15 Temmuz, Terör Ve Medya Paneli

 

[Çalışan Gazeteciler Günü Anma Merâsimi]

[09 Ocak 2017 Pazartesi – 01 Mart 2017 Çarşamba: Uluslararası Yazarlar ve Gazeteciler Derneği [UYGAD] – Altunizade Kültür Merkezi, Sâat: 18.00 – Program: 19.00]

[1- Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, 2- Nuh Albayrak (Star Gazetesi Gn. Yay. Ynt.), 3- Mevlüt Yüksel (Takvim Gaz. Haber Mdr. ve Uygad Bşk. V.) ve 4- Recep Garip (Şâir ve Yazar)]

1- Kur’ân-ı Kerîm Kırâati ve Şehîdlere Saygı Duruşu

2- Tiyatro Gösterisi [Okul Öğrencileri]

3- Uygad Gn. Bşk. ve Mercek Haber Gaz. Sâhibi Mehmet Derviş Canbekli Beyin Açış Konuşması

4- İki Gâzîye Şilt [Biri erkek, diğeri bayan]

5- Panel [4 Konuşmacı]

Saygıdeğer Oturum Başkanı ve Değerli Panelistler!

Saygıdeğer Vâlim! Saygıdeğer Belediye Başkanım! Resmî Kurumlarımızın ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Değerli Yöneticileri!

Siyâsî Partilerimizin Değerli Temsilcileri!

Uzaktan-yakından teşrîf eden güzîde misâfirler!

Kıymetli Hanımefendiler, Beyefendiler, İstikbâlimizin ümîdi sevgili Gençler!

Medyamızın Çok Değerli Temsîlcileri!

Muhterem Hâzırûn!

Hepinizi en kalbî muhabbet ve hürmetlerimle selâmlıyor, hepinize ayrı ayrı cândan “Hoşgeldiniz” diyorum.

Hemen sözlerimin başında ifâde edeyim ki, böyle güzel bir Paneli tertip ettiklerinden dolayı, Uluslararası Gazeteciler ve Yazarlar Derneği [UYGAD] Genel Başkanı Sayın Mehmet Derviş Canbekli beyefendiye, yardımcılarına ve bu organizasyonda emeği geçen her ferde en kalbî şükrânlarımı sunuyorum.

Bu girişten sonra belirteyim ki, bendeniz, teblîğimi, 2 ana başlık altında ele almak istiyorum:

Birincisi: Darbecilerin 15 Temmuzdaki hedefleri ne idi ve neler yaptılar? Bir daha böyle darbeler olmaması için ne gibi tedbîrler alınması lâzım?

Diğeri ise: Yazılı, Görsel ve Sosyal Medya’nın 15 Temmuzdaki rolü ne olmuştur? Millî ve yerli bir Medya meydâna getirmenin ve onu desteklemenin lüzûm ve ehemmiyeti nedir?

 

Önce, darbecilerin 15 Temmuzdaki hedefleri ne idi ve neler yaptılar? Bir daha böyle darbeler olmaması için ne gibi tedbîrler alınması lâzım? konusunu zikredelim:

Evvelâ, 15 Temmuzda, darbecilerce yapılmak istenen nedir? Bunu, yalın ifâdelerle, resmî raporlarla, çok net bir şekilde ortaya koymak lâzım:

TBMM Araştırma Komisyonu, Genel Kurmay Başkanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı, MİT Müsteşârlığı, Emniyet Gn. Mdr.lüğü, Cumhuriyet Başsavcılıkları, Diyânet İşleri Başkanlığı ve birçok Araştırma Şirketinin raporlarıyla, tüm radyo ve televizyonların [bütün medyanın] haberleriyle ve bütün yazarların makâleleriyle sâbit olmuştur ki, 15 Temmuzda yapılmak istenen darbe, Cumhuriyet dönemindeki ihtilâl ve darbelerden hiçbirine benzemeyen, devlete, hükûmete, millete, vatana ve dîne büyük bir darbe, kaleyi içeriden fethetme ve memleketi işgâl hareketi idi. Asîl milletimiz, yüksek firâsetiyle bunu anladığı için, yek-kalp, yek-vücut ve yek-cihet hâlinde, bu darbeye kahramânca karşı koymuş ve meş’ûm darbeye çok şânlı bir darbe yapmıştır.

Ben, 70 yaşına merdiven dayamış bir kişi olarak, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997  darbelerini, ihtilâllerini ve 2007’deki E-Muhtırayı gördüm ve bizzât içlerinde yaşadım.

Bu darbe, neredeyse, diğer darbelerin-ihtilâllerin hepsini gölgede bırakmış, onların hiçbirinde, bu darbede yapılan kadar hâinlik, alçaklık, zâlimlik, gaddârlık yapılmamıştır.

Bu defaki darbenin, ihtilâlin bazı provaları, aslında, daha önce yapılmıştı. [Gezi Olayları, 7 Şubat, 17 ve 25 Aralık Darbe Teşebbüslerinde olduğu gibi.]

Bu son 15 Temmuz darbesinde, dış ülkelerin, bazı karanlık güçlerin, birtakım derin yapıların ve bazı dış istihbârât teşkîlâtlarının desteklerinin olduğu muhakkaktır. Bunları çok kimse biliyor, zâten bazı belgeler de ortaya çıkmaya başladı ve zamanla hepsinin bağlantıları da çok net bir şekilde ortaya dökülecektir.

Bu darbe, milletimize, devletimize, vatanımıza, istiklâlimize ve istikbâlimize uzanan hâin ellerin darbesidir. Böyle bir darbe ile, şerefli ordumuz ile asîl milletimizi karşı karşıya getirmek, milleti birbirine kırdırmak istemişlerdir.

