Edebin İslâmiyetteki Ehemmiyeti

İslâm dîni, edeb ve güzel ahlâk dînidir. İslâm âlimleri (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn), terbiyede ve güzel ahlâkta, İslâm dîninin mümessili olmuşlardır. Onu dünyâya böyle tanıtmışlardır.

Abdullah b. Mübârek buyururdu ki: “Edeb nedir? Âlimler çeşitli şekillerde ta’rif etmişlerdir. Bence edeb, kişinin nefsini tanımasıdır.”

Şâir Yûsuf Nâbî’nin, Hacc yolculuğunda, ayağını, Sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfine doğru uzatan devlet adamınasöylediği şu kasîde ne kadar güzeldir?

“Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu,

Nazargâh-ı İlâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!”

“Hiçbir bî-edeb ya’nî edebsiz, vâsıl-ı ilallah olamamıştır” sözü, edebe riâyet etmeyenlerin, Evliyâullah’tan olamayacağını, Allahü teâlâya kavuşamayacağını ifâde etmektedir.

İslam ahlâkına göre huylar, güzel ve çirkin olmak üzere iki kısma ayrılır. Güzel huylara “ahlâk-ı hasene” veya “ahlâk-ı hamîde”, kötü huylara da “ahlâk-ı kabîha” veya “ahlâk-ı zemîme” denir. Edep, hayâ, cömertlik, tevâzu (alçak gönüllü olmak), ikrâm gibi huylar güzel; kibir, hased (kıskançlık), kin, düşmânlık, cimrilik, sefîhlik gibi huylar da çirkindir.

İslâm âlimleri, güzel ahlâkı; “Güler yüzlü olmak, insanların kalbini kırmamak, kimseyle münâkaşa etmemek, müslümânlara sû-i zanda (kötü zanda) bulunmamak, cömert olmak ve dîne hizmet” diye ta’rîf etmişlerdir. Güzel ahlâka sâhip olmak için, kötü huyları teşhîs etmek lâzımdır.

İbrâhîm Düsûkî hazretleri buyurdu ki:

“Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzûmsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayanı…”

Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de yaratıyor. İyi ve fenâ şeylerin hepsi, O’nun takdîri, dilemesi iledir. Fakat, iyi işlerden râzîdır, beğenir. Fenâlardan râzî değildir, beğenmez. İyi ve kötü her iş, O’nun istemesi ve yaratması ile ise de, O’nu yalnız, bir kötü şeyin yaratıcısı olarak adlandırmak edebsizlik olur. “Kötülüklerin yaratıcısı” dememelidir. “İyi ve kötü her şeyin yaratıcısı” demelidir. Meselâ, “herşeyin hâlıkı” demeli.  Fakat, “pisliklerin veyâ domuzların hâlıkı” dememelidir. Ona karşı edeb, böyle olur.

Allahü teâlânın luftettiği ni’metlerden istifâde ederken, bazı sıkıntılara katlanmak lâzımdır. İyi arkadaş, büyük bir ni’mettir. İyi arkadaşta da bazı kusûrlar var diye şikâyet etmek doğru değildir. Çünkü “Her güzelde bir kusûr bulunur”, “Kusûrsuz dost arıyan dostsuz kalır” demişlerdir.

Ni’metlerde kusûr aranmaz. Sonra, kendimiz kusûrsuz bir insan mıyız da, kusûrsuz arkadaş arıyoruz? Gülü koklamak için yanına gitmek külfetine katlanmamız lâzımdır. “Külfetsiz ni’met, dikensiz gül ve engelsiz yâr olmaz” demişlerdir.

Bir ni’met, külfetsiz ele geçerse, kıymeti olmaz. Mîrâsyedi gibi harcarız, şükrünü düşünmeyiz. Allahü teâlâdan gül isteyen âşık, dikenine de katlanmalıdır.

“Şerefü’l-insâni bi’l-ilmi ve’l-edeb, lâ bi’l-mâli ve’l-haseb [veya ve’n-neseb].”

Ya’nî insânın şerefi, kıymeti, ilmi ve edebi ile ölçülür. Malı ve hasebi ile ya’nî baba ve dedeleri ile değil! Bu söz, Hazret-i Ali Efendimize izâfe edilmektedir.

Babanın, çocuklarına ilim, edeb ve san’at öğretmesi farzdır.

Edeb, kulun kendisini, Hak teâlânın irâdesine tâbi’ etmesidir. Hakkı, kendi irâdesine tâbi’ etmemekdir. Hak teâlânın fermânına muntazır olmakdır; onu beklemektir.

Her asırda gelen İslâm âlimleri, dahâ önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera’ ve takvâları karşısında titrerler, onların sözlerine sened, delîl olarak sarılırlardı. Bu dîn, edeb dînidir. Tevâzu’ dînidir. Câhil olan, cesûr olur. Kendini âlim sanır. Âlim olan tevâzu’ gösterir. Tevâzu’ göstereni, Allahü teâlâ yükseltir.           

 Dînde söz sâhibi olmak için, müctehid olmak lâzımdır. Müctehid olmıyanların, dîn büyüklerini muhâkemeye kalkışmaları edeb sınırlarını aşmak olur.  

Yavuz Sultân Selîm Hân’a, Ridâniye Seferi sırasında, Şâm’a uğradığı zaman, Muhammed Bedahşî’den söz edilince, onun ismini daha önceden de duyduğunu ve husûsî ziyâretine gideceğini bildirdi. Yavuz Sultân Selîm Hân, Muhammed Bedahşî hazretlerinin evine giderek ziyâret etti. Selîm Hânın ilk ziyârete gidişinde, aralarında hiçbir konuşma geçmedi. Sultân onun büyük bir evliyâ olduğunu anlayıp huzûrunda edeple oturdu.

İkinci defâ ziyâretinde, önce Muhammed Bedahşî konuşmaya başladı. Yavuz Sultân Selîm Hân, Muhammed Bedahşî hazretlerini büyük bir dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükût ve edep ile huzûrundan ayrıldı. Yanında bulunanlardan biri, Yavuz Sultân Selîm Hân’a; “Sultânım hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?” diye sorunca, dedi ki: “Büyük velîlerin meclis ve mahfelinde, onlar konuşurlarken, başkasının konuşması edep dışı sayılır. Bulunduğumuz makâm, edep makâmı idi, bize sâdece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık.”