“Bayram”, “Kurbân” ve “Zelzele” Hakkında Birkaç Kelime

Takvîmlere göre, 28 Ekim 2011 Cuma günü, “el-Eşhüru’l-hurum” denilen “harâm aylar”ın [Receb, Zil-ka’de, Zil-hicce ve Muharrem] üçüncüsü, “eşhüru’l-hac” denilen “hac ayları”nın da [Şevvâl, Zil-ka’de ve Zil-hicce] üçüncüsü ve sonuncusu olan “Zil-hicce ayı” (01 Zil-hicce 1432)  girmişti.

Bu ay, 25 Kasım [29 Zil-hicce] Cuma günü bitiyor. O gün, 1432 Hicrî-kamerî senesi de bitip 26 Kasım [1 Muharrem 1433] Cumartesi günü ise, yeni bir hicrî-kamerî sene [ya’nî 1433 senesi] başlıyor.

Yine Takvîmlere göre, 4 Kasım [8 Zilhicce] Cuma günü “Terviye günü”nü, 5 Kasım [9 Zilhicce] Cumartesi günü de “Arefe günü”nü, 06 Kasım 2012 / 10 Zil-hicce 1432 Pazar günü ise, dînî bayramlarımızdan ikincisi olan “Kurbân bayramı”nı idrâkle şereflendik. Kurbân Bayramı, aramızda, Pazar, Pazartesi, Salı ve Çarşamba günlerinde [4 gün] misâfir kaldıktan sonra, onu da uğurladık.

Dînî bayramlarımızdan birincisi olan “Ramazân Bayramı”nı ise, 30-31 Ağustos ve 01 Eylül 2011 (01-03 Şevvâl-i şerîf 1432) Salı-Çarşamba-Perşembe günlerinde idrâk etmiştik.

Peygamber Efendimiz, Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere’ye hicret edince, Medînelilerin Câhiliye âdetlerinden kalma bayramları kutladıklarını gördü ve onları ikaz etti; “Allahü teâlâ, size onlardan daha hayırlı iki bayramı (Ramazân ve Kurbân Bayramlarını) ihsân etti” buyurdu.

[Allahü teâlâ, necîp milletimizin ve bütün müslümânların, sıhhat ve âfiyet içerisinde nice bayramlara kavuşmalarını nasîp buyursun.]

Bilindiği üzere, bayram günleri, günâhların affedildiği, birlik ve berâberlik duygularının pekiştirildiği, ihtiyaç sahiplerinin sevindirildiği günlerdir. Burada ifâde edelim ki,müslümânlar, her yıl, “Ramazân ayı”nda ve “Arefe günü”nde günâhları afv edildiği için sevinirler, sürûrları avdet eder. Bundan dolayı Arapça’dabayrama “îd” denilmiştir.

Bilindiği gibi, bazı zamanlar benzerlerine nazaran çok daha kudsî, mukaddes ve mübârektir. Allahü teâlâ, kullarına çok merhamet-şefkat ettiği, acıdığı için, bazı gecelere, günlere ve aylara husûsî kıymet vermiş; bu gece, gün ve aylardaki, duâ, tevbe, namaz, oruç, sadaka, kurbân, hac ve umre gibi ibâdetleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibâdet yapmaları, duâ ve tevbe etmeleri için böyle gece, gün ve ayları birer sebep kılmıştır.

Böyle gün ve geceleri ihyâ etmeli ve bunlara saygı göstermelidir. Saygı göstermek ise, harâm işlememekle olur. Bir kerre daha ifâde edelim ki, böyle ayları, geceleri ve günleri âhıreti kazanmak için bir fırsat bilip, elden geldiği kadar ibâdet etmeli, Allahü teâlânın râzı olduğu bütün işleri yapmalıdır. Allahü teâlânın gazabına sebep olabilecek bütün kötülüklerden, harâmlardan sakınmak, îmân, ibâdet bilgilerini, harâmları öğrenmek, kul haklarından sakınmak, varsa helâlleşmek, günâhlardan tevbe etmek lâzımdır.

Herşeyden önce, i’tikâdı düzeltmelidir. Doğru yolun âlimlerinin [Ehl-i Sünnet Ulemâsının] bildirdikleri i’tikâdı öğrenmek ve buna göre inanmak lâzımdır. İ’tikâd düzgün olmazsa, tutulan oruçların, yapılan diğer ibâdetlerin bir fâidesi olmaz. Çünkü, i’tikâdı bozuk olanların, muhakkak Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilmiştir.

