Binden Fazla Üstâdın Sözlerinin Özeti Olan Dört Cümle

Tebe-i tâbiîn ulemâ ve evliyâsının büyüklerinden, meşhûr velîlerden İbrâhim bin Edhem’in (rahmetullahi aleyh) talebesi, büyük âlimlerden Hâtim-i Esam’ın da (rahmetullahi aleyh)hocası olan Ebû Alî Şakîk bin İbrâhîm-i Belhî [v. 174 / 790]: “Binden fazla üstâda talebelik yaptım. Kırk deve yükü kitap okudum. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı dört şeyde gördüm. Bunlar; rızk için emîn olup rızıktan endişe etmemek; her işte ihlâslı olmak; şeytânın düşmân olduğunu bilip ona uymamak (Allahü teâlânın emirlerini yapıp, harâmlarından sakınmak); ölümü yakın bilip hâzırlıklı olmak” buyurmuştur.

Daha önceki makâlelerimizde “ihlâs”tan ve “ölüme hâzırlanmak”tan bahsetmiştik. Bugün ve yarınki makâlelerimizde de inşâaallah “rızık” konusundan bahsedelim; bilâhare “şeytânın bazı hîleleri”nden bahsederiz.

RIZIKTAN ENDİŞE ETMEMEK

Önce “rızk için emîn olup rızıktan endişe etmemek” maddesi üzerinde duralım:

“Rızık”: “Allahü teâlânın takdîr ettiği maddî ve mânevî ni’met, kısmet; Allahü teâlâ tarafından canlılara, beslenmeleri, barınmaları ve yaşayabilmeleri için gönderilen, verilen her şey”dir. Buna göre, yenilecek, içilecek şeyler, giyilecekler, ev ve ev eşyâsı hep rızıktır. Demek ki rızık, yiyecek, içecek, giyecek şeyler ve barınacak yerlerdir.

Bütün canlıların rızkını Allahü teâlâ gönderir, verir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm’inde meâlen buyuruyor ki:

“Yeryüzünde, Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen hiçbir canlı yoktur (yeryüzündeki her canlının rızkını elbette Allahü teâlâ gönderir).” (Hûd sûresi, 6)

“Dünyâdaki maddî ve mânevî bütün rızıklarını aralarında taksîm ettik.” (Zuhruf sûresi, 32)

“Allahü teâlânın size verdiği helâl, temiz rızıklardan yiyin. Allahü teâlânın ni’metlerine şükredin.” (Nahl sûresi, 114)

Bana (tâatle,beğendiğim işleri yapmakla) şükredin, (günâh işleyerek) bana nankörlük etmeyin.” (Bakara sûresi, 152)

 Vehb ibni Verd; “Rızık için üzülürsem, kendimi müslümân bilmem, saymam” buyurmuştur. Râzî olduğu, beğendiği kullarının rızıklarını ummadıkları yerlerden gönderir.

Allahü teâlâ, rızkı dilediğine çok, dilediğine de az verir. Rızık, maâşa, mâla, çalışmaya bağlı değildir. İnsanların rızıkları ezelde takdîr ve ta’yîn edilmiştir. Mâlı-mülkü çok da olsa, kimse takdîr edilenden fazlasını yiyemez. Nice zenginler vardır ki, râhatsızlıkları sebebiyle, yalnız belli şeyleri yiyip kullanabilmektedirler. Şeker hastasının şeker ve benzeri şeyleri yiyememesi böyledir.

Bunun için rızık değişmez, azalmaz, çoğalmaz ve zamânından geri kalmaz. İnsan rızkını aradığı gibi, rızık da sâhibini arar. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Bütün bunlara rağmen Allahü teâlâ emrettiği için çalışmak lâzımdır. Çünkü Allahü teâlânın işleri, sebepler altında tecellî eder, meydâna gelir. Allahü teâlânın âdet-i İlâhiyyesi, İlâhî kânûnu böyledir. Fakat sebeplere yapışıldığında, rızık elde edilmeyebilir. Allahü teâlâ, rızkı sebepler olmadan da gönderebilir.

Ehl-i sünnet i’tikâdına göre harâm da rızıktır. Fakat Allahü teâlânın harâma rızâsı olmadığından harâm yiyen mes’ûl olur. Bir kimse, Allahü teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helâl yoldan ararsa, ezelde takdîr edilen belli rızkına kavuşur. Bu rızık ona bereketli olur. Bu çalışmalarından dolayı sevâp kazanır. Rızkı verenin Allahü teâlâ olduğunu düşünerek O’na şükretmek her müslümânın vazîfesidir.

Eğer rızkını harâmdan, Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerden ararsa, yine ezelde ayrılmış olan belli rızkına kavuşur, fakat bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Harâmdan olan rızkına kavuşmak için kazandığı günâhlar, hem dünyâda hem de âhirette onun felâketine sebep olur.