Ne kadar enteresandır ki, bu son darbede, Cumhurbaşkanlığı Külliyyesi, Millet irâdesini temsil eden TBMM, Başbakanlık, Genel Kurmay Başkanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Millî İstihbârât Teşkîlâtı, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Doğalgaz Merkezi, Türksat Merkezi…..gibi Devletimizin en önemli, en kritik mevkı ve makâmları, ele geçirilmek istenmiş, uçak ve helikopterlerle şiddetli bir şekilde bombalanmış; Hava Alanları, Köprüler, Radyo-Televizyon Kurumları gibi en kritik müesseseler işgâl edilmiştir. Hâlbuki bundan önceki darbelerde, bunlar yapılmamıştır. [Bunları yapan kişiler, şerefli, asîl Türk subayı olabilirler mi? Olsa olsa, rûhlarını yabancılara satmış, yabancı güçlerin uşakları, taşeronları, zombileri, mankurtları olabilirler.]

Mısır, Tûnus, Irak ve Sûriye…..gibi ülkelerde oynanan oyun, Türkiye’de de oynanmak istenmiştir. Vatan hâini paralel bir çete, menfaatçi kuklalar, dış mihrâkler tarafından organize edilip milleti birbirine kırdırmak istemişlerdir.

Fetö terör örgütünün, ülkeyi istediklerine peşkeş çekme, ülkenin bütün mâlî imkânlarını ele geçirme, talan etme, yağmalama, milleti ve dîni istedikleri gibi dizayn etme maksadlarının olduğu net bir şekilde anlaşılmıştır.

Ayrıca bölgede çok güçlü bir ülke olan, Ortadoğunun, bütün Afrika Ülkelerinin, Balkan Ülkelerinin, Kafkasların, Türk Cumhûriyetlerinin ve bütün İslâm âleminin ümîdi/umudu olan bir devleti yok etmek, Osmânlı torunlarını bir daha bellerini doğrultamıyacak şekilde imhâ etmek, bütün dünyâdaki tüm mağdûr ve mazlûmların ümîdlerini söndürmek;

Selçûklu ve Osmânlı Devletlerinin devâmı olan Türkiye Cumhûriyeti Devletini emirleri altına alıp istedikleri gibi yönetmek;

Zaman zaman Birleşmiş Milletler’de, Nato’da, Avrupa Birliği’nde, diğer Uluslararası toplantılarda sesini yükselten Türkiye’nin sesini kısmak;

IMF’ye muhtaç, istenildiği gibi güdülen bir devlet hâline getirmek istemişlerdir.

Ama Cenâb-ı Hakk’a çok şükürler, sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bu vesîle ile, devlet-millet elele, gönül-gönüle, omuz-omuza olmuş, darbeyi püskürtmüş; hâin darbe girişimine karşı darbe yapmıştır. Millet, Reîsicumhûruna, Başbakanına, devletine, hükûmetine, ülkesine, vatanına toptan sâhip çıkmıştır. Bu millet ile iftihâr edilir.

79-80 milyon vatandaşımız tek millet, tek bayrak [5 günde 100 milyon bayrak üretilmiş ve satılmış], tek vatan, tek devlet olmasının lüzûmunda birleşmiş, bunun şuûrunda bulunduklarını dost-düşmân herkese göstermişlerdir.

Cumhûrbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, Hükûmet, Siyâsî Parti Başkanları, Türk Polisi, İhtilâle iştirâk etmeyen askerî birlikler ve bütünüyle halkın bu darbeye karşı çıkması; devlet-millet kaynaşması, bi-iznillah ve bi-avnillah bu darbeyi önlemiştir.

Allahü teâlâ, bu darbede, halka ma’nevî yardımlar göndermiş, milletimizin gönüllerini te’lîf etmiş, çocuk-genç-yaşlı, erkek-kadın olmak üzere milyonlar yek-kalp, yek-vücut ve yek-cihet hareket etmişler, meydânlara koşmuşlardır.

Güzel ülkemizde dîne, İslâmiyete yapılan hizmetler, îfâ edilen emr-i ma’rûf hizmetleri, fakîr-fukarâ, garip-gurabâya yapılan yardımlar, Türkiyedeki ihlâslı müslümânların, ayrıca [alfabetik olarak zikredecek olursak] Azerbaycân, Bosna-Hersek, Gazze, Kerkük, Kosova, Lübnân, Pakistân, Somali, Ürdün…..gibi pekçok ülkedeki müslümân kardeşlerimizin, Avrupa ve Amerika’da yaşayan gurbetçilerimizin duâ ve destekleri de, unutulmaması gereken, son derece önemli bir husûstur.

 

Başsavcılık ve diğer Savcılıkların iddiânâmelerinde, ayrıca yukarıda isimleri sayılan resmî müesseselerin bütün raporlarında: Cebir ve şiddet kullanarak, Anayasal düzeni bozmaya teşebbüs, hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs, terör örgütü üyesi olmak ve yardım etmekifâdeleri, çok net, açık-seçik bir tarzda  yer almıştır.

Nitekim, darbecilerin, 15 Temmuz 2016 gecesinde, TRT’de cebren okuttukları ve büyük yalan ve sahtekârlıklarla dolu Darbe Bildirisinde de aynen şu ifâdeler yer almıştır: “…..Türk Silâhlı Kuvvetleri, “Yurtta sulh, cihânda sulh” ilkesinden hareketle; …..yönetime el koymuştur. Devletin yönetimi, teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından deruhte edilecektir. [Hâlbuki el koymasını gerektirecek hiç bir meşrû gerekçe yoktu.]

“….. Siyâsî iktidâra görevden el çektirilmiştir…..Tüm yurtta sıkı yönetim ilân edilmiştir. İkinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacaktır…..” [Şimdiki olağanüstü hâl uygulamasına karşı çıkanların kulakları çınlasın.]

“…..Yurtta Sulh Konseyi, …..bir anayasa hâzırlanmasını en kısa zamanda sağlayacaktır. …..Yurtta Sulh Konseyi, ulusumuz adına her türlü tedbîri alacaktır…..”

[Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, o hâinlere müsâade etmedi; başaramadılar, muvaffak olamadılar, darbeleri akîm kaldı; asîl milletimiz onlara darbe yaptı.]

Adalet Bakanlığı yetkililerinden alınan bilgiye göre, Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün 15 Temmuz’daki darbe girişimi sonrasında, Cumhuriyet Başsavcılıklarınca başlatılan soruşturmalar kapsamında, şu ana kadar 103.850 şüpheli hakkında işlem yapılmış; soruşturmalar çerçevesinde gözaltına alınanlardan 41 bin 326’sı cezaevlerine konulmuştur.

Tutuklananlar arasında: Vâlîler, Vâlî Yardımcıları, Kaymakamlar, Yargıtay-Danıştay-Anayasa Mahkemesi-Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Üyeleri, Adlî ve İdârî Yargıda görevli Hâkim ve Savcılar, Generaller-Subaylar-Astsubaylar, Emniyet Görevlileri-Polisler, Üniversite Öğretim Üyeleri, Dîn Görevlileri, Devlet memurları ve İş Adamları….. olmak üzere her kesimden insan var.

Fetöye ilişkin soruşturmalar kapsamında hâlen bir vâlî, 3 vâlî yardımcısı, 8 kaymakam, 6 Danıştay üyesi, 25 Yargıtay üyesi, 198 hâkim ve savcı, 115 asker, 223 polis, 4.571 kamu görevlisi ve sivil olmak üzere, toplam 5.150 şüpheli hakkında yakalama karârı bulunuyor, yani bunlar şu ân itibâriyle firârdalar.

Dünyânın en güzel ülkesinin büyük liderinin (reîsin, başkomutanın, cumhûrun başının) ölümden korkmadan, gözünü kırpmadan verdiği târihî bir karâr, cesûr bir emirle ve etrâfında yer alan samîmi bir grup siyâsetçinin [Başbakan ve Bakanların] da rehberliğinde; büyük ve asîl milletimiz, dünyâda eşi-benzeri çok az görülen, çok büyük bir istiklâl ve istikbâl mücâdelesi vermiş, destânlar yazmış, büyük kahramânlık sergilemiş, bütün dünyâ milletlerine önderlik yapmışlardır. Bu milletin asîl ve benzersiz davranışı, dünyâ durdukça konuşulacaktır.

Tankların-topların önünde durabilmak, helikopterler ve uçaklardan açılan ateşlere, îmân dolu göğüslerini siper edebilmek her baba-yiğitin kârı değil, ancak er kişilerin, mücâhidlerin, kahramânların, arslanların, alperenlerin, şehîdlerin ve gâzîlerin torunlarının işidir. Bunun dünyâda bir benzeri çok az bulunur.

Dîn ve îmânları, ırz ve nâmûsları, vatan, memleket ve bayrakları için gözlerini kırpmadan canlarını fedâ eden o mübârek şehîdlerimizi ve kanlarını akıtan kahramân gâzîlerimizi bu millet aslâ unutmayacaktır; biz onların hepsini rahmet ve minnetle, en kalbî şükrânlarımızla anıyoruz.

[Allahü teâlâ, şehîdlerimize, Cennet’te en yüksek makâmlar lutfetsin, gâzîlerimize hayırlı şifâlar ihsân buyursun, keder-dîde âilelerine ve bütün milletimize de sabırlar versin.]

Şimdi, biraz uzunca sayılan bu mukaddimeden sonra, darbecilerin, neler yapmak istediklerini, 8 madde hâlinde özetlemeye çalışacağım:

1) Dünyâda, insanlığın başlangıcından bu yana gelmiş-geçmiş bütün mahlûkâtın en fazîletlisi/en üstünü, en yükseği, en şereflisi olan Sevgili Peygamberimizin, “Asr-ı Seâdet”te ortaya koyduğu “Vahiy Medeniyeti”ne sâhip çıkan; dâimâ hak ve adâletin yanında yer alan; ilim-irfân-ahlâk-fazîlet-hakkâniyet ve insan haklarından yana olan; en yüksek bir kültürü temsîl eden Selçûklu ve Osmânlının devâmı olan ebed-müddet Türkiye Cumhûriyeti Devletini tökezletmek, diz çöktürmek, gücünü kırmak; onu boyunduruk altına almak, istedikleri gibi yönetmek, ilerlemesini-yükselmesini durdurmak, bölgede, Ortadoğu’da, Asya-Afrika-Avrupa’da, Türk ve İslâm âleminde, hattâ bütün dünyâda söz sâhibi olmasını engellemek istemişlerdir.

2) Devletimizi, gittikçe güçlenen güç merkezimizi dağıtıp dünyâdaki bir takım gizli mahfillerin, istihbârât teşkîlâtlarının, ne idüğü belirsiz karanlık bazı güçlerin emrine sokmak istemişlerdir.

Devleti-milleti-vatanı İsrâîl, Vatikan, Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda… gibi müteğallibe devletlerin emrine vermek istemişlerdir.

3) Şerefli ecdâdın kanlarıyla sulanarak elde tutulan son vatanı parçalamak, kantonlara bölmek, eyâletlere ayırmak istemişlerdir.

4) Kur’ân-ı kerîmi tahrîf etmek [yazdıkları meâllerin içine muharref Tevrât ve İncîlden cümleler doldurmuşlardır], Peygamber Efendimizi saf dışı bırakmak [Müslümân olmak ve Cennete gitmek için Kelime-i Tevhîdin “Muhammedun Resûlullah” kısmını söylemek şart değil diye yazmış ve söylemişlerdir], İslâmın sahîh akîdesini bozmak istemişlerdir [Nitekim “Âmentü”de hıristiyânlarla ittifâkımız var diye yazmışlardır.]

En küçük bir tereddüt ve şüphe yoktur ki, âhirette ancak, İslâmiyetin emrettiği gibi îmân edip bu îmân ile ölenler, Cennete gideceklerdir. Cennet, Allahü teâlânın âhirette müslümânları ebediyyen sayısız ni’metlerle mükâfâtlandıracağı yerin adıdır. Îmân etmeyenler ve îmânsız olarak ölenler ise, Cehennemde ebediyen cezâlandırılacaklardır.