Bunun için, kıymetli İslâm âlimlerinin yazdıkları fıkıh kitaplarını, ilmihâl kitaplarını alıp okumalı, doğru îmânı, harâm ve helâl olan şeyleri öğrenmeli, bütün ibâdetleri bunlara göre yapmaya çalışmalı, harâmlardan da sakınmalıdır. Kıymetli zamânlarda bu bilgileri okumak, öğrenmek, nâfile namâzdan ve diğer bütün nâfile ibâdetlerden çok daha kıymetlidir.

Bilindiği gibi, hicretin ikinci yılında, müdâfaa için cihâda izin verildi; müslümanların kıblesi Kâ’be-i şerîfe oldu. Yine hicretin 2. senesinde, oruç farz oldu; Ramazân ayında, terâvîh namâzı kılınmaya başlandı ve sadaka-i fıtır vermek vâcip oldu; zekât vermek de farz oldu. Yine o senenin Zilhicce ayında, Kurban kesmek ve bayram namazı kılmak vâcip oldu.

Gerek bedenî, gerek mâlî ibâdetlerin faydaları sâdece fertlerle sınırlı değildir. Bazı ibâdetler toplum âhengini, düzenini önemli ölçüde etkiler. Meselâ cemâatle kılınan namâzların, sosyal ilişkiler açısından ne kadar önemli etkisi olduğunu kimse inkâr edemez.

Oruçta da bu özellik çok bâriz (belirgin) bir şekilde gözlemlenir. Ramazân ayının manevî atmosferi içinde yapılan her türlü sadaka ve maddî yardımlaşmanın da, nice bunalmış insanların sıkıntı ve problemlerine çözüm ve râhatlık sağladığı herkesin bildiği bir gerçektir.

Zekât, sadaka-ı fıtır ve kurbânda, bunlara ilâveten sosyo-ekonomik dengeleri olumlu yönde etkileyen çok hikmetli özellikler vardır.

Allahü teâlâ, insanların îmân etmelerini, kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir.

Cenâb-ı Hak, bütün Peygamberleri vâsıtasıyla, onlara saâdet yollarını göstermiş, iyi ve güzel, kötü ve çirkin her şeyi öğretmiştir. Bu “Peygamber”leriyle, insanların dünyâda ve âhirette râhat etmeleri, huzûr içerisinde, iyi bir şekilde yaşamaları için, emirlerini ve yasaklarını, yanî ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lâzım olduğunu açıklamıştır.

Bu Peygamberlerin hepsinin hedefi, insanların dünyâda huzûr ve sükûn içerisinde yaşamaları, âhirette de ebedî saâdete kavuşmalarıdır.

Peygamberlerin vârisleri olan İslâm âlimleri ve Evliyâ-yı kirâm da, hep gıdâ gibi, bütün insanlara lâzım olan iyi fertler, âileler ve cemiyetler teşkîl etmek için uğraşmışlardır.

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, “Mü’minler ancak kardeştirler…” [Hucurât,10] buyurarak mü’minlerin kardeş olduklarını i’lân etmiştir. Bundan dolayı mukaddes dînimiz İslâmiyet, bütün müslümânları tek bir vücut gibi kabûl etmiş, müslümânların birbirlerinin dertleri ile ilgilenmelerini istemiştir.

Sevgili Peygamberimiz bu konuda: “Mü’minlerin birbirlerini sevme ve birbirlerine acıyıp meyletmedeki misâli vücut misâlidir. Vücuttan bir uzuv şikâyetlenince, vücûdun diğer organları uykusuzluğa ve sıtmaya ma’rûz kalmak sûretiyle ona iştirâk ederler” buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz yine, “Yanıbaşında komşusu aç olduğu halde tok yaşayan, kâmil mü’min değildir  buyurarak, müslümânın, komşusuyla ilgilenmesinin önemini açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Peygamberimizin mübârek hanımı Hz. Âişe (radıyallahü anhâ) da: “Allahü teâlânın Resûlü, üç gün peşpeşe karnını doyurmamıştır; isteseydi doyururdu. Lâkin o, yoksulları doyurup kendisi aç kalmayı tercih ederdi” buyuruyor.

Hazret-i Ömer’in (radıyallahü anh) halîfeliği zamanında, dokuz ay süren bir kıtlık olmuştu. Hz. Ömer, “ihtiyâç sahipleri bize gelsin” diye halka duyuru yapmış; kendisi ise, müslümânlar bolluğa kavuşuncaya kadar, sâdece ekmekle zeytinyağı yiyeceğine, bundan başka katık yemeyeceğine dâir yemîn etmişti.

