Mekke’nin fethidir. “Nasr sûresi” de Mekke fethine dâirdir.

Cenâb-ı Hak, bu konuda, Fetih sûresinin 1-7. âyet-i kerîmelerinde şöyle buyurmaktadır:

1- “Doğrusu Biz, sana ‘feth-i mübîn’ [apaçık bir fetih], zafer ihsân ettik.”

2- “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını, kusûrlarını bağışlar (bütün tasalarını giderir). Sana olan ni’metini tamâmlar ve seni doğru bir yola iletir, eriştirir.”

3- “Ve sana kimsenin güç yetiremiyeceği bir şekilde, eşsiz bir şanlı zaferle yardım eder.”

4- “Îmânlarını bir kat daha arttırsınlar [îmânlarına îmân katsınlar] diye mü’minlerin kalplerine huzûr, güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları, askerleri Allah’ındır. Allah bilendir, hakîm olandır [hüküm ve hikmet sâhibidir, her şeyi hikmetle yapandır].”

5- “(Bütün bu lutuflar) mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedî, temelli kalacakları, içlerinden [zemininden, altından] ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günâhlarını, kötülüklerini örtmesi, silip bağışlaması içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.”

6- “(Bir de bunlar) Allah hakkında, (inananlara yardım etmez diye) kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, müşrik (Allah’a ortak koşan) erkeklere ve müşrik kadınlara azâp etmesi içindir. Müslümânlar için bekledikleri kötülük girdâbı, [çemberi, kötü olaylar] başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş [onları la’netlemiş] ve kendilerine Cehennem’i hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!”

7- “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah azîzdir, güçlüdür [güçlü olandır],  hakîmdir [hikmet sahibidir, hakîm olandır.]

Aynı sûrenin [Feth] 27-28. âyet-i kerîmelerinde de şöyle buyurulmuştur:

“Andolsun ki Allah, gerçekten Peygamberinin [elçisinin] rüyâsını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz, güven [güvenlik] içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka [bundan önce] size yakın zamanda bir fetih [bir zafer] verecektir.”

“Bütün dînlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidâyet [doğruluk] rehberi Kur’ân ve hak dîn ile gönderen O’dur. Şâhit olarak Allah yeter.”

MEDÎNE’DEN GELİP MÜSLÜMÂN OLANLAR

620 senesinin hac mevsiminde, Medîne’den gelenlerden 6 kişi müslümân oldu. Bir sene sonra 12 kişi olarak geldiler ve “Akabe” denilen yerde Peygamberimize bîat ettiler. 622 yılının hac mevsiminde ise, 73’ü erkek 2’si kadın olmak üzere 75 kişi, “2. Akabe Bîatı”nı yaptılar. Peygamber Efendimizin uğrunda seve seve cânlarını fedâ edeceklerine dâir söz verdi ve Medîne’ye döndüler. Peygamber Efendimizi de Medîne’ye da’vet ettiler. Bundan sonra İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı.

“İkinci Akabe Bîatı”nı duyan Mekke’li müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl aldı. Bir gün Sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) yanına gelip; “Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib(Medîne)’dir. Oraya hicret ediniz” ve “Orada müslümân kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ, onları size kardeş yaptı. Yesrib’i (Medîne’yi) size emniyet ve huzûr bulacağınız bir yurt kıldı” buyurdu. Resûlullah Efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine müslümânlar, Medîne’ye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar.

Yukarıda da işâret ettiğimiz gibi “Hicret”, hem İslâm târihinin, hem de dünyâ târihinin çok önemli dönüm noktalarındandır; bu hâdiseden sonra dünyânın seyri değişmiştir. “Mekke’nin Fethi” hâdisesi de İslâm târihinin çok önemli kilometre taşlarındandır. 

Kıyâmete kadar nesh edilmeden (değiştirilmeden) bâkî kalacak tek ve en son dîn olan İslâmiyette, hicret hâdisesi ile “Devlet” olmaya doğru ilk adımlar atılmıştır. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbı [ilk Müslümânlar], doğdukları topraklar olan Mekke-i mükerreme’de kendilerine ve dînlerine tanınmayan hayât hakkını, hicret ettikleri Medîne-i münevvere’de bulmuşlar, burada çoğalıp, güçlenmiş ve kuvvetlenmişler, bilâhare Mekke’yi ve Arabistân Yarımadası’ndaki birçok beldeyi fethetmişler, böylece ilk “İslâm Devleti”ni kurmuşlardır.

Bundan sonradır ki, önünde durulmaz İslâm orduları, asırlar boyu dünyânın dört bir tarafına bir îmân seli gibi akmışlar, İslâmiyetin nûrunu yeryüzüne yaymışlardır. Böylece İslâm medeniyeti, bâtıl dînlerin, zulmün, hakâretin ve ilimde, teknikte geri kalmışlığın pençesinde inleyen insanlığı emniyete, adâlete, râhata, huzûra, dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşturmuştur.

Mekke’nin fethi, sâdece İslâm târihinde değil, bütün cihân târihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir hâdisedir. Bu fetih, îmânları-İslâmlıkları sebebiyle yurtlarından ayrılmak mecbûriyetinde bırakılan Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın en büyük lütuflarından biridir. Bu fetihle Arabistan Yarımadasında şirkin (Allah’a ortak koşmanın) cem’iyet ve güç hâlindeki varlığı sona ermiş, Ka’be ve civârı putlardan temizlenmiş, tevhîd inancının kesin hâkimiyeti i’lân edilmiştir.