Bir daha bu kabîl darbelerin olmaması için, dîni, orijinaline uygun şekilde öğrenmek ve öğretmek, tatbîk etmek ve anlatmak, teblîğ etmek lâzımdır. Bu konuda, Diyânet İşleri Başkanlığı teşkîlâtının ve dîn görevlilerinin, bu meyânda İlâhiyat Fakültelerinin görevleri ve vebâlleri elbette ki çok büyüktür.

Mukaddes dînimizin, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker prensibi var; bunun doğru ve ciddî bir şekilde yapılması lâzım.

5) Allahü teâlânın, bütün insanlığa lutfettiği, en son hak dîn olan İslâmiyetin içini boşaltmak, yahûdîlik-hıristiyânlık karışımı bir dîn meydâna getirmek ve sonunda yok etmek istemişlerdir. Dinlerarası diyalog saçmalıklarıyla varılmak istenen hedef budur. [İşte bunun için İsrâîl Devleti, Vatikan Devleti, Masonluk Teşkîlâtları, Moon Tarîkatı, İstihbârât Örgütleri ile içiçe ve sıkı-fıkı çalışmışlardır.]

Tekrâren söyleyelim ki, dîn-i İslâmı, orijinaline uygun şekilde öğrenmek, tatbîk etmek ve anlatmak, teblîğ etmek lâzımdır.

Cenâb-ı Hak ve bütün Peygamberleri, emir ve yasaklarında 5 şeyin korunmasını gözetmişlerdir. Bunlar, dînin, aklın, nefsin (cânın), ırzın (nâmûsun) ve mâlın korunmasıdır.

Şurası bir hakîkattir ki, insanlar, târih boyunca, Allah’ın ve Peygamberlerinin emir ve yasaklarına uydukları müddetçe, huzûrlu ve râhat birer hayât yaşamışlar, birbirlerini sevip-saymışlardır. Emirlere ve yasaklara uymadıklarında ise, huzûrsuz olmuşlar, râhatları bozulmuş; ahlâksızlık, zulüm ve haksızlık bütün cemiyeti sarmıştır.

Bütün Peygamberler, hep aynı îmân ve i’tikâd esâslarını bildirmişler, hepsi de insanları ebedî kurtuluşa dâvet etmişlerdir. Bu Peygamberlerin hepsinin hedefi, “insân-ı kâmil” ya’nî “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” ya’nî güzel ahlâklı insanlar meydâna getirmek olmuştur.

Allahü teâlânın yüce, mukaddes ve müberrâ dînini; kendi şahsî menfeati, dünyâ çıkarları için, mevkı-makâm, para-pul, şöhret elde etmek için kullanmak,  ondan şahsî olarak ve örgütü adına istifâdeye, faydalanmaya çalışmak; açık-seçik bir dîn istismârcılığıdır.

Bir cümle ile özetlemek gerekirse, İslâmiyet, insanların dünyâ ve âhiret saâdetlerini içinde toplayan en son İlâhî dîndir. Lüğatte / sözlükte, “selâmet, barış, sulh, sükûnet, tek olan Allah’a kendisini tamâmiyle teslîm etmek” gibi ma’nâlara gelen İslâm = İslâmiyet”, dînî bir terim olarak; Allahü teâlânın, Cebrâîl ismindeki melek vâsıtasıyle, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyâda ve âhirette râhat ve mes’ûd olmalarını sağlayan usûl ve kâidelerolarak ta’rîf edilir.

İslâm dîni son İlâhî dîndir. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm’de meâlen buyuruyor ki: Doğrusu, Allah katında makbûl olan dîn, İslâmdır. Kendilerine kitap verilen (Hıristiyân ve Yahûdî)ler, hakîkati bildikten sonra, aralarındaki ihtirâstan dolayı, İslâm dîni hakkında ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, şüphe yok ki, Allah onun cezâsını çok çabuk görücüdür.” (Âl-i İmrân sûresi, 19)

 “(Muhammed aleyhisselâmın getirdiği) İslâm dîninden başka dîn isteyenlerin dînleri, aslâ kabûl olunmayacak [Allahü teâlâ, onların dînlerini (sevmez ve) kabûl etmez]. (İslâm dînine arka çeviren), âhirette ziyân edecek (Cehenneme gidecektir).” (Âl-i İmrân sûresi, 85)

“…..Bugün size dîninizi ikmâl ettim ve size ihsânda bulunduğum ni’metlerimi tamâmladım. Sizin için dîn olarak İslâmı seçtim/İslâma râzî oldum…” (Mâide sûresi, 3)

İslâm dîni, Hazret-i Muhammed (aleyhisselam), bu dîni bildirmeye başlayıncaya kadar gelmiş-geçmiş olan, meselâ Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Îsâ gibi bütün Peygamberleri tanır. Onların hepsine de inanılmasını, hepsinin de sevilmesini, hürmetle anılmasını emreder. “Âmentü” esâslarımızdan biri de Peygamberlere îmândır.

İslâm âlimlerinin buyurdukları gibi, bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyetin içindedir. Daha önceki Peygamberlere gönderilen, eski dînlerin görünür-görünmez bütün iyilikleri İslâmiyette toplanmıştır. Bütün saâdetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabûl edecekleri îmân, ibâdet esâsları ve güzel ahlâktan ibârettir.

İslâmiyet, insanların rûhî ve maddî refâhını en mükemmel şekilde te’mîn edecek prensipler getirmiştir. İnsan hak ve vazîfelerini en geniş şekilde düzenlemiştir.