Bizim için en güzel örnek olan Sevgili Peygamberimiz, insanların en cömerdi idi. Onun ahlâk ve fazîlet dolu yaşayışını örnek alan müslümânlar da aynı davranışları sergilemek durumundadırlar.

Gelmiş-geçmiş bulunan bütün Peygamberlerin getirdikleri ahkâm-ı dîniyyede dînin, nefsin (cânın), aklın, neslin (ırzın, nâmûsun), mâlın ve benzeri değerlerin korunması öngörülmüştür. Allahü teâlâ ve Peygamberleri, emir ve yasaklarında, bunları koruma altına almışlardır.

Halbuki bugün bütün dünyâda, bu sayılanlar da dâhil olmak üzere, bütün insan hakları ciddî bir şekilde ihlâl edilmektedir.

Mukaddes dînimizde adam öldürmek, yaralamak, malını almak, çalmak şöyle dursun, kalp kırmak bile büyük günâhlardandır.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîminde buyuruyor ki:

“Siz, insanlar için, [ya’nî insanların iyiliği için] ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; [ya’nî ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız.] İyiliği, doğruluğu emreder; kötülükten, fenalıktan meneder ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmrân, 110 )

Kâinâtın Efendisi SevgiliPeygamberimiz de hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.”

“İnsanların arasına karışan, onların ezâ ve cefâsına katlanan mü’min, insanların arasına girmeyen ve onların baskılarına katlanmayan mü’minden daha fazîletlidir.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 282)

“İnsanların hayırlısı [en iyisi], insanlara faydalı olandır.”

KURBÂN İBÂDETİNE DÂİR

Bilindiği üzere, bazı ehliyetsiz ve konunun uzmanı olmayan kişilerin, zaman zaman, radyo ve televizyonlarda kurbân mevzûu ile alâkalı olarak gelişigüzel söyledikleri; kitap, dergi ve gazetelerde yazdıkları, nakle ve akl-ı selîme uymayan, indî söz ve yazılarına rastlıyoruz; bu sene de televizyonlarda gelişigüzel şekilde konuşanlar oldu; tabîî ki bu kıymetsiz söz ve yazılara i’tibâr edilemez.

Kurbân ibâdeti, dünyâya gönderilen ilk insan ve aynı zamanda ilk Peygamber olan Hz. Âdem’den beri bilinen ve yapılagelen bir ibâdettir.

Son İlâhî kitap olan Kur’ân-ı kerîmde Hac sûresinin 34. Âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbânlık hayvânların üzerlerine O’nun adını anarak kurbân kesmeyi meşrû’ kıldık…”

Kurbân ibâdeti, Kur’ân-ı kerîmde [Bakara Sûresi, 67-71, 196; Mâide Sûresi, 2, 27, 95, 97, 103; Hac Sûresi, 34, 36-37; Sâffât Sûresi, 102-107; Fetih Sûresi, 25; Kevser Sûresi, 2] muhtelif yönleriyle beyân buyurulmaktadır. Bu konuda, Peygamber Efendimizin de birçok hadis-i şerifleri vardır.

İslâm âlimleri de, gerek konuyla alâkalı âyet-i kerîme tefsîrlerinde ve hadîs-i şerîf  şerhlerinde, gerekse fıkıh  kitaplarında kurbân hakkında çok değerli bilgiler vermişlerdir. 14 asırdan beri de, kurbânla mükellef olan bütün müslümanlar bu ibâdeti yapagelmişlerdir.

Bakara 196; Mâide 2, 95, 97 ve Fetih 25’te hacda kesilen kurbânlar; Mâide sûresinin 27. âyetinde, Âdem aleyhisselâmın 2 oğlunun kestikleri kurbân, 103. âyetinde ise adak kurbânı; Hac suresinin 36-37. âyetlerinde umûmî olarak kurbân ibâdeti; Sâffât suresinin 102-107. âyetlerinde de Hz. İbrâhîm aleyhisselâm’ın kestiği kurbân zikrolunmuştur.

Kevser sûresinde ise, Peygamber Efendimize farz olan, fakat (Hanefî mezhebine göre) ümmetinden zengin olanlara vâcip kılınan, (Mâlikî, Şâfiî ve  Hanbelî mezheplerine göre ise sünnet-i müekkede olan) kurbân beyân buyurulmaktadır.

