Hazret-i Ali Efendimizin İlim İle Malı Mukâyesesi

Bugünkü makâlemizde, Hazret-i Alî’nin (radıyallahü anh) ilmiyle ilgili olarak “Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn” isimli kıymetli kitâptan bir nakil yapmak istiyoruz. Ama önce birkaç kelime ile de olsa ondan bahsedelim. [Hâtırlanacağı üzere, Hulefâ-i Râşidîn ve Oniki İmâmdan bahseden makalelerimizde ondan uzunca bahsetmiştik. Şimdi burada çok kısa bir özet yapalım.]

Bilindiği gibi Hz. Alî (r.a.), Resûlullah Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğlu  ve sevgili dâmâdı,  “Ehl-i Beyt”in ve “Oniki İmâm”ın birincisi, Hulefâ-i râşidîn’in, İslâm halîfelerinin ve Cennet’le müjdelenen 10 kişinin dördüncüsü, Evliyânın büyüğü, hattâ Vilâyet yolunun reîsidir.

Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib (radıyallahü anh), 599 senesinde (ya’nî hicretten 23 yıl önce) Mekke’de doğmuş [bu konuda başka rivâyetler de var], beş yaşından itibâren Peygamber Efendimiz’in yanında yaşamış ve on yaşındayken müslüman olmakla şereflenmiştir. O, çocuklardan müslümân olanların birincisi, genel olarak müslümân olanların ise üçüncüsüdür.

Puta tapmadığı için “Kerremallahü Vecheh”; Allahü teâlâ’nın takdîrine râzî olduğu için “Murtazâ”, kahramân ve cesûr olmasından, dönüp dönüp düşmâna saldırmasından dolayı “Kerrâr”, Allahü teâlânın arslanı ma’nâsına da “Haydar” ve “Esedullâhi’l-Gâlib” lakablarıyla anılmıştır.

Hakkında bir kaç âyet-i kerîme nâzil olup, pek çok hadîs-i şerîfle medhedildi.

Tek başına kendisi hakkında vârid olan hadîs-i şerîfler de var; Ehl-i Beyt içerisinde onu medheden hadîs-i şerîfler de bulunmaktadır.

Allahü teâlânın en çok sevdiği Resûlü Muhammed aleyhisselâmdır. Onun da en çok sevdiği Ehl-i Beyti ve Eshâbıdır.

“EHL-İ BEYT” KİMLERDİR?

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde “Ehl-i Beyt” hakkında meâlen buyurdu ki: “…Allahü teâlâ sizlerden ricsi, yâni kusûr ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir tahâret ile temizlemek irâde ediyor.” (Ahzâb sûresi, 33)

Eshâb-ı kirâm sordular: “Yâ Resûlallah! Ehl-i Beyt kimlerdir?”

O esnâda, Peygamber Efendimizin yanına Hazret-i Ali (radıyallahü anh) geldi. Peygamberimiz, onu mübârek paltoları altına aldılar. Daha sonra Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anhüm) geldiler.

Her birini bir tarafına alarak; “İşte bunlar, benim Ehl-i Beyt’imdir” buyurdular. Bu yüksek kimselere “Âl-i Abâ” ve “Âl-i Resûl” de denir.

Kitaplarda şu tarifleri de görüyoruz:

“Ehl-i Beyt”: 1- Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bütün âile fertleri. 2- Mübârek hanımları, muazzez kızı Hazret-i Fâtıma ile mübârek damadı Hazret-i Ali ve bunların evlâtları olan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, onların çocukları ve kıyâmete kadar gelecek torunlarının hepsi. 3- Hattâ Peygamberimizin temiz soyunun bağlı olduğu Hâşimoğullarına da “Ehl-i Beyt” denir. Eshâb-ı kirâmdan Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh) de “Ehl-i Beyt”ten sayıldı.

Şimdi bu kısa mukaddimeden sonra gelelim esâs konumuza:

“Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn” isimli kıymetli kitâpta “Mişkâtü’l-envâr” kitâbından naklen deniliyor ki:

Resûlullah (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) hazretleri buyurdular ki: “Ben ilmin şehriyim; Alî de onun kapısıdır.”

Hâricîler bu hadîs-i şerîften dolayı, Alî (radıyallahü teâlâ anh) hazretlerine hased ettiler. Hattâ hâricîlerin büyüklerinden on kimse, dediler ki: “Biz hepimiz, Hazret-i Alî’den (kerremallahü vecheh) birer mes’ele soralım. Eğer her birimize ayrı ayrı cevâb verirse, biliriz ki âlimdir ve fâdıldır.”

O on kişi, Hazret-i Alînin (radıyallahü anh) huzûr-ı şerîflerine varıp, birisi sordu: “Yâ Alî! İlim mi efdaldir, mal mı efdaldir?” [Bilindiği gibi “efdal” kelimesi: daha fazîletli, daha üstün demektir.]

Hazret-i Alî (radıyallahü anh) seâdetle buyurdular ki: “İlim efdaldir.” Bunlar dediler ki: “Ne delîl ile söylersin?” Hazret-i Alî buyurdu ki: “İlim Enbiyâdan mîrâsdır. Mal ise Kârûn, Fir’avun ve Hâmân’dan mîrâsdır.”

İkincisi suâl etti ki: “İlim mi efdaldir, mal mı?” Hazret-i Alî yine cevâb buyurdu ki: “İlim maldan efdaldir. Zîrâ ilim, sâhibini saklar. Malı, sâhibi saklar.”

Üçüncüsü, onlar gibi sordu. Hazret-i Alî cevâb verdi ki: “İlim efdaldir. Zîrâ, mal sâhibinin düşmânı çoktur. İlim sâhibinin dostu çoktur.”

Dördüncü aynı şekilde suâl etti. Hazret-i Alî de cevâb verdi: “İlim efdaldir. Zîrâ malı tasarruf etseler eksilir. İlmi tasarruf etseler ziyâde olur [artar].”

Beşinci de aynı şekilde suâl etti. Alî (radıyallahü anh) cevâb buyurdu ki: “Mal sâhibi cimri diye çağrılır. İlim sâhibi büyük isimler ile çağrılır.”

Altıncısı da, aynı şekilde sordu. Hazret-i Alî (radıyallahü anh) cevâb buyurdu ki: “Mal harâmîden hıfz olunur. İlim harâmîden hıfz olunmaz.”

Yedincisi aynı şekilde sordu. Hazret-i Alî seâdetle cevâb buyurdu ki: “Mal çok durmakla zâyi’ olur. İlim her ne kadar durur ise de zâyi’ olmaz.”

Sekizinci aynı şekilde suâl etti. Cevâb buyurdular ki: “Mal kalbe kasâvet verir. İlim kalbi nûrlandırır.”

Dokuzuncu aynı şekilde suâl etti. Cevâbında buyurdular ki: “Mal sâhibi, mal sebebi ile tanrılık da’vâsında bulunur. İlim sâhibi böyle yapmaz.”

Onuncu dahî aynı şekilde suâl etti. Cevâbında seâdetle buyurdu ki: “Mal, sebeb-i kasâvettir [kalbi katılaştırır]. İlim, sebeb-i rahmettir.”

Bundan sonra, Hazret-i Alî (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Eğer bunlar benden, devâmlı suâl etseler, ben bunlara hayâtta olduğum müddetçe devâmlı cevâb verirdim.”

O on hâricî gelip, Hazret-i Alîye (radıyallahü anh) mutî’ oldular.

Cenâb-ı Hak, bizleri, Hazret-i Alî Efendimizin ve bütün Ehl-i Beyt’in şefâatinlerine nâil eylesin.