İslâmiyette, başkalarının cân, mâl ve ırzlarına hücûm etmenin kesinlikle yasaklığı; kâfirlere karşı da iyi huylu olmanın lüzûmu; komşu hakkının dîndeki yeri İslâm âlimlerinin kitaplarında genişçe yazılmıştır. Onları okuduğumuzda, Fetö terör örgütü dâhil, bugünkü terör teşkîlâtlarının/örgütlerinin İslâmiyetle hiç alâkalarının olmadığını yakından görmekteyiz.

İslâmiyet, Allahü teâlânın emirlerini büyük bilip saygı göstermeyi ve mahlûkâta merhameti istemekte, memleketleri i’mâr ve insanları ma’nevî ve mâddî olarak yükseltmeyi emretmekte, insanların sevişmelerini, yardımlaşmalarını, kardeşçe yaşamalarını istemektedir.

İslâm dîninde, müslümânların olsun, başkalarının olsun mallarına, canlarına, nâmûslarına, şeref ve i’tibârlarına el, dil, fiil, resim ve yazı ile saldırmak kesinlikle yasaktır. Yalan, iftirâ, gıybet, şantaj, haset, düşmânlık gibi kötü hasletler reddedilmiştir, yasaklanmıştır. İslâm, iyi-kötü herkesle ve gayr-i müslim vatandaşlarla da iyi geçinmeyi,  her bakımdan iffet ve hayâyı istemektedir.

Dâru’l-Fünûn Müderrislerinden (eski İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden) büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Efendi: “İslâmiyetin içinde hiçbir zarar yoktur. İslâmiyetin dışında da hiçbir menfaat yoktur ve olamaz….” buyurmuştur.

İslâmiyet; ilme, fenne, tekniğe, san’ata, endüstriye, zirâate, ticârete, sanâyiye, lâyık olduğu üzere ehemmiyet verir. Zirâat, ticâret ve san’atı kat’î olarak emreder. İnsanların yardımlaşmalarını, birbirlerine hizmet etmelerini ehemmiyetle istemekte, dîni, vatanı, inanışı başka olanların da cânlarını, mâllarını ve nâmûslarını korumayı emredip, bunlara saldırmayı da kesinlikle yasaklamaktadır.

Kendi idâresi altında bulunan insanların, evlâdın, âilenin ve milletlerin haklarını ve idârelerini öğretmekte; dirilere, geçmişlere, geleceklere karşı bir takım hak ve mes’ûliyetler yüklemektedir. Seâdet-i dâreyni ya’nî dünyâ ve âhiret seâdetini kendinde toplamıştır.

Yine mukaddes İslâm dîni, herkese karşı edepli, saygılı olmayı, ana-babaya, akrabaya, arkadaşlara, muhtaçlara dâimâ müşfik, merhametli, iyilik edici olmayı, hayvânların dahî hakkını gözetmeyi, cömert olmayı, isrâftan sakınmayı emretmektedir.

6) Dâimâ mağdûrların ve mazlûmların yanında yer alan, muhtaçların ellerinden tutan Asîl Türk milletini, etnik ve mezhebî yönlerden bölmek-parçalamak, birbirlerine düşürmek ve bir iç savaş çıkarmak istemişlerdir.

Burada önemli bir belgeyi de zikretmekte fayda var: Amerikan Merkezî İstihbârât Teşkîlâtının (CİA) eski yetkililerinden (22 yıl görev yapmış) Michael Scheuer’in 2015 yılında, ABD’deki bir TV kanalının canlı yayınında yaptığı çok ilginç açıklamalar sosyal medyanın gündemine geldi.

Ortadoğu’dan Batı’ya yönelik tehditler var; bunu kaynağında durdurmak gerekir; terör örgütü DEAŞ‘tan Sünnî-Şîî savaşı çıkarması konusunda çok umutlu olduklarını belirttikten sonra; “Amerika olarak biz de, Batılı güçler de, oralara kendi askerlerimizi göndermek istemiyoruz. Sayın Obama ve Sayın Cameron (İngiltere Eski Başbakanı) ve çoğu Batılı liderler, kendi kara kuvvetlerini göndermek yerine, Sünnîleri ve Şîîleri, birbirleriyle, kanları kururcasına savaştırmak  fikrine hayrân kalacaklar gibi görünüyor. Şu an, en büyük ümîdimiz, Sünnîler ve Şîîler arasında bir savaştır demiştir.

Hiçbir insanın: Ana-babasını, doğum yer ve zamanını, vatanını-memleketini, ırkını-milliyetini seçme hakkı kendi elinde değildir.

Ya’nî bir insanın Türk, Kürt, Arap, Çerkes, Gürcü, Boşnak, Arnavut….. gibi herhangi bir ırktan olması kendi elinde / kendi ihtiyârında / kendi tercîhinde / kendi seçiminde olan bir şey değildir; bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetli takdîri, yüce takdîridir.

Kur’ân-ı kerîmde, bütün insanların ve bunların mensup oldukları ırkların, bir tek anne ve babadan (Hazret-i Âdem babamız ile Hazret-i Havvâ annemizden) meydâna geldikleri bildirilmektedir.

Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık (Yâni Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın çocukları ve torunları olmak üzere vücûda getirdik). Ve sizleri milletlere ve kabîlelere ayırdık (yâni, bir ana ve babaya mensup olan büyük tabakalara ve onun içinde çeşitli tâifelere ayrılmış bir hâlde teşkîlâta kavuşturduk) ki, birbirinizi tanıyasınız, aranızdaki yakınlığı anlamış olasınız! (Birbirinize düşmânlık yapmak ve kendi topluluğunuz ile öğünmek için yaratmadık.) Şüphe yok ki, sizin Allah katında en kıymetli, en üstün olanınız, takvâsı en çok olanınızdır” (Hucurât, 13) buyurmaktadır.

Dikkat edilirse, bu âyet-i kerîmede belli bir millete veya belli bir dînin inananlarına hitap edilmeyip, genelde bütün insanlar muhâtap alınmakta; insanların birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamaları ve böylece tanışmaları için milletlere, kabîlelere taksîm olundukları açıklanmaktadır. Yoksa bu tanışma; üstünlük ve bir diğerini tahkîr ve zulüm için değildir. Çünkü insanlar; aynı kökten, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’dan oldukları cihetle yaratılışta eşittirler.