KURBÂN İBÂDETİNİN ÖNEMİ VE KURBÂN KESMENİN FAZİLETİ

Kurbân nisâbına mâlik olan ve gerekli diğer şartları taşıyan [ya’nî âkıl, bâliğ, mukîm, hür olan zengin] bir müslümânın kurbân kesmesi vâciptir; zarûretsiz kurbân kesmemek günâhtır. “Kurbân”,davar [koyun, anası gibi gösterişli 6 aylık kuzu ve keçi], sığır [inek, dana, öküz, boğa, manda] veya deveyi, Kurbân Bayramının ilk üç gününde [Şâfiî mezhebinde 4. günde de kesmek câizdir], kurbân niyeti ile kesmek” demektir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Sevâp umarak kurbân kesen, Cehennemden korunur.” [Taberânî]

“Hâli vakti yerinde olup da kurbân kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin.” [Hâkim] 

“Cimrilerin en kötüsü [vâcip iken] kurbân kesmeyendir.”

“Kurbân bayramında yapılan amellerden, Allahü teâlâ katında, kurbân kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden, Allahü teâlâ, onu muhâfaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin.” [Tirmizî]

“Kurbânlarınızı gönül hoşluğu ile kesin! Çünkü hiçbir müslümân yoktur ki, kurbânını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyâmette kendi mîzânına konan sevâbı olmasın.”[Deylemî]

“Kurbânın postunun her kılına ve her parçasına bir sevâp vardır.” [Hâkim]

“Yâ Fâtıma, kurbânının yanına git! Kesilirken orada bulun! Yere akacak ilk kan damlası ile, geçmiş günâhların affedilir.” [İbn-i Hibbân]

“Kurbânın derisindeki her tüy sayısınca size sevâp vardır. Kanının her damlası kadar mükâfât vardır. O sizin mîzânınıza konacaktır. Müjdeler olsun.” [İbn-i Mâce]

“Kesilen kurbân, Kıyâmette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mîzâna konur.” [İsfehânî]

“Kurbânlarınız, semiz olsun. Onlar, Sırâtta bineklerinizdir.” [Zâdü’l-mukvîn]

“Kurbânların en hayırlısı boynuzlu koçtur.” [İbn-i Mâce]

KURBÂN KESMİYEN KİMSENİN DURUMU

Hâli-vakti yerinde olan ve Allahü teâlânın emrine uyarak kurbân kesen, kendisini Cehennemden âzâd etmiş olur. İki hadîs-i şerîfte: “Hasîslerin [Cimrilerin] en kötüsü, (kesmesi vâcib olduğu hâlde) kurbân kesmiyendir”, “Hâli vakti yerinde olup da kurbân kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin” [Hâkim]  buyuruldu.

Kurbân hayvânını fakîrlere veya hayır ve yardım cemiyetlerine diri olarak sadaka vermek kurbân olmaz. Kurbânlık hayvânı kesmek, kanını akıtmak şarttır.

ZELZELE (DEPREM) HAKKINDA BİRKAÇ KELİME

Hepimizin yakînen bildiği gibi, bundan 12 sene önce, 17 Ağustos 1999’da sâat 03.02’de Marmara Bölgesi ve çevresinde 7.4 şiddetinde meydâna gelen ve 45 saniye süren büyük deprem, milletimizi derinden yaralamış ve hayâtı felce uğratmıştı. Milyonlarca vatandaşımızı uykuda yakalayan, merkez üssü Gölcük olan, fakat yurdun birçok yerinden hissedilen bu zelzele (deprem), bilhassa Kocaeli, Sakarya, Yalova ve İstanbul’da büyük tahrîbâta, cân ve mâl kaybına sebep olmuştu. O büyük depremde, resmî rakamlara göre: Yıkılan ev sayısı:  66.441;  Yıkılan işyeri sayısı:  10.901 idi.   43.953 yaralı, onbinlerce de ölü vardı.

O depremden kısa zaman sonra, 12 Kasım 1999’da yatsı vaktinde meydâna gelen, Düzce merkezli deprem, onun kadar büyük olmamıştı.

1 Mayıs 2003’te, Bingöl ve çevresinde, yine gece sâat 03.25’te meydâna gelen  6.8 şiddetindeki deprem ise, Bingöl merkezi ile çevresinde, nisbeten büyük cân ve mâl kaybına sebep olmuştu. Bilhâssa, merkezde bulunan Yatılı Bölge Okulu Yurdu’nun çökmesi sonucunda, 80 civârında gencimiz, enkâz (yıkıntı) altında kalmıştı. O depremde ölü sayısı 177, yaralı sayısı da 500 civârında olmuştu.

Bildiğiniz gibi, bayramdan önce, Van’da, Richter ölçeğine göre 7.2 büyüklüğünde yeni büyük bir zelzele, büyük bir deprem meydâna geldi. Bu depremde, Başbakanlık Âfet ve Âcil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD’ın) açıklamasına göre, 600’den fazla kişi ölmüş, 2.500’den fazla kişi yaralanmış ve enkâzdan sağ çıkarılanların sayısı da 200’e yakın olmuştur. Hayâtını kaybedenlerin 60’tan fazlası öğretmen.