Mekke’nin fethi ile Arabistan Yarımadasında ilk İslâm Devleti de kuruluşunu tamamlamış, bundan sonra İslâmiyet üç kıt’aya hızla yayılmaya başlamıştır. Mekke’nin fethi, İslâmiyette öylesine derin ma’nâ ve hikmetlerle doludur ki, daha sonraki asırlarda yaşamış olan İslâm ulemâ, evliyâ ve kumandânları da, çeşitli vesîlelerle bu fethi, kendilerine örnek (misâl) alıp hâl ve işlerinde de ölçü kabûl etmişlerdir.

MEKKE-İ MÜKERREME’NİN FETHİ

Şüphe yok ki, 01 Ocak 630 târihinde “Mekke-i Mükerreme’nin Fethi”, “İslâm Târihi”nin en önemli kilometre taşlarından biridir.

Bilindiği üzere, Allah’ın Resûlü Muhammed aleyhisselâma Peygamberliği bildirilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye da’vete başladığı günden i’tibâren müşrikler O’na karşı çıktılar. Mekke’li müşrikler; sevgili Peygamberimize de, diğer müslümânlara da çok şiddetli düşmânlık gösterdiler. İlk müslümânlara envâ-ı çeşit ezâ ve cefâ yaptılar.

Peygamber Efendimize ve Eshâbına her türlü işkenceyi revâ gördüler. Boyunlarına ip bağlayıp, sürüdüler. Ateşe atıp, yakmaya çalıştılar. Kızgın kayaları göğüslerine koyup, bayılıncaya kadar işkence yaptılar. Ateşte kızartılmış şişleri vücutlarına soktular. Üç sene aç susuz bir mahalleye hapsedip, bu boykotla onları her şeyden mahrûm bıraktılar. Ayaklarından develere bağlayıp, ayrı yönlere çekmek sûretiyle parçaladıkları oldu. Peygamberimize kaç defa sûikast yapmak istediler. Hepsinden öte yurtlarından çıkardılar. Bu yetmiyormuş gibi, onların hicretinden sonra da, tamâmen ortadan kaldırmak için kaç defa kendileriyle harb ettiler.

Allahü teâlâ, Mekke’de çok sıkıntı çeken müslümânların Medîne’ye hicret etmelerine izin verdi. Sayıca az olan ilk müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke-i mükerreme’de mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne-i münevvere’ye hicret etmişlerdir. Ama sekiz yıl sonra güçlü ve kalabalık bir ordu hâlinde geri dönüp orayı fethetmişlerdir.

Peygamberimizin, Mekke’li müşriklerle biri sulh, diğeri de harp devri olmak üzere iki şekilde münâsebeti oldu. Sulh devrinde müşriklerin alay, hakâret, işkence, bütün münâsebetleri kesme ve şiddete başvurma gibi çeşitli safhalarda sürdürdükleri düşmânlık, hicretin ikinci yılında harp şekline dönüştü.

Müslümânların Mekke’den Medîne’ye hicret etmesinden sonra da düşmânlıklarını devâm ettiren müşrikler, ordu hazırlayıp Medîne’de bulunan müslümânlar üzerine yürüdüler. Bedir, Uhud, Hendek…gibi kanlı savaşlar yapıldı. Bu savaşlarda müslümânlar karşısında tutunamayıp her defasında perişân oldular. Nihâyet hicretin altıncı yılında Peygamberimizle sulh yapmayı kabûl ettiler ve “Hudeybiye Antlaşması”nı imzâladılar.

On yıl süre için imzâlanan bu antlaşmanın bir maddesine göre, Kureyş kabîlesi dışında kalan diğer Arap kabîleleri, müslümânlardan veya müşriklerden istedikleri tarafın himâyesine girebileceklerdi. Bu antlaşma gereğince, Huzâa kabîlesi Peygamberimizin; Benî Bekr kabîlesi de müşriklerin himâyesine girmişti. Bu iki kabîle arasında eskiden beri süregelen bir düşmânlık vardı. Bahâneler arayarak hâdise çıkarmak isteniyordu. Mekke’li müşrikler, iki yıl sonra bu antlaşmayı bozdular. Sulhun devâmı için müslümânlarca yapılan yeni teklîflere de uymadılar.

Özet olarak söyliyecek olursak: Peygamber Efendimiz ve hâzırladığı İslâm ordusu, hicretin 8. yılında, 01 Ocak 630 târihinde, Medîne-i münevvere’den 12.000 kişilik bir ordu ile gelerek, harp etmeden ve kan dökmeden Mekke-i mükerreme’yi teslîm aldı. Düşmânlarına da; “Sizin hiçbirinizi, sorguya çekecek değilim. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” buyurdu.

Ka’be-i muazzama’yı putlardan temizledi ve Hazret-i Bilâl, Ka’be-i şerîfe’nin damına çıkarak Mekke’de ilk ezânı okudu. Müslümânlar; göç ederek ayrıldıkları Mekke-i mükerreme’ye, Ka’be-i şerîfe’ye ve vatanlarına, böylece yeniden kavuşmuş oldular.