İslâmiyetteki eşitliğin manâsı, yaratılıştaki eşitlik demektir. Yâni insanlar, insan olmak bakımından, siyâh veya beyâz, zengin veya fakîr, efendi veya köle hep eşittirler.

Lâkin ahlâk açısından, cömertlik, cimrilik, nâmûskârlık, dürüstlük, hîlebâzlık gibi kavramlar açısından, insanları eşit tutmak, hepsini aynı kefeye koymak mümkün değildir. Eğer böyle yapılırsa, bu, iyilere zulüm olur.

Âlemlerin Efendisi Peygamber Efendimiz, hayâtları boyunca insanlara, renklerine veya mevkilerine göre farklı muâmele yapmamıştır. O, insanları hâiz oldukları ahlâk nisbetince değerlendirmiştir. Kendisine bir Sahâbî; “İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sorunca; “Ahlâkı en güzel olan” buyurmuşlardır.

Peygamber Efendimiz, Vedâ Haccındaki, 124.000 kişiye hitâben îrâd buyurdukları Vedâ Hutbelerinde: “Arabın Arap olmayana, Acemin de Araba üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvâ ile olabilir…..” şeklinde kesin hükmü bildirmişlerdir.

Birleşmiş Milletlerin 1948 yılında yayınladıkları “İnsan Hakları Beyannâmesi“nde, bütün insanların ırk ayrımı gözetmeksizin, eşit haklara sâhib oldukları kabûl edilmesine rağmen, maalesef birçok memlekette ırkçılık faaliyetleri hâlen devâm etmektedir.

Şimdi burada kesin bir sûrette ifâde edelim ki, insanların diğer varlıklardan daha mümtâz / seçkin / yüksek / üstün olmaları, başka kriterlerlerle değil, ancak îmân, takvâ, ilim, edep ve ahlâk iledir.

Cenâb-ı Hak, bütün insanların İslâmın güzel ahlâkına sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir.

PKK, DHKPC, FETÖ ve DAEŞ [DEAŞ, DAİŞ, IŞİD gibi telaffuzlarla da anılıyor] isimli terör örgütlerinin hepsinin de dış güçlerin, siyonistlerin, yahûdîlerin, hıristiyânların, kilise teşkîlâtlarının, İsrâîl Devletinin, Amerika’nın, CİA’nın, İngiltere’nin, Vatikan’ın projesi olduğu; hepsinin de onların taşeronları, zombileri, mankurtları olduklarına dâir çok ciddî iddiâlar ortaya atılmış, bazı bilgi ve belgeler de meydâna çıkmıştır.

7) Şerefli milleti, târihin derinliklerinden gelen misyon ve vizyonuna sâhip çıkmaya çağıran, onlara müsbet ma’nâda rehberlik-önderlik-liderlik yapan saygı-değer Cumhûrbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Beyefendinin hızını kesmek, onu yok etmek, öldürmek, netîcede Devletimizi, milletimizi ve bütün İslâm âlemini başsız bırakmak istemişlerdir.

8) 12 asırdan beri yeryüzünde hâkim olan ve hâlen devâm eden kültür ve medeniyetimizi, son 2-3 asırdan bu yana örselemelerine rağmen yıkılmayan, hâlen ayakta duran, küllerden tekrâr ortaya çıkma, yeniden dirilme emâreleri gösteren devletimizi, içerideki ve dışarıdaki düşmânlar birleşerek yok etmek istemişlerdir.

Gâyet net bir şekilde anlaşılmıştır ki, asıl hedefleri: 

Türk Devletini güçsüz hâle düşürmek, vatanı parçalamak, milleti bölmek, iç savaş çıkarmak, İslâmiyeti yok etmek, dünyâdaki bütün müslümânları da güçsüz hâlde başkaları tarafından güdülen insanlar hâline getirmektir. Tabîî ki, bunların gerisinde, Türkiyenin iktisâden çöküşünü sağlayıp kaynaklarını istismâr etmek de var.

Türk Hava Kurumu (THK) Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ünsal Ban, üç yıl önce yaptığı bir çalışmada, terörün ekonomik boyutuna temâs etmişti.

Son 30-35 yılda teröre harcanan yaklaşık 350 milyar dolarla; Sinop Nükleer Santrali’nden 16 tane, 87 adet Atatürk Barajı, 100 tane Yavuz Sultân Selîm Köprüsü, 70 adet de Marmaray yapılırdı” diye konuşmuştu.

Bir daha 15 Temmuz benzeri darbelerin olmaması için,  mukaddes dînimizin doğru i’tikâdını, yine doğru bir şekilde öğrenmek ve öğretmek lâzım. Bu i’tikâd, Peygamber Efendimizin, Eshâb-ı kirâmın, Tabiînin, Tebe-i Tâbiînin, Müctehid İmâmların, Âlimlerin ve Evliyânın, müslümânların kâhir ekseriyetinin, asırlar boyu devâm edegelen  doğru i’tikâdlarıdır.

Yine bu i’tikâd, Karahânlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Bâbürlüler, Selçûklular ve Osmânlıların asırlarca sâhip oldukları doğru inanıştır.

Milletleri ayakta tutan, sâhip oldukları millî ve ma’nevî değerlerdir. Bu değerler, milletlerin birlik, beraberlik ve toplumsal dayanışma içerisinde yaşamalarını ve millî kimlikleriyle târih sahnesinde de yer almalarını sağlamaktadır. Milletler, söz konusu kıymetleri, değerleri, büyüklerini gelecek nesillere, kuşaklara aktardıkları nisbette (oranda) varlıklarını sürdürürler.

Târih, bize millî ve ma’nevî değerlerine sâhip çıkmayan ve başka milletleri körü körüne taklît edip millî şahsiyetlerini kaybedenlerin, dünyâ coğrafyasından silinip gittiklerini göstermektedir.