Yine birkaç gün evvel, Van’da, merkez üssü Edremit ilçesi olan 5.6’lık bir zelzele daha meydâna geldi ve artçı depremler hâlâ devâm ediyor.

Başta 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri olmak üzere, bütün vefât eden vatandaşlarımıza, yaralanan kardeşlerimize bir vefâ ve kadirşinâslık borcu olarak, milletimiz seferber olmuştu.

Şimdi de böyle oldu. Güzel ülkemizin her tarafında, resmî ve sivil kurum ve kuruluşlar, bütün vatandaşlarımız, ferdler, âileler, güçleri nisbetinde çok büyük yardım kampanyaları tertiplediler, her tarafta âdetâ seferberlik i’lân edildi. Bundan dolayı asîl milletimize müteşekkiriz.

Muhtelif târihlerde, güzel ülkemizde ve bütün İslâm âleminde meydâna gelen zelzelelerde, depremlerde, diğer bütün âfetlerde, âhirete intikâl eden bütün dîn kardeşlerimize, kezâ anarşik hâdiselerde ve terör netîcesinde şehîd düşen emniyet görevlilerimize, polisimize, askerimize, korucularımıza ve sivil vatandaşlarımıza Allah’tan rahmetler diliyor, o acıları hâlâ unutamayan kederli âilelerine de sabırlar temennî ediyoruz. Cenâb-ı Hak, bizlere, böyle acıları bir daha göstermesin.

Bilindiği gibi, yaratılanların en şereflisi olan insanoğlunun dünyâya gönderiliş gâyesi, Allah’ı bilip tanımak, O’na şükretmek ve kulluk yapmaktır. Kur’ân-ı kerîmde Zâriyât sûresinin 56. âyet-i kerîmesinde: “Ben, cinnîleri ve insanları ancak (beni bilsinler, tanısınlar ve) bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurulmaktadır. Bu husûs, büyük Türk müfessiri, muhaddisi ve mutasavvıfı İsmâîl Hakkı Bursevî’nin “Kenz-i Mahfi” isimli eserinde yazdığı bir hadîs-i kudsîde ise: “Ben gizli bir hazîne idim; bilinmek istedim, bunun üzerine mahlûkâtı yarattım” şeklinde ifâde edilmektedir.

Nice hikmetlere mebnî, Cennet’ten dünyâya gönderilen ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem aleyhisselâmdan itibâren pekçok Peygamber gönderilmiştir. Bazı coğrafî bölgelere, bazı kavimlere, bazı zaman dilimlerine mahsûs, mevziî peygamberler gönderildiği gibi, âlem-şümûl, cihân-şümûl ya’ni evrensel Peygamber de [ya’nî Sevgili Peygamberimiz de] gönderilmiştir.

Bu peygamberler, insanlara, Allahü teâlânın bütün emir ve yasaklarını, eksiksiz bir sûrette teblîğ etmişler, onlara yaratılış gâyelerini, insanlık, ahlâk, fazîlet, ilim, irfân, adâlet ve medeniyeti öğretmişlerdir. Asırlar boyunca peygamberlere inanan, tâbi ve teslîm olan insanlar, dünyâda huzûr ve sükûn içerisinde yaşamışlar, âhirette de ebedî saâdete kavuşacaklardır.

Hayât ve ölümün yaratılmasında da imtihân maksadı vardır. Nitekim Mülk sûresinin 2. âyet-i kerîmesinde Allahü teâlâ: “Amelce hanginiz daha güzeldir diye sizi imtihân etmek için hem ölümü, hem de hayâtı yaratan O’dur. O, azîzdir (herşeye gâliptir), gafûrdur (çok bağışlayandır)” buyurmuştur.

Bakara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde de bu imtihân gâyesi şöyle açıklanır:

“(Ey mü’minler, itâatkârı âsî olandan ayırt etmek için) and olsun, sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile imtihân edeceğiz. (Ey habîbim), sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele.”

Allahü teâlâ, Bakara sûresinin 152. âyetinde ise, şöyle buyurmaktadır:

“O halde siz, (bana itâat ve ibâdet ederek) beni anın ki, ben de sizi (mağfiretimle) anayım. Nimetlerime şükredin de nankörlük yaparak küfre varmayın (beni ve nimetlerimi inkâr etmeyin).”

Cenab-ı Hakk’ın, kullarına verdiği nimetleri o kadar çoktur ki, İbrâhîm sûresinin 34. âyetinde bu husus şöyle ifâde edilmektedir:

“Allah, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın bunca nimetini teker teker saymaya kalkışsanız, onu kısım kısım bile sayamazsınız. Gerçekten insan çok zâlim, çok nankördür.

Nahl sûresinin 18. âyeti de bu hususu teyîd etmektedir: “Halbuki Allah’ın nimetini teker teker saymaya kalkışsanız, icmâlen bile sayamazsınız, muhakkak ki, Allah gafûrdur, rahîmdir.”

İbrâhîm sûresinin 7. âyet-i kerîmesi de çok dikkat çekicidir:

“Düşünün ki, Rabbiniz şunu bildirdi: Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun, gerçekten azâbım çok şiddetlidir.”

Nisâ sûresinin 147. âyet-i kerîmesinde ise, meâlen şöyle buyurulmuştur:

“Eğer siz, Allah’ın nimetlerine şükreder ve îmân ederseniz, Allah size niye azâb etsin? Allah, şükredenlerin mükâfâtını verici, yaptıklarını bilicidir.”

Tekâsür sûresinin 8. âyet-i kerîmesinde de, nimetlerin hesâbının sorulacağı şu şekilde açıklanmaktadır: “Sonra andolsun, o gün (kıyâmette) nimetin şükründen muhakkak sorulacaksınız.

ZELZELEDEN ÇIKARILACAK BAZI DERSLER

Allahü teâlânın “Cemâl” sıfatının yanında, “Celâl” sıfatı da mevcuttur. İnsanlara karşı, zaman zaman ba’zı îkâzları olabilir. Bunlar aslında, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan merhametinden, acımasından ve onların âhirette ebedî saâdete kavuşmalarını istemesinden dolayıdır.

Bilindiği üzere, târih boyunca, Allah’ın peygamberlerini ve kitaplarını inkâr eden, çeşitli nimetlerine nankörlük eden kavimler, muhtelif şekillerde helâk edilmişlerdir. Fakat, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, O’nun ümmetinden toplu helâkler kaldırılmıştır.

Geçmiş târihe, özellikle Peygamberler târihine bir göz atılacak olursa, muhtelif kavimlerin başlarına gelen hâdiseler olarak şunlar görülür:

Ankebût sûresinin 39-40. âyet-i kerîmelerinde buyurulmuştur ki:

Kârûn’u da, Fir’avun’u da, (onun vezîri) Hâmân’ı da helâk ettik. Gerçekten Mûsâ, onlara apaçık delîllerle gelmişti de, onlar yeryüzünde kibirlenip baş kaldırmışlardı (îmân etmediler). Halbuki (azâptan) kurtulacak değillerdi.

Biz de, her birini günâhıyla yakaladık. Kiminin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Kimini korkunç gürültü yakalayıverdi. Kimini yere batırdık. Kimini de suda boğduk. (Lût (a.s.) kavmi taşyağmurunatutuldu; Şuayb (a.s.) ile Sâlih’in (a.s.) kavimleri korkunç gürültü ile helâk edildi; Kârûn ve beraberindekiler yere geçirildi; Firavun ve kavmi suda boğuldu). Allah onlara zulmetmiyordu; fakat onlar kendi nefislerine zulmediyordu.”

En’âm sûresinin 65. âyet-i kerîmesinde de şöyle buyurulmaktadır:

“De ki; Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azâb göndermeğe yahut sizi birbirinize katıp bazılarınıza diğerlerinizin acısını tattırmağa da kâdirdir. Bak onlar anlasınlar diye âyetleri nasıl açıklıyoruz?”

İmam Suyûti’nin “Keşfü’s-Salsale an Vasfi’z-Zelzele” isimli eserinde, bu âyet-i kerîme açıklanırken, “ayakları altından gönderilecek azâb“ın “zelzele” olduğu beyân edilmektedir.

Fakat burada şunu da bilmemiz lâzım:

Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek te’sîr, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabîat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lâzımdır.

Ama Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, ikrâm, iyilik olarak ve azılı düşmanlarına da mekr-i ilâhî olarak, “Hâriku’l-âde” ya’nî âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratabilir. Nitekim Peygamberlerin elinde meydâna gelen “mu’cize”ler, evliyâdan zuhûr eden “kerâmet”ler, mü’minlerde olan “firâset”ler, fâsıkların yaptıkları “istidrâc”lar ve kâfirlerden meydana gelen “sihir”ler bunlardandır. 

Biz, bunları belirttikten sonra, önemli bir konuya daha temâs etmek istiyoruz:

Bir şâir diyor ki:

“Ne kahrı dest-i a’dâdan, ne lutfu âşinâdan bil,

Umûrun Hakk’a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ’dan bil.”

Ya’ni kahrı düşmân elinden, lutfu da dost elinden bilme. İşlerini Cenâb-ı Hakk’a ısmarla, olanları O’ndan bil.

Başka bir beyt de şöyledir:

“Hakk’a tefvîz-i umûr et, ne elem çek, ne keder,

Elbette zuhûra gelir, ne ise hükm-i kader.”

Yanî, işleri Cenâb-ı Hakk’a havâle et, elem ve keder çekme. Kaderde ne yazılmışsa, elbette o meydâna gelecektir.

Burada hemen, mü’min olmak için inanılması gereken “Âmentü” esâslarındaki “Îmânın 6 şartı”ndan “kader”e ya’ni hayır ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmak konusuna, bir nebze de olsa, temâs etmemiz uygun olacaktır.

Kitaplarda: “hayır ve şer, olmuş ve olacak şeylerin cümlesinin, Allahü azîmüşşân’ın takdîri ile ya’nî ezelde bilmesi, dilemesi, levh-i mahfûza yazması ve vakitleri gelince yaratmasıyla olduğuna inandım, îmân eyledim, kalbimde aslâ şek ve şüphe yoktur” demek lâzım geldiği belirtilmektedir.

Burada bir noktayı daha nazar-ı dikkatten uzak tutmamak lâzımdır. O da Erzurumlu İbrâhîm Hakkî hazretlerinin bir sözüdür:

“Hak şerleri hayr eyler, zannetme ki ğayr eyler, ârif ânı seyr eyler,

  Mevlâ görelim neyler, neylerse, güzel eyler.”

Bilindiği gibi, Allahü teâlâ, insanları çeşitli şekillerde imtihâna tâbi tutmakta, ba’zen belâ ve musîbetler vererek onları îkâz etmekte, ba’zen de sabırlarını ölçmekte, sıkıntı hallerinde de şükredip etmiyeceklerini denemektedir.

Burada biz kullara düşen, “kader”e inanmak, Allah’a tevekkül etmek, belâ ve musîbetlere sabretmek, Allah’a şükür ve kulluk yapmak, günâhlarımızdan dolayı tevbe ve istiğfâr etmektir.

Ayrıca ölüme her an hâzır olmaktır. Tabîî ki bu da, Hak borçlarını edâ etmek, kul borçlarından arınmak ve ölümden sonraki hayât için hâzırlık yapmak şeklinde olur. Boynu bükük, kalbi kırık, âcizliğini müdrik, istiğfâr eden, tazarru’ ve niyâzda bulunan kulları, Allahü teâlânın sevdiğinde şek ve şüphe yoktur.

DEPREMDE ALINABİLECEK BAZI TEDBÎRLER

Güzel ülkemizde, 1903-1998 yılları arasında 77 büyük deprem olmuştur. Bu depremlerde 63.716 kişi ölmüş ve 396.880 binâ hasâr görmüştür.

17 Ağustos 1999 depreminin tahrîbâtı ise, zikredilen 95 yılın toplamından fazladır. ABD’li uzmanlara göre bu depremin etkisi Hiroşima ve Nagazaki’yi yerle bir eden atom bombasından 400 misli daha güçlüdür.

Ülkemizin % 70’i birinci ve ikinci derece deprem bölgesinde bulunmakta, nüfusumuzun da % 71’i birinci ve ikinci derece deprem bölgesinde oturmakta, Türkiye’nin % 96’sı ise deprem riski taşımaktadır.

1999 Marmara depreminde, 110 km.lik fay hattı boyunca 4 m.lik zemin kayması olmuştur. Kaymanın 60 km.si karada ve geri kalanı denizdedir.

Burada dikkatimizi çeken bir husus daha var:

Bu zelzelede, takrîben 400 yıllık Sultân Ahmed Câmii’nin ve Mimâr Sinân’ın 400 kadar eserinin sıvası bile dökülmezken, 3-5 yıllık binâların ve yeni câmilerin ba’zılarının yıkılması düşündürücüdür.

O hâlde işlerimizi, ecdâdımız gibi ve bugünkü ba’zı modern ülkeler gibi sağlam yapmak mecburiyetindeyiz.

Memleketimiz deprem bakımından çok büyük risk taşımasına, Türkiye’nin % 96’sının deprem bölgesi üzerinde olmasına ve nesiller boyu birçok deprem vukû bulmasına rağmen, hattâ 1939’dan bu yana 60 yıl içinde 7 büyük deprem görmemize rağmen; ilk ve orta dereceli okullarımızda ve üniversitelerimizde bugüne kadar, bizim bilgimize göre, bu konuda diğer modern ülkelerde meselâ Japonya, ABD ve Almanya’da olduğu kadar dersler verilmemekteydi.

Bu hâdiseden sonra, Akdeniz Üniversitesi yetkilileri, Türkiye’de ilk def’a, AKUT bölümü açılarak gençlere özel eğitim verileceğini, bu konuda eğitim veren ABD ve Alman Üniversitelerinin ders programlarından istifâde edileceğini ifâde etmişlerdir.

Asrın en şiddetli depremi üzerine, yeni yeni şeyler öğrenmeye başladık. Herhalde bundan sonra depremle yaşamayı öğreneceğiz ve önceki hatalarımızı tekrar etmiyeceğiz: Meselâ bundan sonra, herhâlde, kırık fay hattına i’mâr ruhsatı verilmeyecek, oralara mahrem ve stratejik tersâne ve sanâyi tesîsleri yapılmayacak, bir takım hayâtî te’sîsleri, ceddimizin yaptıkları gibi dağ ve tepe eteklerine, verimsiz ve kayalık olan sert zeminler üzerine yapacağız.

Belki de depreme daha dayanıklı çelik konstrüksiyon veya ahşap inşâata yöneleceğiz ve binâların katlarını azaltacağız.

Burada önemli bir konuya daha temâs etmek istiyoruz:

“Tevekkül etmek” demek, hiçbir tedbîr almamak demek değildir. Zira Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Peygamber Efendimize, “deveyi bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sorduğunda: “Önce onu bağla, sonra da tevekkül et” cevâbını vermiştir.

Yine Sevgili Peygamberimize, hurma ağaçlarının aşılanmasıyla ilgili olarak, “ağaçları Yemen’de, bizim atalarımızdan gördüğümüzden daha farklı şekilde aşılayıp daha çok mahsûl alıyorlar; biz nasıl yapalım?” diye bir suâl sorduklarında, bir kısmını önceden bildikleri şekilde, diğer bir kısmını da Yemen’de gördükleri şekilde aşılayıp çeşitli tecrübelerden istifâde etmelerini tavsiye buyurmuştur.

Bu bilgiler ışığında günümüze gelecek olursak, Amerika Birleşik Devletleri’nde deprem riskli California eyâletinde alınan tedbîrlerden ve yine fay hattı üzerinde bulunan Japonya gibi ülkelerin tecrübelerinden istifâde etmemiz lâzımdır.

12 sene önce geçirdiğimiz büyük zelzele felâketinde, kim bilir bizler, memleketimiz, milletimiz ve bütün müslümanlar için ne hikmetler vardır. Çünkü, “bir musîbet bin nasîhattan evlâdır” denilmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken bir nokta da şudur:

Böyle hâdiselerde, insanlar âcizliklerini idrâk edip, kibirden kurtulmaktadırlar. Allahü teâlâ, kibriyâ ve azamet sâhibi olup, kullarının kibirlenmesine aslâ râzı olmamaktadır.

Meselenin bir başka yönü daha vardır ki, o da şudur:

“Derd ü belâ kemend-i mahbûbest” ya’ni derd ve belâ sevgiliye atılan bir kemend’dir. Bilindiği gibi, Peygamberlere, Eshâb-ı kirâma, âlimlere ve velîlere ne sıkıntılar gelmiştir. Şüphesiz ki, inanan bir insana gelen sıkıntılar, onun günâhlarının affına ve derecesinin yükselmesine sebeb olmaktadır. Bunu da hâtırdan çıkarmamalıdır.

Şu müjdeyi de unutmamak lâzım:

Hadîs-i şerîfte, şehîdlerin 5 grup olduğu belirtilmiştir. Şöyle ki: “Şehidler, 5 kısımdır: Tâûn(veba, kolera)dan vefât edenler, çâresi bilinmiyen iç hastalıklarından vefât edenler, yangında ölenler, suda boğulanlar, yıkıntı altında kalanlar.”

Bilindiği gibi, felâket zamanlarında, bütün dünyâ, dost veya düşmân kabûl edilen tüm milletler, bize yardıma koştukları gibi, milletimizin bütün fertleri de kenetlendi; birlik-beraberlik kurdular, herkes elinden gelen gayretle felâketzedelere yardım için can attılar. Kimi bedenen, kimi mâlen, kimi parayla, kimisi de duâ ile bu işe iştirâk ettiler.

Cenâb-ı Hak’tan, bu birlik ve beraberliğin devâmını, memleketimizin de dirliğinin hiç bozulmamasını diliyoruz.