Bu yüzden, bir toplumu içten yıkmak isteyenler, onların inanç, ahlâk ve millî değerlerini yok etmeyi ilk hedef olarak seçmektedirler.

Bu i’tibârla, 15 Temmuzda yaşadığımız acı tecrübeden sonra, özellikle genç kuşakları, bu değerler çerçevesinde eğitmek ve yetiştirmek oldukça önemlidir.

 

– Şimdi gelelim, görüntülü ve yazılı Medya ile Sosyal Medyanın 15 Temmuzdaki rolü ne olmuştur? Millî ve yerli bir Medya meydâna getirmenin ve onu desteklemenin lüzûm ve ehemmiyeti nedir? konusuna:

Asîl ve kahramân millet ferdleri gibi, korkusuzca, çok büyük bir hizmet yapan [yazılı, görsel ve sosyal] Medya da aslâ unutulmayacaktır.

Bir teşekkür bâbından zikretmek gerekirse, TRT, TGRT-HABER-TV, CNN-TÜRK,   A-HABER VE ATV, AKİT-TV, 24-TV, TV-NET, ÜLKE-TV, 360-TV, BEYAZ-TV, Kanal-7, TV-5, CİNE-5, NTV, HABER-TÜRK…..gibi [hepsini sayamadığımız] televizyon kanallarımızın ve bunlara ilâveten radyolarımızın yaptıkları büyük ve târihî hizmetin, aslâ unutulması mümkün değildir.

Burada, târihten önemli bir misâl zikredelim:

Şevket Rado‘nun vaktiyle neşrettiği “Târih” mecmûasında, aslen Rizeli bir âilenin çocuğu olan, ama 1916’da İstanbul’da doğup 1989’da yine İstanbul’da vefât eden doktor, yazar, şâir, ansiklopedist ve siyâsetçi, Dr. Fethi Tevetoğlu‘nun yazdığı “Jön Türk Basını” başlıklı makâlede, basının gücü çok net olarak ortaya konulmuştur.

[Dr. Fethi Tevetoğlu, Askeri Tıbbiye’yi bitirdi. ABD’de çocuk hastalıkları dalında ihtisas yaptı, Houston’da çalıştı. 1957 yılında Demokrat Parti‘de Samsun İl Başkanı olarak siyâsete başladı; Adâlet Partisin‘den 1961 ile 1974 yılları arasında Samsun Cumhuriyet Senatörü oldu. Aralıksız 12 yıl senatörlük yaptı. İslâm Ülkeleri Konferansı Başkan Yardımcılığı, Parlamento Dış İlişkiler Komisyonu Başkanlığı, Müslümân Mültecileri Kalkındırma Vakfı Genel Başkanlığı, Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Başkanlığı gibi görevler yaptı.

Birçok dergi ve gazetede makâleler yazıp, bazılarında dizi yazılar kaleme aldı ve başyazarlık yaptı. Türk Ansiklopedisi‘ne maddeler yazdı ve yayın kurulu başkanlığı yaptı. Komünizmle Mücadele Derneği‘nin kurucularındandır. Dünya Antikomünist Teşkilatı‘nın Orta Doğu ülkeleri temsilciliğini üstlenmiş, ölümüne kadar bütün yıllık kongrelere katılmıştır. Yayınlanmış birçok kitâbı vardır.]

Adıgeçen makâlede, Paris’ten Hindistân’a kadar neşredilen 48 Gazete ve Derginin adları, yayınlandıkları ülkeler, dilleri, tirajları, ne kadar müddetle devâm ettikleri, baş-muharrir ve diğer muharrirleri ve sâire teferruâtıyla yazılmış, bunların icrâ ettikleri önemli fonksiyon da gözler önüne serilmiştir.

Şu kadarını söyleyelim ki, bu gazete ve dergiler, yaptıkları yayınlarla, Sultân II. Abdülhamîd Hâna karşı bir algı oluşturmuşlar, halkı onun aleyhine geçirmişler, hattâ halkı, İslâmiyetin baş-müdâfii ve hâmîsi olan, gece-gündüz İslâmın neşri için çalışan “Halîfe-i Müslimîn”e karşı, Şerîat isteriz sloganlarıyla sokaklarda yürütmüşlerdir.

Maalesef, o zamanın aydınlarını da, menfî ma’nâda etkilemişlerdir. [Burada isimlerini saymaya lüzûm yok.]

İşte buradan da, medyanın ne kadar büyük gücünün bulunduğunu anlıyoruz.

Zâten bizim ülkemizde de, başka ülkelerde de, geçmişte de medya; hükûmetler yıkmış, hükûmetler kurmuştur.

 

Burada, bu vesîleyle önemli bir husûsu daha ifâde etmek gerekir:

Azîz vatanımız ve İslâm âlemi büyük bir gemi, bütün insanlar da onun yolcuları gibidirler. Bu gemiyi hepimizin korumaya çalışması lâzımdır; yoksa hep birlikte batarız.

Merhûm eğitimci Seyyid Ahmed Arvâsî bey de [1932-1988]: Bütün İslâm dünyâsını esîr almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi, Türk devleti ve Türk milleti olmuştur…..

Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler, yalnız Türklüğe değil, İslâm’a da ihânet etmektedirler” demektedir.

Bugünkü şartlarda, her vatandaşın, Devlete ve Hükûmete destek ve yardımcı olması, elinden ne geliyorsa onları yapması, hâlis-muhlis bir vatandaşlık görevidir. Şimdi i’lân edilen seferberliğe, herkes elinden gelen imkânlarla katılmalıdır. Terörü desteklemek, bir vatan hâinliğidir.

“Düşmânlar, bir İslâm beldesine ve müslümânlara saldırdıkları zaman, müslümânlara ne gibi vazîfeler düşer?” diye İslâm âlimlerinden fetvâ sorulmuştur.

Onlar, önce bedenen; o mümkün değilse, mâlen; o da mümkün değilse, hiç olmazsa duâ ile yardım etmeleri gerektiğine dâir fetvâ vermişlerdir.

Yirmibirinci asırda, yeni nesillere, mukaddes dînimiz İslâmiyet’i,  mâddî ve ma’nevî değerlerimizi, yüksek kültür ve medeniyetimizi, târihî ve ilmî sahsiyetlerimizi, şanlı târihimizi, doğru bir şekilde, ilmî ve objektif usûllerle öğretmemiz şarttır.

Aksi hâlde, günümüzdeki teknolojik gelişmeler sebebiyle yabancı kültürlere açılmış bir gençliğin, benliğini muhâfaza etmesi, ecdâdına saygı duyması, onların yolundan gitmesi çok zordur.

Bizim millî kültürümüz, yüce dînimizle âdetâ bütünleşmiş ve yine mukaddes dînimizin güzel ahlâkî prensipleriyle yoğrulmuştur. Sevgi, saygı ve fedâkârlığın geliştirilmesinde, toplum hayâtımızın âhenkli ve sağlam bir şekilde devâm ettirilmesinde, gençlerimizin ve çocuklarımızın yetiştirilmesinde, ma’nevî değerlerimizin ve millî kültürümüzün katkısı çok büyüktür.

Bu bakımdan geleceğimizin te’mînâtı olan gençlerimizi, millî, ma’nevî ve kültürel değerlere uygun yetiştirmek, anne-baba, dede-nene, eğitimci, resmî, askerî ve sivil kuruluşlar, medya ve topyekûn toplum olarak hepimizin görevidir.

Yerli, millî, kendi benliğimize, bünyemize uygun, târihimize, kültürümüze muvâfık bir eğitim ve öğretim yapılması lâzım.

İslâm dîninin ahlâkî esasları, insânî ve sosyal yönleri, çocuk ve genç terbiyesi için bulunmaz bir hazîne niteliğindedir.

Tüm vatandaşlarımızı bir çatı altında toplayan ortak değerlerimiz neler olabilir?

Dînimiz, dilimiz, târihimiz, kültürümüz, millî ve ma’nevî değerlerimiz bizleri bir çatı altında toplayabilir.

Tek vatan, tek devlet, tek millet, tek bayrak düstûru esâs alınmalıdır.

Diyânet İşleri Başkanlığı, İlâhiyât Fakülteleri, Millî Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ….gibi müesseselerimiz, bütün medya birleştirici ve bütünleştirici çalışmalar ve yayınlar yapmalı, bu mevzûda ellerinden gelen gayretleri göstermelidirler.

Burada yazılı, görsel ve sosyal medyanın gücü bir kerre daha ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda anne-babalara, öğretmenlere, resmî devlet kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına, asker-sivil bütün yetkililere, medya kuruluşlarına, hülâsa olarak bütün millet ferdlerine görev düşmektedir. Çünkü çocuklar ve gençler bizim istikbâlimizdirler. Onların iyi yetiştirilmeleri lâzım.

Adam yetiş­tirmek ideâli, Osmânlıda çok mühim olup şöyle söylenegelmiştir:

“Mesâcid ü meâbidi ko, âdem yap,

Ka’be yapmakcadur âdem yapmak.

Taş, ağaç kaydı ne lâzım şâhım,

Yaraşır şâhlara âdem yapmak.”

[16. yüzyıl Osmânlı Târihçilerinden Gelibolulu Mustafâ Âlî Efendi]

Ya’nî “Mescid ve ma’bedleri bırak da insan yetiştir. Bir insan yetiştirmek, Ka’be yapmak gibidir. Taş ve ağaç düşüncesi ile oyalanmak şâhlara yaraşmaz/ya­kışmaz. Onlara yaraşan/yakışan şey adam yetiştirmektir.”

Millî ve ma’nevî duygularımızı güçlendirmek için millî, ma’nevî, dînî, ilmî, ahlâkî, târihî, kültürel bir eğitime ihtiyaç vardır.

Kendisine, âilesine, milletine; vatanına, devletine, İslâm âlemine ve tüm insanlığa faydalı nesiller yetiştirilmesi lâzım.

Yûnus Emre’miz,

İlimle ilgili 5-6 dörtlüğünden ilk üçünde:

İlim ilim bilmektir;

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır?

Okumaktan murat ne?

Kişi, Hakk’ı bilmektir.

Çün okudun bilmezsin,

Ha kuru bir emektir.

Okudum bildim deme,
Çok tâat kıldım deme,
Eğer Hak bilmez isen,
Abes yere gelmektir.

Başka bir şiirinde:

Gezdim Halep ile Şâm’ı

Eyledim ilmi talep,

Meğer ilim bir hiç imiş,

İlla edep, illa edep.

Diğer bir şiirinde ise:

Gönül Çalabın tahtı,

Çalab, gönüle baktı

Kim gönül kırdı ise,

İki cihân bedbahtı.

Konya’daki evliyânın büyüklerinden olan Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi aleyh) de: “Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan de­ğildir. Âdemoğlu ile hayvân arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allahü teâlânın kelâmının ma’nâsının, âyet âyet edepten ibâret olduğunu gör” demiştir.

Âlim ve velîlerin en büyüklerinden olan İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh): “Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah’a kavu­şamaz, ya’nî velî olamaz. Dîn büyüklerinin yolu baştan sona edeptir.….” buyurmuştur.

Son cümle olarak ifâde edelim ki, devlet ve hükûmet tarafından, çok güçlü, millî ve ma’nevî değerlerimize bağlı, hem yurt içi, hem de yurt dışında tesirli [TRT-World misâlinde olduğu gibi] yerli ve millî bir medya kurmanın  ve böyle olanları da desteklemenin şart olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir.

Beni, sabırla dinlemiş olduğunuz için, hepinize çok teşekkür ediyorum.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir